Series Banner
Novel

Bölüm 1520

I Shall Seal The Heavens

I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1520: Kaderim!

Bölüm 1520: Kaderim!

Oymaya devam etti. Bıçak darbelerini birer birer indirdi. Heykel yavaş yavaş biçimleniyordu. Bir on yıl daha geçti. Şuan heykel yüzde doksan oranında tamamlanmıştı ve dışarıdaki dünya her zamankinden daha soğuktu.   Rüzgar esti ve yiyecek sıkıntısı hiç olmadığı kadar fazlaydı. Mağaralar bile giderek soğuyordu. İnsanların uykuya dalıp bir daha uyanamaması nadir bir olay değildi artık.   Artık mağaralar da yaşanmaz yer haline gelmeye başlamıştı. Her yer soğuyordu ve kısa süre sonra her yer buzla kaplandığından insanların sadece tek bir seçeneği kalmıştı. İçeride kalıp ölmek yada mağaralardan ayrılarak yaşayacak başka bir yer bulmaktı.   Giden ilk insan grubu asla geri dönmemişti. Ardından ikinci grup ayrıldı ve ardından üçüncü....   Bir sabah Küçük Hazine son derece garip bir hissiyatla uyandı. Karısına doğru uzandı ve onun kaskatı kesildiğini fark etti. Ona masaj yapmaya başladı ve en sonunda uyanana kadar onu kollarına sardı. Karısının neden böyle olduğunu biliyordu: gece onun yanına rüzgarın ona vuramayacağı şekilde yatmış olmasıydı.   Bir anlık sessizlikten sonra Küçük Hazine konuştu, "Buradan gidelim!"   Birkaç gün sonra dördüncü grup kar ve rüzgar dünyasında yürüyüşe başladı. Bembeyaz dünyada hayatta kalacak bir yer aradılar. Üç gün sonra aniden düşen bir çığ tüm grubu içine aldı.   Yukarıda süzülen Meng Hao onları izliyordu. Bu noktaya kadar birçok kez olaylara müdahale etmemek için kendini zor tutmuştu. Ama şimdi gerçekten başka şansı olmadığını hissetti. Tam bir şeyler yapmaya hazırlanırken ağzı açık kaldı.   Karların içinde bir bölge sallandı ve ardından bir kadın dışarı çıktı. Bu kadın Yan'er idi. O bir gelişimciydi ve gelişim merkezini kaybetmiş olmasına rağmen vücudu ölümlülerden daha dirençliydi.   Zayıflamış haline rağmen karların içinden bilinçsiz haldeki Küçük Hazineyi çıkartmayı başardı. Buz ve kar dünyasında her yer sessizdi. Yan'er Küçük Hazine'yi ısıtmak için kollarına sardı ve ardından onu omzuna attı. Etrafa bir an boş boş baktıktan sonra yürümeye başladı.   Meng Hao derinden sarsılmıştı. Bu noktada Yan'er son derece zayıftı ama kalan enerjisini kararlılığına ayırmıştı.   Üç gün boyunca yürüdü ve bu süreçte Küçük Hazine'nin bilinci gidip geliyordu. Derisi son derece sıcaktı ama bunun sebebi ateşinin olması değil donarak ölmenin eşiğinde olmasıydı.   Yan'er'in gözlerinden yaşlar aktı. Kocasına seslendi ve onu sıcak tutmak için kendine yakın tuttu. Küçük Hazine'nin aurası giderek zayıfladı.   Bu noktada Meng Hao onun ruhunun bile dışarı çıkmanın eşiğinde olduğunu görebiliyordu. Bu durum klonunun dokuzuncu reenkarnasyonunun hayatının sona ermek üzere olduğunu gösteriyordu. Gözlerinde parıltıyla parmağını klona doğru uzattı.   Ama sonra aniden durdu ve eli titredi. Onu geri iten birşey vardı ve müdahale etmesini imkansız kılıyordu.   Dahası, Meng Hao sekiz tamamlanmış mühür işaretlerinin aniden çatladığını hissetti. Görünüşe göre eğer müdahale ederse yok olacaklardı ve dokuzuncu mühür işareti de tamamen ortadan kaybolacaktı.   Meng Hao sessizliğe gömüldü. İlk defa dokuzuncu mühür işaretinin kontrolünü ele almayı denemiş olsa da önceden böyle bir şey olabileceğini tahmin etmişti.   "Bütün her şey başarısızlıkla mı sonuçlanacak...?" diye düşünerek dışarı çıkarak kaçmaya çalışan Küçük Hazine'nin ruhuna bakakaldı.   Fakat bu sırada Yan'er Meng Hao'yu tamamen şok eden bir şey yaptı. Küçük Hazine'nin soluk yüzüne baktı ve göğsünün aralıklı olarak yükselip indiğini gördü. Gözlerinde narin bir ifade belirdi.   "Usta, seni seviyorum," diye mırıldandı. "Seni geçmiş hayatında sevdim ve aynı zamanda bu hayatında da...." Bileğini ağzına doğru kaldırdı ve ısırdı. Ardından elini Küçük Hazine'nin ağzına doğru götürerek kanın ona akmasını sağladı.   Sahip olduğu kan onun en sıcak şeyiydi.   Yara bir an sonra kapandı ve bu yüzden tekrar yara açtı. Acı onun için hiçbir şeydi. Sıcak olduğu sürece besleyici kan Küçük Hazine'nin iyileşmesine yardımcı olacağı için bunu yapmaya gönüllüydü. Küçük Hazine'nin kaderi henüz tamamlanmamıştı ve bu yüzden ölemezdi. Onu aldı ve yıllardır yaşadıkları mağaralara doğru götürmeye çalıştı. Oraya vardıktan sonra bayılarak kendini yerde buldu.   Birkaç gün sonra Küçük Hazine uyandı. Karısını göremiyordu ama yine de her zamanki gibi hayatını kurtardığını biliyordu.   Acı bir şekilde ağlamaya başladı. En sonunda Yan'er onu kollarıyla sardı ve ikili soğuk marağarada birbirlerini ısıttılar.   Biraz zaman geçtikten sonra Küçük Hazine aniden uzandı ve elbisesini yokladı. Aradığı şeyi bulamayınca titremeye başladı.   Ahşap heykel gitmişti.   Onu yüzde doksan oranında tamamlamıştı ve yıllardır onun üzerinde çalışıyordu. Ama şimdi heykel karların içinde kaybolmuştu.   Bir an geçti. Küçük Hazine adeta ruhunu kaybetmiş gibi hissetti. Acı acı iç geçirdi.   Karısı ne olduğunu fark edince hiçbir şey söylemedi. Fakat o geceden sonra, Küçük Hazine uykuya daldıktan sonra ayağa kalktı ve elbisesini düzelterek mağaranın girişine doğru yürüdü. Arkasını dönüp Küçük Hazineye bir bakış attıktan sonra dişlerini sıktı ve karların içine daldı.   Kocasının kaderini biliyordu.   Geldikleri yolu takip etti. Kan kaybı yüzünden şuan son derece zayıftı. Adeta dondurucu rüzgarda her an sönebilecek bir alev gibiydi.   Birkaç gün yürüdükten sonra çığın düştüğü yere vardı. Ardından kazmaya başladı. Elleri kaskatı olana dek kazmaya devam etti.   Beraber seyahat ettikleri kişilerin cesetleriyle karşılaştı. En sonunda küçük ahşap heykeli bulduğunda gözü kararmaya başlamıştı.   Gülümseyerek heykeli elbisesinin içine koydu ve ardından bayılma isteğine karşı direnerek döndü ve geldiği yola geri düştü. Bir gün sonra giderek ısınmaya başladı ama morali giderek düzeliyordu.   Daha hızlı yürümeye başladı ve ısınmaya devam etti. İki gün sonra mağaraya ulaştı ve gülümsedi. Geri nasıl döndüğünden kendisi bile emin değildi. İçeri girdi ve Küçük Hazine'yi gördüğü anda sendeledi ve onun kollarına düştü.   "Küçük Hazine," dedi yumuşak bir sesle, "heykeli... geri getirmeyi başardım....   "Seni korumam gerekiyordu ama sanırım yapamayacağım....   "Usta... Seni seviyorum."   Yan'er'in aurası kaybolurken Küçük Hazine titredi.   **   Birkaç gün önce Küçük Hazine uyandığında karısının olmadığını fark etmişti. Onun nereye gittiğini anlamadı ve kör olduğunu düşününce onu aramasına da imkan yoktu.   Sadece mağarada titreyerek oturdu ve sesleri dinlemekle yetindi. Fakat tek duyabildiği rüzgarın uğultusuydu ve karısının ayak sesleri gelmiyordu.   Tüm gün boyunca bekledi. Ardından bir gün daha ve bir gün daha. Kısa süre sonra umudunu kaybetmeye başladı. En sonunda acı acı gülmeye ve geçmişte ormandaki o çocuk halini anımsadı.   "Neden kör doğdum ki!?" Her zaman dünyayı göremiyor olmasının bir önemi olmadığı konusunda kendini ikna etmişti. Ama o anda kör olduğu için kendinden nefret etmişti.   "Herkes gitti. Annem ve babam gitti. Kusursuz gitti. Ve şimdi de sen gittin.... Sadece ben kaldım...." Yüzü gözyaşlarıyla doldu. Saçları çoktan griye dönmüştü. Orada oturdu, yaşlı bir adam mağarada tek başına ağlıyordu.   Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. İlk önce saatler, ardından günler. En sonunda rüzgarın içinde son derece tanıdık ayak sesleri işitti. Titremeye başlayarak ayağa fırladı ve aniden karısı kollarına düştü.   Buz gibiydi. Donmuştu.   "Küçük Hazine," dedi yumuşak bir sesle, "heykeli... geri getirmeyi başardım....   "Seni korumam gerekiyordu ama sanırım yapamayacağım....   "Usta... Seni seviyorum."   Bu sözler Küçük Hazine'yi adeta yıldırım gibi çarptı. Titreyerek onu kollarında tutarken ne diyeceğini bilemedi. Boğazı tıkandı ve ses çıkaramadı. Kalbi adeta hançerlenmiş gibiydi.   Aniden biraz kan tükürdü ve karısının vücuduna çiçek yaprakları gibi sıçradı.   Genç bir oğlanken ormanda karşılaştığı genç kadını düşündü. Evlendikleri geceyi düşündü. Nasıl peçesini kaldırdığı ve yüzüne dokunduğunu düşündü.   Kusursuz'un doğduğu günü ve herkesin nasıl mutlu olduğunu hatırladı. Yağmur başladığında, heykelini oyarken bile karısının kendisine nasıl yapışıp kaldığını düşündü. Ebeveynleri öldüğünde yaşadığı üzüntüyü ve onun kendisini nasıl teselli ettiğini düşündü.   Hasta olduğunda kendisiyle nasıl ilgilendiğini ve rüzgarı vücuduyla nasıl engellediğini düşündü. En sonunda çığdan sonra kendi kanını onu beslemek için nasıl kullandığını düşündü. O tat kala ağzında duruyordu.   Onu kollarında çok çok uzun bir süre tuttu. En sonunda aurası tamamen gitmişti ama yine de Küçük Hazine buna inanmak istemedi. Daha fazla gözyaşı döküldü.   "Pekala, pekala," diye mırıldandı. "Ben buradayım. Sen biraz dinlen. Buz gibi olmuşsun, seni ısıtmama izin ver." Küçük Hazine karısının cesedini mağaraya taşıyarak onu kendi vücuduyla ısıtmaya çalıştı.

54 Görüntülenme
20 Nis 2025
Bölüm 1520