I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1508: Ben Meng Hao'yum!!
Bölüm 1508: Ben Meng Hao'yum!!
Mavi Deniz Tarikatı imha edilmemişti. Meng Hao gözlerinde hüzün, kalbinde titremeyle sessizce dururken dövüşmekte olan bütün gelişimcilerin aniden dizlerinin üstüne çökmelerine neden olan bir irade yayıldı. Bu Yücegök'ün iradesiydi, görkemli bir şekilde yıldızlı gökyüzünü yedi renkli ışıkla doldurdu. Sadece Mavi Deniz Tarikatında değil Engin Genişlik Kainatındaki Yüz Tarikatın hepsine yayılmıştı.... "İnsanlarım...." Bu Engin Genişlik Kainatındaki bütün gelişimcilerin zihinlerini dolduran ve şuandan itibaren katliama izin vermediğini söyleyen antik bir sesti. Çekişme sona ermişti. Ve bunun sebebi... doksan dokuzuncu nesil Yücegök'ün Oğlu'nun kimliğinin kısa süre sonra açıklanacak olmasıydı. Görkemli irade bütün insanlara ve tarikatlara yarım yıl sonra bu ünvanı kazanmak için bir zorlu sınav olacağını anlatmıştı. Büyük bir rekabetin ardından bir kişi... doksan dokuzuncu nesil Yücegök'ün Oğlu olacaktı. Bu kişi Yücegök'ün kutsamasını elde edecek ve Yücegök'ün temsilcisi olarak Engin Genişlik Gizli Cep Alem'e son derece özel bir görev için adım atacaktı.... Ses kayboldu ve ışık sayısız zerreye dağılarak Engin Genişlik Kainatının Yüz Tarikatına yağmur gibi yağdı. Gelişimciler her nerede olursa olsun ışık yağmurunu yaşadılar. Bunlar Yücegök'ün tohumlarıydı ve Yücegök'ün Oğlu olmak için zorlu sınava katılmak isteyen gelişimciler bunu elde etmek için bu ışık zerrelerinden birini özümsemesi gerekiyordu. İttifak tarikatlarının öğrencileri geri çekildiler. Hiçbiri Yücegök'ün emrine karşı çıkmaya cüret edemedi. Hiçbirisi bir an bile tereddüt etmedi. Böylece savaş bitmişti. Mavi Deniz Tarikatındaki acı yerini sessizliğe bıraktı. Adeta herkes kısa süre önceki vahşi savaşı unutmuş gibiydi. Tarikatta kalan bütün öğrenciler ve Kıdemliler bir araya toplandılar. Çok yaşlı olanlar dışında herkese bir Yücegök tohumu verilmişti. Onlardan birisi Meng Hao'ya Chen Fan tarafından teslim edildi. "Sanırım hala kafan karışık," dedi Chen Fan acıklı bir sesle. "Tarikatında kaç kişinin öldüğünü umursamıyor musun? Hatta oğlun bile.... Sanırım bunların hiçbirinin gerçek olmadığını ve tek gerçeğin Engin Genişlik Gizli Cep Alem'de yaşadıkların olduğunu söyledin." Sesinde karmaşık duygular vardı. "Pekala, bu tohumu özümse. Yücegök'ün Oğlu olduğunda Engin Genişlik Gizli Cep Alem'e geri dönebilirsin. Böylece neyin gerçek neyin sahte olduğunu gözlerinde görebilirsin!" Chen Fan Yücegök tohumunu Meng Hao'nun önüne bıraktı ve orada Meng Hao'nun onu özümsemesini bekledi. Herkes yüzünde çeşitli ifadelerle izliyordu. Bazılarının gözlerinde nefret bazılarında çaresizlik vardı. Hepsi de Meng Hao tarafından ateşlenen savaş için üzüntü duyuyor gibiydi. Meng Hao tohuma baktı ve titredi. Karısı biraz uzakta ölü oğlunu tutuyordu. Adeta delirmiş gibi kıkırdıyordu. Meng Hao sessizdi. Tohumu aldı ve onu inceledi. Tohum kıpırdanıyordu. Tıpkı Chen Fan'ın dediği gibi bu tohumu özümseyerek Yücegök'ün Oğlu olabilirdi. Engin Genişlik Gizli Cep Alem'e geri dönebilirdi. Yine de bakır aynadan ona akan akıntı giderek ısınmaya devam etti. Sanki kritik bir noktaya ulaşmış, onunla kaynaşmak üzereydi. İşittiği belli belirsiz ses an itibariyle giderek netleşiyordu. Görüşü bulandı ve aniden kendisinin farklı bir versiyonunu gördü. Kendini Mavi Deniz Tarikatında bacaklarını çaprazlamış otururken gördü. Kendini tohumu özümserken ve Yücegök'ün Oğlu olmak için dövüşlere katılırken gördü. Birinci sırayı aldı ve Yücegök'ün Oğlu ismini aldı. Kendinin farklı versiyonu Yücegök'e resmi selamlarını sundu. Yücegök'ün iradesi vücudunu doldurarak tohumun büyümesine neden oldu. Kısa sürede onu doldurduktan sonra farklı versiyonu Engin Genişlik Gizli Cep Alem'e girdi. İçeri girdiği anda güzel bir kadın gördü. Kadın onu gördüğü anda gülümsedi. "Dediğim gibi, geri döndüğünde Yücegök'ün Oğlu olacaksın demiştim." Meng Hao'yu bir titreme aldı. Rüya aniden paramparça olarak sona erdi. Gözlerini açtı ve her şey berraklaştı. Tohum hala avucunda duruyordu. Ona bakarken sanki etine işlemek istiyormuş gibi erimeye başlamıştı. Bakır aynanın verdiği ısı daha da şiddetlendi. Meng Hao'nun vücudunu doldurarak bir bronz lambanın ortaya çıkmasına neden oldu. Görünüşe göre o daima oradaydı ama bir şekilde Meng Hao'nun algısından gizlenmişti. Şimdi görünür hale gelerek ışıl ışıl parlamaya başlamış ve ona herhangi bir şeyin girmesine izin vermemek adına ışık göndermişti. Işık vücudunu doldurduğunda gözlerindeki şaşkınlık ve kafa karışıklığı sona erdi. Zihni çatırdama sesleriyle doldu. Ke Yunhai'yi düşündü ve Şişko ile diğerlerinin nasıl öldüklerini anımsadı. Birçok yoldaşıyla birlikte oğlunun nasıl öldüklerini düşündü. Ama sonra bu anılar biraz belirsizleşti. Aynı zamanda zihninden sanki bir perde kalkar gibi oldu. Engin Genişlik'in yıldızlı gökyüzünün ve Dağ ve Deniz Aleminin anıları zihnine aktı. İlk başta belirsiz gelen o ses şimdi kristal gibi berraktı. Bu ses kendi sesiydi ve ona şunları haykırıyordu! "Ben Meng Hao'yum," diye mırıldandı. Chen Fan'a doğru tamamen berrak ve kafa karışıklığından yoksun gözlerle baktı. İç geçirerek ayağa kalktı. "Kıdemli kardeş Chen Fan, artık kafa karışıklığım yok." Gözlerinde sıcak bir bakışla karısına baktı. Chen Fan kalbinden iç geçirerek daha da üzüntülü bir hale geldi. Meng Hao'nun karısı bu sözlerle ürperdi. Yüzünde gözyaşlarıyla onu kucaklamak için ileri fırladı. "Tamam tamam, her şey yolunda...." Meng Hao yumuşak bir ses tonuyla konuştu. Karısı gözyaşlarıyla onu sıkıca tuttu, sanki eğer bırakırsa sonsuza kadar kaybedecekmiş gibiydi. Meng Hao'nun gözleri kan çanağına döndü ama tamamen sakin bir şekilde karısına baktı. Kimse onun biraz önce gözlerini açtığında artık dünyayı tamamen farklı gördüğünü bilmiyordu. Gökyüzü artık berrak değil sisle doluydu. Dağlar yemyeşil ve canlı değil çorak ve boştu. Güzel işlemeler ve yapılarla dolu tarikat dağılmış harabelerden farksızdı. Karısı kurumuş bir cesetti, tıpkı tarikattaki neredeyse diğer herkes gibi. Eskiden gördüğü bereketli ruhsal enerji aslında çürümüşlük aromayla dolu habis bir ölüm auradan başka bir şey değildi. Oğlu, sekiz yaşlarındaki oğlan aslında bir oğlan değildi. O bir cüceydi ve o da kurumuş bir cesetti. Gözlerinin yerinde sadece kımıldanan larvalar vardı. Tüm Gök ve Yer'de Meng Hao'nun dışında farklı olan sadece bir kişi vardı. Chen Fan. Meng Hao etrafına şöyle bir baktıktan sonra gözlerini kapattı. Karısı kocasının nihayet iyileşmesiyle birlikte mutlulukla gülümsüyordu. Kadın tam bir şey söylemek üzereyken aniden... Meng Hao uzandı ve gözlerinde gayet sıcak bir bakışla saçlarını okşadı. Fakat dikkatli bakınca gözlerindeki ufak acıma belirtisini görmek mümkündü. "Küçük Kardeş," Chen Fan son derece üzgün bir şekilde konuştu, "Yücegök'ün tohumunu bir an önce özümsemelisin. Ben--" "Kıdemli Kardeş Chen Fan," Meng Hao sakince araya girdi, "Şöyle bir düşününce, beni hiç yüzüstü bıraktığını hatırlamıyorum. Bir kez bile. Sana daima saygı duydum ve ne olursa olsun daima benim Kıdemli Kardeşim olacaksın." Meng Hao karısını tuttu ve Chen Fan'a doğru baktı. Chen Fan'ın kalbi güm güm atmaya başladı ve tam konuşmaya hazırlanırken Meng Hao'nun adeta büyülü güç ile dolu sözleri çınladı. "Unutmayacağım! İllüzyon olduğunu söylediğin şeyleri unutmayacağım. Zihnimde olan şeyleri unutmayacağım. Eğer bu gerçek şeyler aslında illüzyon ise, sadece bir rüyaysa... o zaman o rüyaya uyanmak yerine o rüyaya dalmayı yeğlerim." Meng Hao aniden karısının kaskatı kesildiğini hissetti. Gözleri acımayla dolarken aniden ellerini onun sırtına sertçe bastırdı. Tüm herkesin şaşkın bakışları altında bu tek hareket karısının aurasını kesti ve ruhunu imha etti. Meng Hao yavaşça ayağa kalktı. yavaşça ayağa kalktı. "Seni serbest bırakmak en iyisi," dedi yumuşak bir sesle. "Bu yolla artık ölümünden sonra kimse ne cesedini ne de ruhunu kontrol edebilir." Çevredekiler adeta yıldırım çarpmış gibi oldular. Bir anlık sessizlikten sonra öfkeli gürültü koptu ve herkesin gözleri şok ve korkuyla kan çanağına döndü. Tarikat Kıdemlileri kaçışmaya başladı. Tarikat Lideri ve hatta Tao Alemi uzmanları afalladılar. "Meng Hao!" Chen Fan inanamaz bir halde kükredi. Aynı zamanda Meng Hao'nun ustası ve aynı zamanda karısının babasından acıklı bir haykırış yükseldi. Oraya doğru uçarak önce kızının cesedine ardından da Meng Hao'ya baktı. Bir ağız dolusu kan tükürdü, ardından kahkaha atmaya başladı ve sonra Meng Hao'ya saldırdı. Meng Hao'nun gözleri sakindi. Dünya tamamen değişmişti. O andan itibaren ona saldıran orta yaşlı adam değil göğsünde devasa bir delik olan bir cesetti.... Meng Hao iç geçirdi ve gözlerini kapattı. Adam tam ona ulaştığı sırada Meng Hao gözlerini tekrar açtı. Gözleri hala kan çanağına dönmüş olsa da göz bebekleri şuan kızıldı. Sağ yumruğunu sıktı ve onu savurarak ustasını kan posasına çevirdi. Meng Hao'dan patlayan bu güç zirve 9 Öz seviyesiydi. "Kıdemli Kardeş meng delirdi!!" "Öldürün onu!" Öfkeli kükremeler Kıdemlilerin ağızlarından yankılandı. Onlar üzerine doğru gelirken Meng Hao gözlerinde acımayla harekete geçti. Bir bulanıklığa dönüştü ve karşılaştığı herkesi gelişim merkezi ne olursa olsun tek bir parmak hareketiyle hem ruh hem de bedenen yok etti. Kısa süre sonra Gök ve Yer karanlığa dalıyordu. Acınası çığlıklar yükseldi. Meng Hao her gittiği yere ölüm götürdü. Zemin kanla kaplandı ve her yerde bedenler vardı. Fakat Meng Hao'nun gördüğü şey farklıydı. Akan kan kırmızı değil siyah ve pis bir sıvıydı. Dahası bunlar zaten orada bulunan cesetlerdi.
