I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1519: Ne Kadar Zalim
Bölüm 1519: Ne Kadar Zalim
O anda Meng Hao çok yükseklerde uçuyordu. Birinci kıtada Gök ve Yer'in enerjisinin ani kayboluşundan etkilenmeyen tek kişi oydu. Yüzünde karmaşık bir ifadeyle aşağıdaki dokuzuncu hayatına baktı. Yüzü berbat hale gelmiş Yan'er'e ve Kusursuz'a baktı. Aşağıdaki aileyi izledi ve uzun bir an sonra iç geçirdi. O sırada haka hiçbir şey yapmamanın en iyi şey olacağını hissediyordu. Birkaç ay geçti. Küçük Hazine kör olmasına rağmen marangozlukta yetenekliydi ve bu yaşadıkları dondurucu dünyada değerli bir şeydi. Bu sayede kaldıkları dağın mağarasının içinde yaşamasına izin verilen az sayıda kişiden biriydi. Yiyecek çok az olduğundan yavaş yavaş zayıflamaya başlamıştı. Aynısı karısı için de geçerliydi. Eskiden olduğu gibi güzel değildi artık ve saçları adeta solmuş bir çiçek gibi yapışmıştı. İşin doğrusu bu ölümcül ve kritik zamanlarda Yan'er eğer istese çok daha iyi bir hayat yaşama seçeneğine sahipti. Gelişim merkezini kaybetmesine rağmen vücudu hala yenileyici güçlerini muhafaza ediyordu ve bu yüzden güzelliğini bozmuş olsa da kısa sürede iyileşti ve önceki güzelliğine geri döndü. Böylesine güzel birisi dünyanın bu berbat haline rağmen kolaylıkla güzel bir hayat yaşama fırsatı bulabilirdi. Bunun yerine tekrar güzelliğini bozmayı ve bunu her seferinde tekrarlamayı seçti. Kızı ve Küçük Hazine ile birlikte kalmayı seçecekti. Onlar bir aileydi. Tıpkı yıllar önce Küçük Hazineyi ilk gördüğü ve onun yıllardır aradığı ustasının reenkarnasyonu olduğunu fark ettiği zaman gibi. Tıpkı o zamanki gibi kendi kendine mırıldandı, "Seni korumak için buradayım...." Zaman geçti ve işler giderek kötüleşti. O kadar soğuktu ki mağaranın dışında kalan insanlar çok geçmeden soğuktan ölmeye başlamıştı. En sonunda Küçük Hazine ahşap işlerini yapmayı bıraktı. Sadece dokuzuncu mühür işaretini oymaya odaklandı. Bu onun odağı, saplantısı, hayatının amacıydı. Asla durmadı. Zaten mağaradaki sığınmacılar arasında nispeten düşük bir pozisyondaydı. En sonunda sığınmacılar arasındaki en vahşi insanlar bir marangozun yeterince kullanışlı olmadığına karar verdi ve Küçük Hazine'nin durumu daha da kötüleşti. Yaralı suratına rağmen Yan'er çok çekici bir bedene sahipti ve etrafları sıkılmış ve insanlığını kaybetmiş işkence görmüş bireylerle sarılı olduğunu düşününce bu durum işleri daha da zorlaştırıyordu. En kötüsü ise kızları artık on altı yaşına gelmişti. Bir gece Kusursuz kayboldu. O gün Küçük Hazine titredi. Adeta dünya başına yıkılmış gibi hissetti. Karısı da titriyordu. İkili mağarada kızlarını aradılar. "Kusursuz...." "Kusursuz, neredesin....?" Kızlarını umutsuzca aramaya başladılar. Küçük Hazine istemsizce ormanlıkta tek başına kaldığı ve endişe ve korkuyla ağladığı zamanı hatırladı. Şimdi de korkuyordu ama düşüncelerini kontrol altına almaya çalıştı ve o sırada kızını aramak zorunda olduğunu kendine hatırlattı. En sonunda Yan'er ile ayrıldılar. Ellerini duvarların üzerinde tutarak yolunu buldu ve bu sırada kızına sesleniyordu. En sonunda güneş yükseliyormuş gibi hissetti ama buna dair tek bir ipucu yoktu. Onların arayışına kimse yardım etmedi. Mağaradaki diğerleri basitçe soğuk gözlerle izlediler. "Kusursuz.... Kusursuz'um...." Kızını aramaya devam ederken Küçük Hazine'nin dudaklarında acı bir gülümseme oluştu. Onun gibi kör bir adam bir kenara karısı bile henüz kızı bulamamıştı. Dünyayı göremiyordu ve o anda kendini hiç olmadığı kadar işe yaramaz hissetti. Tamamen işe yaramaz.... Ardından umutsuzlukla dolu acı bir bağırış sesi geldi. Bu bağırış adeta hayatını sona erdirmek isteyen birisinin dudaklarından çıkmıştı. Bu Kusursuz'un değil karısının sesiydi. Küçük Hazine'yi bir titreme aldı. Gözleri göremiyor olsa da yine de kan çanağına döndü. Hemen sese doğru yürümeye başladı ve o anda durduğu yerden çok uzakta değildi. Koşmaya başladı. Düştü. Kafasını taşlara vurdu. Kısa süre sonra her yeri kan içinde kalmıştı. Ama koşmaya devam etti. Ses ulaştığında habis bir kahkaha sesi duydu. "Lanet orospu. Oldukça çirkinsin, ama hoşuma gitmiştin, duydun mu beni? Bugün şanslı günün! İstediğim şeyi ver ben de ailene bir kilo et vereyim. Ne diyorsun?" İlerde Yan'er bir bıçağı boğazına dayamış duruyordu. Uçurumun kenarında üç tane iri yarı adamla yüz yüze kalmıştı. Eğer gelişim merkezi olsa onları tek bir bakışıyla öldürebilirdi. Ama şimdi zayıf bir ölümlü kadındı. Adamlar yavaş yavaş üzerine gelirken gözyaşları içinde kaldı. Dudağını ısırdı ve tam kendini öldürme üzereyken Küçük Hazine'nin kanlar içinde oraya doğru geldiğini gördü. Bunu fark eden sadece o değildi. İri adamlar döndüler ve gülmeye başladılar. "Kör adam burada! Harika! İkiniz onu yakalayın. Pekala dinle beni orospu. İyi bir kız ol yoksa kocanı gözlerinin önünde kaynatır yerim!" Yan'er Küçük Hazine'ye doğru baktı ve lindeki hançer titredi. İki adam Küçük Hazine'ye doğru yürürken diğeri habis bir gülümsemeyle Yan'er'e doğru yaklaştı. Tam bu noktada Küçük Hazine aniden gülümsedi. Yüzünün kanlarla kaplı olduğunu düşününce bu vahşi görünen bir gülümsemeydi. Aniden kuvvetle dolmuş gibi ayağa kalktı. Sanki bütün hayat kuvvetinin güç potansiyeli patlama yapmış gibiydi. Zayıf ve kör bir adamdan böylesine vahşi bir saldırı beklemeyen adam bir anda boynuna geçirilen dişler hissetti. Adam bağırarak eliyle boynundaki yaraya bastırdı. Yan tarafta ikinci adamın ağzı açık kaldı. Küçük Hazine'nin kulakları aniden kıpırdadı ve ardından çığlık atan adamın üzerine doğru atlayarak ondan vahşice bir et parçası kopardı. Yan'er'e doğru ilerleyen iri adam öfkeyle bağırdı ve tam olaya atlamaya hazırlanırken Yan'er ona saldırdı ve hançerini sırtına defalarca sapladı. Geriye kalan adam yüzünde dehşetle hemen kaçtı. Küçük Hazine adamı ağzıyla öylesine parçalamıştı ki adam artık ölüydü. Küçük Hazine ileriye doğru yalpalayarak ilerledi ve karısına ulaştığında onu kollarıyla sardı. Birlikte ağladılar. Kızlarını bulamamışlardı. Mağaraya geri döndüklerinde diğer sığınmacılar onlara korkuyla baktılar. Sonu gelmiş bir dünyada insanların en korktukları şey vahşilik ve ölçüsüzlüktü. Ne kadar ölçüsüz olursan o kadar dehşete düşürürdün. Daha sonra insanlar onlara önceki gece bir grup genç adamın Kusursuz'u kaçırdığını ve oradan götürdüğünü söylediler. Normalde genç adamların aksine Kusursuz'un bir daha asla görünmeyeceği tahmin edilebilirdi. Fakat gün ağardığında genç adamlar da geri dönmediler. Tam olarak ne olduğunu insanlar anlamasa da bazı tahminler yapabiliyorlardı. Tabii ki mağaralardaki hiç kimse dağın eteklerinde bulunan başka bir mağara sırasında dört kişilik bir ceset grubunun çoktan soğumaya başladığından habersizdi. Bunlar yüzleri dehşet ve inanamaz ifadelerle dolu olan dört tane genç adamdı. İlk başta Meng Hao klonunun dokuzuncu reenkarnasyonunun hayatına müdahale etmemeye karar vermişti, onun Yan'er ile olan ilişkisi konusunda bile. Ama zaman geçtikçe ve dokuzuncu reenkarnasyonun hayatı değiştikçe Meng Hao bocalamaya başlamıştı. Ardından Kusursuz dört tane genç adam tarafından kaçırılmıştı ve Meng Hao artık duramamıştı. Ne de olsa dokuzuncu reenkarnasyonun kızı onun da etinden ve kanındandı. Kusursuz'u dokuzuncu kıtaya götürdü. Meng Hao Dokuzuncu Paragon'du, Dokuzuncu tarikatın lideriydi ve bu statüyle tek yapması gereken şey Dokuzuncu Tarikatın Paragonlarına onun kendi kızı olduğunu söylemekti. Böylece hayatının geri kalanında saygın bir statüyle yaşayacaktı. Dokuzuncu reenkarnasyonun ise hayatının amacı Dokuzuncu Nazar'ı tamamlamaktı. Ve Yan'er de kendi kararlarını verebilecek bir yetişkindi. Onun kendi Karması vardı. Ama Kusursuz masumdu ve birinci kıtadaki acı günlerin kurbanı olmayı hak etmiyordu. Meng Hao Kusursuz'a samimiyetle baktı, ardından döndü ve Dokuzuncu Tarikattan ayrıldı. Birinci kıtaya ve mağaralara döndü. Orada gün aydınlanmaktaydı. O andan sonra Küçük Hazine ve Yan'er için işler değişmişti. Vahşi yüzlerini göstermişlerdi, özellikle Küçük Hazine kör olmasına rağmen bir adamı dişleriyle parçalayarak öldürmüştü. İnsanlar onların öldürdükleri adamların cesetlerini gördüklerinde nefesleri kesildi. Daha önce Küçük Hazine'ye zorbalık eden küçük grup tamamen sarsılmış ve korkuyla dolmuştu. Sonraki günlerde Küçük Hazine ve Yan'er nihayet başka bir mağaradaki dört cesedi öğrenmişlerdi. İnsanlar bu dört gencin Kusursuz'u kaçıran kişiler olduğunu teyit etmişlerdi. Bir süredir ölüydüler ama Kusursuz'dan herhangi bir iz yoktu. Sanki bir anda ortadan kaybolmuş gibiydi. Bu acı bir son olsa da en azından Küçük Hazine'nin içinde bir umut kırıntısı kalmıştı. Bir nedenden ötürü Kusursuz'un ölmediğine ve hatta hiç olmadığı kadar büyük nimetlerle karşılaştığına ikna olmuştu. Küçük Hazine kör olduğundan dört genç adamın cesetlerinin başında duran karısının yüz ifadesini göremiyordu. İlk başta kafası karışmış gibi olsa da daha sonra bir nedenden ötürü afallamıştı. Kusursuz'u kimin kurtardığından emin değildi ama her kimse onun son derece güçlü biri olduğundan emindi. Şuan Gök ve Yer'in durumu kişinin gelişim merkezini serbest bırakmasını imkansız kılsa da bu kişi bir şekilde birinci kıtadan ayrılabilirdi. Bu durumda Kusursuz büyük ihtimalle güvendeydi. Fakat tüm bu mesele başlı başına Küçük Hazine için hala ağır bir darbeydi. Hızla vücudunu zayıflatan ölümcül bir hastalığa tutulmuştu. Dünyanın sonunun yaklaştığı bu günlerde hastalanmak ölümle eş anlamlıydı. Yan'er onunla ilgilenmek için kendini feda etmekten kaçınmadı. Bir yıl sonra gerçekten de iyileşmişti ama bu sırada Yan'er bir deri bir kemik kalmıştı. İşin doğrusu karısı olmasa Küçük Hazine kesinlikle ölmüş olurdu. Normalde de çok konuşan biri olmayan Küçük Hazine hastalıktan sonra daha da az konuşmaya başlamıştı. Zamanının çoğunu heykeline odaklanarak geçirdi. O heykel üzerinde on yıllardır çalışıyordu ve artık cam gibi pürüzsüz gece kadar karanlık bir hale getirmişti.
