I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1490: Büyüyene Kadar Bekle....
Bölüm 1490: Büyüyene Kadar Bekle.... Meng Hao'nun klonu sekizinci hayatına ikinci kıtada başladı. Görünüşe göre kar ile özel bir bağlantıya sahipti. Her hayatı kar ile başlıyordu ve bu hayat da buna istisna değildi. İkinci kıtada kışın son karında bir dağ sığınağında bir bebek doğdu. İlk ağlayışı gürültülü ve netti. Babası bir dağ haydutuydu ve sığınakta ikinci rütbeli kişiydi. Haydutların lideri ise... annesiydi. Li Hao ebeveynlerine yedi yaşında ilk defa bağırarak söylendi: "Ben de bir haydut olmak istiyorum!" Karşılığında annesi onu üç gün aralıksız dövdü. Abisi çok iyi bir hayduttu ve sığınakta oldukça ünlüydü. Kardeşi en sonunda ebeveynlerinin onayını almış ve sığınakta Genç Lord ismini kazanmıştı. Li Hao büyüdüğünde ailesi sürekli ona eşlik etmeleri için hizmetçi kızlar armağan etmişti. Yavaş yavaş hayattaki görevini anlamaya başlamıştı. Ebeveynlerine torun vermesi, Li Klanının Gök ve Yer'deki devamını sağlaması gerekiyordu. Bu görkemli bir görev ve aynı zamanda baskı anlamına geliyordu. Yine de... ebeveynleri onu bu şekilde yetiştirmişlerdi. Başardığı her görevin ardından abisinin kendisine nasıl kıskançlıkla baktığını görebiliyordu. Görevi ve abisinin kendisine bakışı Li Hao'nun oldukça tatmin olmasına neden oluyordu. Sıkı çalışmaya devam ettikçe hayat amacı yedi yaşındakinden daha farklı bir yöne evriliyordu. "Haydut olmak istemiyorum. Li Klanı soyunun tüm imparatorluğu doldurmasını sağlayacağım! Yüz yılda Li Klanı imparatorluğun en büyük parçası olacaktı! "Yüz yılda İmparatorluktaki herkes akrabaymış gibi hissedecek!" Onun bu düşüncesi ebeveynlerini ve abisini sarstı. Hatta tüm sığınaktakiler tamamen hayrete düştü. Li Hao onların tepkilerinden oldukça keyif aldı ve görevini son derece önemsedi. O günden sonra bütün hızıyla çalışmaya başladı. Birçok araştırma yaptı ve belli başlı ünlü, görkemli okuma materyallerine dikkatle çalıştı.... Fiziksel eğitimi ve hizmetçi kızların çabaları onun yeteneklerinin sürekli iyileşmesini sağladı. Yirmi yaşına geldiğinde çoktan 59 tane çocuğun babası olmuştu. Bu noktada dağın zirvesinde durmuş Göklere bakarken yüzünden gururlu gözyaşları akıyordu. Kendini adeta dağ sığınağında kafese kapatılmış bir anka gibi hissetti. Kafasına koyduğu görevi başarmak için sığınaktan ayrılıp seyahate çıkmaya karar verdi. Ailesi bunun çılgınca bir fikir olduğunu düşündüler ve abisi... gerçekte ona korkuyla baktı. Fakat o bunları önemsemedi. Onun düşüncesine göre ailesi onun hayat görevini kavrayamamıştı. "Siz hala anlamadınız. Tek bir kişi... dünyayı değiştirebilir. Tabii ki, bunun önşartı kişinin bir adam olması. Dalyan gibi, enerjik bir adam. Ve o adam... Li Hao!" O gece sığınaktan ayrıldı. Kafasında idealleriyle birlikte dağdan indi ve dünyaya açıldı. Gerçek dünyayı keşfetmesi onun gözlerinin gerçek anlamda açılmasına ve görevini her zamankinden daha fazla önemsemesine neden oldu. Hatta geçen her günü bir kayıp olarak hissetti. Dağın eteklerindeki bir köy ile başladı. Yakışıklı olması ve çekici gözleri onun köydeki görevini başarıyla yerine getirmesini sağlayacaktı. Fakat görevini tamamen bitirmenin bu kadar zor olabileceğini hiç düşünmemişti. Yirmi yıl geride kaldı. Şuan kırk yaşlarındaydı ve sayısız zorlukla karşılaşmıştı. Hatta insanlar onu öldürmeye niyetlenmişti. Büyük zorluklarla birlikte 107 çocuğun babası olmayı başarmıştı. Her zamanki enerjisiyle köyden ayrılıp başka bir köye gitmeye karar verdi. "Pekala," dedi kendi kendine. "Köyler küçük ama benim hayallerim büyük." İkinci köyde elindeki bütün yöntemleri kullandı ve son yirmi yıldaki biriktirdiği bütün serveti harcadı bir yirmi yıl daha geçirmek için harcadı. Bu sırada ikinci köyde 178. çocuğun babası olmuştu. Bu olay onun gözyaşlarına boğulmasına neden oldu ama yine de altmış yaşında olmasına rağmen dişlerini sıktı ve bütün yetişmiş çocuklarını ve hatta torunlarını da alarak daha uzak topraklara bir sefer düzenledi. İlk hedefi... bu dağ menzilinde bulunan ve neredeyse on kilometre uzaktaki üçüncü köydü. Li Hao bu sefer kendinden daha da memnun hissediyordu. Çocuklarına ve torunlarına kendi ideallerini öğretmişti. Ne de olsa uzun zaman önce bu görevi tek başına yerine getiremeyeceğine karar vermişti. Fakat onların yardımlarıyla aradığı o görkemli yükseliğe ulaşabilirdi. O, erkek çocukları ve erkek torunları üçüncü köyü tamamen ele geçirmek için sadece üç yıl harcadı. O zaman Li Hao içten bir kahkaha attı ve artık kendisi seyahat etmek yerine ülkenin geri kalanına oğullarını ve erkek torunlarını gönderdi. Bu oğullar onun idealleri ve görevini yerine getirmek amacıyla birer birer diğer köylere ulaştılar. On yıl geride kaldı. Her yıl soyundan gelenler büyüyordu ve dışarı gönderiliyordu. Bir on yıl daha geçtiğinde Li Hao seksenlerini devirmişti ve soyundan gelenler tüm imparatorlukta her iş ve hizmette rastlanılır hale gelmişti. Tam olarak kaç tane çocuk ve toruna sahip olduğunu ise kendisi bile bilmiyordu. Fakat tahminine göre on binlercesi yeterince iyiydi. Hayatından memnundu ama yine de on beş yıl daha yaşamaya devam etti. Yüz yaşına geldiğinde Li Hao'nun kurduğu klan şok edici bir boyuta ulaşmıştı. Yüz binlerce üyesi vardı ve hepsi bir araya toplansa küçük bir ülke olarak sayılabilirlerdi. O anda tüm topraklara dağılmış durumdalardı ve bu işleri daha korkunç hale getiriyordu. Yaşlılığında biraz yalnız kalsa da kışın karlar düşmeye başladığında ve hayatı sona erdiğinde memnun ve gururluydu. "Sıradışı bir hayat yaşadım ve bir imparatorluğun, hatta dünyanın geleceğini değiştirdim. Tek başıma... her şeyi değiştirdim." Li Hao üç kez kahkaha attı ve ardından gözlerini son defa kapattı. Meng Hao'nun gerçek benliği tüm bunların farkındaydı ve eğer çiçeğin yanında kalmak zorunda olmasa kesinlikle Engin Genişlik gezegenine geri dönüp olanları durdurmak zorunda kalacaktı. Nispeten normal geçen yedi hayattan sonra klonun sekizinci hayatının böylesine absürt bir durum yaratacağını hiç hayal etmemişti. Neyse ki klonların reenkarnasyondan sonra geride bıraktıkları bedenlerin Meng Hao'nun kendisiyle herhangi bir bağlantısı yoktu. Bedenler değil sadece ruhlar reenkarne oluyordu. Absürt sekizinci hayat sona erdikten sonra anılar mühürlendi ve klon dokuzuncu hayatında birinci kıtada başladı. Meng Hao'nun gerçek benliği son hayatta neler olacağı konusunda biraz endişeliydi. Biraz düşündükten sonra müdahale etmemeye karar verdi. Klonun son hayatının yeni yeni çözülmeye başladığını hissedebiliyordu. Fakat tam bu anda yüz ifadesi titreşti ve şaşkınlıkla ayağa fırladı. Biraz önce dokuzuncu hayatın önceki sekiz hayattan tamamen farklı olduğunu hissetmişti. Bu hayatlar ruhun reenkarnasyonla geçişi sonucunda yaşanmıştı. Bedenler Meng Hao'nun değil sadece ruhlar onundu. Fakat dokuzuncu hayat başladığında Meng Hao dokuzuncu hayatın tıpkı klonun birinci hayatıyla aynı olduğunu hissedebiliyordu. Beklenmedik şekilde... bu hayat bir şekilde Meng Hao'nun kendi kanından yapılmıştı. Bunun klonun dokuzuncu hayatı olduğunu söylemek yerine bunun klonun gerçek hayatını olduğunu söylemek daha doğru olacaktı! Ruh onundu ve kan ona aitti. Bu öncekinden tamamen farklı bir durumdu. Görünüşe göre klonunun vücudu Aşkınlık Yolunda meditasyondayken öldükten ve ruhunun yıllar süren reenkarnasyonundan sonra orijinal vücudu bir şekilde bu dokuzuncu hayatta tekrar yapılanmıştı. Bu tıpkı nehirde süzülen bebek Fang Mu, Meng Hao'nun kendisinden şekillenen gibiydi ve gerçekte Meng Hao ile aynı kişiydi. Meng Hao hem şok olmuş hem de bu gelişmeyle birlikte kaygılanmıştı. Fakat onu şaşırtan sadece bu değildi. Klonun dokuzuncu hayatıyla ilgili en çarpıcı şey daha öncekilerde hiç hissetmediği bir farklılıktı. Onun varlığını zar zor hissedebiliyordu, aralarındaki bağlantı son derece zayıftı. Meng Hao'nun gerçek benliği tam olarak klonun bu hayatında nelerin olduğunu göremiyordu. "Dokuzuncu hayat en önemlisi, en kritik olanı. Bu garip gelişmenin açıklaması bununla ilgili olmalı...." Bu düşünceye vardıktan sonra kendini daha iyi hissetmedi. Tam Engin Genişlik Okuluna doğru yola çıkmaya hazırlanırken aniden devasa çiçek açmaya başladı! Bununla birlikte son bakır ayna parçası serpildi. Meng Hao'nun gerçek benliği derin bir nefes aldı. "Klona müdahale etmeyeceğim. Her şeyi normal akışına bırakacağım. Belki de müdahale etmek kötü sonuçlara sebep olabilir. Ayrıca eğer bu bakır ayna parçasını şimdi almazsam kim bir bir daha ne kadar beklemem gerekecek." Bununla birlikte gözleri hesaplama parıltısıyla titreşti. Hiç tereddüt etmeden devasa çiçeğe doğru harekete geçti. Şimdiye kadar klonun hiçbir hayatına müdahale etmemişti ve bu yüzden aynısını son hayat içinde uygulayacaktı; onu tamamen kendi başına bırakacaktı! Bu sırada birinci kıtanın başkentinde.... Başkent oldukça büyüktü ve büyük bir nüfusa sahipti ama nispeten tenha bir bölge bulunuyordu. Kar yağarken be rüzgar eserken bir karı ve koca çocukla kutsanmak için dua ettikten sonra tapınaktan çıktılar. Onlar yıllardır evlilerdi ama hiç çocukları olmamıştı. Yıllar boyunca çocuk sahibi olmak için dua etmeye tapınağa birçok kez gelmişlerdi. Artık yaşlandıkça bu konuyla ilgili endişeleri de artmaya başlamıştı. Durumla ilgili doktora bile başvurmuşlar ama herhangi bir çözüm bulamamışlardı. Tapınaktan ayrıldıktan sonra endişe dolu bir halde evlerine doğru yola koyuldular. Fakat yürürlerken bir bebek ağlama sesiyle birlikte şaşırdılar. Sesin geldiği yöne baktıklarında bir duvarın üstünde bir bebek olduğunu gördüler. Hemen bebeği aldılar ve etrafa bakarak kimsenin görmediğinden emin oldular. Kalpleri çocuk arzusuyla doluydu ama ona dikkatle baktıklarında gerçeği fark ettiler. Birisi çocuğu kör doğduğu için terk etmişti. Biraz düşündükten sonra bebeği evlerine götürmeye karar verdiler. Onlar için bu çocuk Göklerin bir armağanıydı. Oğlan asla günışığı görmeyecekti; karanlıklar dünyasında yaşayacaktı. Yine de onun ailesi olmayı seçtiler. Ona Küçük Hazine ismini verdiler ve onu sıcak ve aile sevgisiyle dolu bir ortamda büyütmeye başladılar. Küçük Hazine diğer herkesten farklı olduğunu fark etmemişti. O... dünyanın basitçe karanlık olduğunu düşündü. Herkesin kendisi gibi olduğunu düşündü. Hatta... gözün ne demek olduğunu bile anlamadı. Gökler onun görüşünü almış, dünyayı görmesini engellemişti. Fakat çevik parmaklar ve sessiz, zeki bir kişilikle kutsanmıştı. Ailesi onu en başından beri büyük bir sevgiyle doldurmuştu. Onu dört beş yaşlarına kadar yürürken tutmuşlardı. Hayatı mutluydu ve hatta belki de dünyadaki en mutlu kişi olabileceğini düşündü. Güneşin sıcaklığını yüzünde hissettiğinde soracaktı, "Baba, anne! Bu kadar sıcak olan ne?" "Bu güneşin ışığı." "Güneş mi?" "O, gökyüzündeki devasa bir ateş topu...." "Ona dokunabilir miyim? Siz onu nasıl biliyorsunuz?" “.... Küçük Hazine, Gökler... gözlerini kapattığı için göremiyorsun. Büyüyene kadar bekle. O zaman görebileceksin." Kuş seslerini duyduğunda soracaktı, "Bu ses ne?" "Bir kuş." "Anne, kuşlar neye benziyor?" "Kanatları var, böylece gökyüzünde uçabiliyorlar...." "Ah, tamam. Büyüdüğümde onları görebileceğim değil mi? Siz de çocukken onları göremiyordunuz değil mi anne, baba? Anladım." Onun küçük ağzından çıkan bu sözler ebeveynlerinin kalbine acıyla saplanıyordu. Onu kucaklıyor, sessizce ağlıyorlardı. Çocuk onların acısının farkında değildi. Her zamanki gibi mutlu, hatta kutsanmıştı. Dahası, bir an önce büyümek için büyük bir istek sahibiydi. Bir gün komşu çocukları onunla kör olduğuyla ilgili dalga geçtiğinde bile bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordu. O gece annesi onu uyuturken ona sordu, "Anne, kör ne demek?" Anide annesinin titremesini hissetti ve onun ağlamaya başladığını fark etti. Uzandı ve nazikçe onun gözyaşlarını sildi. "Anne, ağlama..." dedi yumuşak bir sesle. "Bu soruyu bir daha sormayacağım." Ve hayatının geri kalanında asla sormadı.
