I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1491: Küçük Hazine
Bölüm 1491: Küçük Hazine
Sonraki günden itibaren daha sessizleşti. Yüzünde sıcaklık hissettiğinde güneşin ne olduğunu sormadı. Bir ses duyduğunda kuşların ne olduğunu sormadı. En sonunda diğer insanların söylediklerinden kör olmanın ne anlama geldiğini anladı. Gökyüzünün siyah değil mavi olduğunu öğrendi. Dünya da siyah değildi. Birçok renk ile doluydu. Ayrıca diğer çocuklardan farklı olduğunu da fark etti. Onun aksine diğer hepsi doğdukları andan itibaren dünyayı görebiliyorlardı. Ebeveynlerinin ona büyüdüğünde dünyayı görebileceğiyle ilgili söyledikleri şeyleri düşündü. Bu bir yalandı. Yine de bunun bir yalan olmadığına inandı ve kendi kendine büyüdüğünde görebileceğini söylemeye devam etti. Görememesinin nedeni... henüz büyümemiş olmasıydı. Giderek toplumdan uzaklaşmaya başladı. Çoğunlukla kendisine zorbalık yaptıkları için dışarı çıkıp diğer çocuklarla oynamak istemedi. Onun görememesi, kör olmasıyla ilgili şakalar yapıyorlar, eğleniyorlardı. Ama içten içe arkadaşlarının olmasını istedi, bu yüzden gülümsemek ve ağlamamak için elinden geleni yaptı. Diğer çocuklarla oynadığında ve yere kapaklandığında elbisesi yırtılıyor ve vücudu kanıyordu ama buna rağmen sadece gülümsüyordu. İnsanlar onun kör olmasıyla ilgili dalga geçiyordu ve bu şakalar giderek şiddetleniyordu. Kendisini kötü hissederek ağlamak istedi ama bu isteğini dizginledi. Sahip olduğu arkadaşlıklara zarar vermek istemedi. Bu arkadaşlara ihtiyacı vardı. Bir gün göremediği ama duyabildiği diğer çocukların aniden kendisine bakmaya geldikleri zaman son derece heyecanlandı. Onunla özel bir oyun oynamak istediklerini söylediler. "Bu oyunun adı körebe. Küçük Hazine, sen körsün, bu yüzden bizi kovalayacaksın, tamam mı!?" "Kimi yakalarsan o kör olacak. Ah doğru, oynamak için özel bir yere gideceğiz. Bizim işaretimizi bekle, ardından bizi kovalamaya başla." "Um.... Oynamak istemiyorum," Küçük Hazine içten içe titreyerek konuştu. Kör olmanın korkunç bir şey olduğunu biliyordu ve diğer insanların da kör olmasını istemedi. "Kapa çeneni! Eğer bizimle oynamazsan bir daha asla oyunlara katılamazsın!" Çocuklar daha fazla tartışmaya yer bırakmadan onu oyuna sürüklediler. Kendisini nereye götürdüklerini bilmiyordu ama en sonunda kuş sesleri duydu. Nihayetinde onu diz çökme pozisyonuna getirdiler. "Unutma, biz söylemeden başlama." Çocuklar gülmeye başladılar ve sesleri en sonunda uzaklarda kayboldu. Küçük Hazine yerde hareketsiz bir şekilde kuralları çiğnemekten korkarak bekledi. Eğer erken hareket ederse belki onunla bir daha oyun oynamazlardı. O yüzden... çok çok uzun bir süre bekledi. Kısa süre sonra kuş sesleri kayboldu ve hava soğumaya başladı. "Artık başlayabilir miyim?" diye bağırdı. Ama cevap gelmedi. "Artık başlayalım mı?" Ürperdi. Hava soğuyordu ama ona cevap gelmiyordu. "Başlayalım mı...?" Titreyerek yavaşça ayağa kalktı. Yakınlarda insan sesleri duyacağını düşündü ama sorusuna cevap yoktu. Korktu. Dünya simsiyahtı ve ebeveynleri sayesinde normalde hissettiği sıcaklık gitmişti. Şimdi dünya sadece siyah değil aynı zamanda dondurucuydu. "Artık başlayalım mı...? Ben... Ben artık oynamak istemiyorum...." O kadar korktu ki yanaklarından gözyaşları dökülmeye başladı. "Neredesiniz? Ben oynamak istemiyorum artık.... Eve gitmek istiyorum. "Baba? Anne? Neredesiniz...?" Ağlayarak kollarıyla önünü kontrol ederek yürümeye başladı ama havadan başka hiçbir şey eline gelmedi. Birkaç adım sonra düştü. "Anne... neredesin...? Korkuyorum...." Korkuyla ağlarken ayağa zoraki kalkabildi. Tamamen yalnız kalma hissi tüm benliğini kasıp kavurdu. Elbisesi parçalanmıştı. Kafası kanıyordu. Ve o daha yedi yaşında bir çocuktu. Kollarını önüne doğru uzatarak yavaşça yürümeye başladı. Göremediği şey şuan bir ormanda olduğuydu ve ileride yalnız bir kurt vardı. soğuk ve acımasız gözlerini ona dikmiş bir halde yavaş yavaş yaklaşıyordu. Kurt tam üzerine atılmaya hazırlanırken aniden titredi ve ardından yerinde sendeledi. Bir an sonra bir anda küle dönüştü. Üzerinde uzun yeşil bir elbise olan genç bir kadın ortaya çıktı. Gözlerini el yordamıyla yürümeye çalışan çocuğa dikti ve biraz afallamış gibiydi. Onun yüzündeki yaşları gördü ve üzücü bir sesle bağırdığını duyabiliyordu. Genç kadın dudağını ısırdı ve ağlamaya başladı. "Usta...." diye mırıldandı. Bu kadın Yan'er idi. Yüzlerce yıldır ustasını arıyordu ve bugün zayıf Reenkarnasyon Tao'sunun izlerini takip ederek buraya varmıştı. En sonunda... ustasının reenkarnasyonunu bulmuştu. Ağlayan oğlanın ayağı bir şeye takıldı ve düşmeye başlarken Yan'er onu nazikçe kollarına aldı. Küçük Hazine titredi ve kendisini tutanın kim olduğunu hissetmek için uzandı. Adeta bir anne sıcaklığı hissetti. Onda son derece tanıdık bir şey vardı. Hatta tanıdık bir kokusu vardı. "Sen...." diye fısıldadı. Bir an sonra Yan'er onun önünde diz çöktü ve gülümseyerek sordu, "İsmin Küçük Hazine, değil mi?" "Evet," diye karşılık verdi başını sallayarak. Kadının sesi nazikti ve aniden Küçük Hazinenin korkusu kayboldu. Tam bu anda uzaklarda sesler duyuldu. Görünüşe göre bir grup insan yürüyor ve aynı anda bağırıyordu. "Küçük Hazine, neredesin...?" "Küçük Hazine, benim, annen. Neredesin...?" "Küçük Hazine...." Bunlar anne ve babasıyla birlikte diğer insanlardı. Endişeli ve korku dolu bir sesle ona bağırıyorlardı. "Baba... Anne...." Küçük Hazine titredi. Yan'er bir an tereddüt etti, ardından oğlanı götürmeyi seçmedi. Bunun yerine uzandı ve başını okşadı. "Annen ve baban seni buldular," dedi yumuşak bir tonla. "Daha sonra... görüşeceğiz." Ayrılmak için bir adım attı ama Küçük Hazine aniden sanki önemli bir şeyi kaybetmek üzereymiş gibi hissetti. "Abla..." diye seslendi, "Acaba... yüzüne dokunabilir miyim?" Yan'er oğlana bakarken gözlerinde nazik bir sıcaklık parladı. Bu, onun her şeyi olan ustasıydı. Oğlanın önünde diz çöktü. Elleri kirlenmişti ama bunu umursamadı. Küçük Hazine uzandı ve parmaklarını yavaş ve dikkatlice onun yüzünde gezdirdi ve uzun bir aradan sonra gülümsedi. Yan'er ona bir kez daha baktı. Ardından gülümseyerek oradan ayrıldı. Hemen sonra Küçük Hazine'nin seslendiği ebeveynleri ağlayarak oraya koşturdular ve onu kollarına aldılar. Ormandan çıktıktan sonra ne olduğunu asla sormadı. Fakat sonraki günlerde diğer çocuklarla oyun oynamayı reddetti. Yalnız olmayı, ormanda karşılaştığı kadını düşünmeyi tercih etti. Bazen onun aslında ayrılmadığını yanında kendisini izlediğini hissediyordu. Asla kendini göstermese de daima bu hissiyat vardı. Zaman geçti. On yıl sonra Küçük Hazine büyüdü. Fakat hala dünya karanlık, ışıktan yoksundu. Sanki Gökler onu tamamen unutmuştu. O göremese de ebeveynleri yaşlandı. Yine de seslerinin farklılaştığını hissedebiliyordu. Çevik elleri sayesinde ebeveynleri gibi aynı marangozluk işlerini öğrenmeye başladı. Nadiren yapması gereken önemli bir şey çıktığı için heykelciliği hobi olarak kazanmıştı. Göremese de hayal edebiliyordu ve bu yüzden inanılmaz canlı ve hayat dolu heykeller yapabiliyordu. Onlar bir çocuğun hayallerine benziyordu. Kuşlar, evler ve ona en yakın insanları oydu. İnsanların kendisine kör demelerine aldırmadı. Dünyayı görememeyi umursamadı. Kalbinde, Gök ve Yer'deki yerini bulmuştu. Onun ahşap heykelleri. Onlar onun için her şey demekti. Heykelleri gerçekliği yansıtmasa da onlar kalbinde gördüğü şeylerdi. Dahası eğer ellerinde bir şeyi hissederse onu heykel formunda kusursuzca üretebilirdi. "Annem bir seferinde Göklerin gözlerini kapatmış olduğunu söylemişti. Gözleri açık Gökler oymak istiyorum. Sadece benim hissedebildiğim bir şey." Küçük Hazine güldü ve başını sağa sola salladı. Yavaş yavaş onun heykellerinin ünü şehirde yayıldı ve kendi başına küçük bir iş başlatacak hale geldi. Onu sürekli şımartan ebeveynleri memnundu. Oğullarının gözleri olmayabilirdi ama o sıradışı biriydi. En sonunda yaşlılık zamanlarında onlarla ilgilenebilecek noktaya geldi. Bu dokunaklı bir durumdu ve onlar son derece memnundu. Kalpleri bir ömürlük sevgiyle doldu. Fakat hala Küçük Hazine için endişeliydiler. Kendi başına ayakta durabilecek yeteneğe sahip olsa da hala onun evlenmesi gerektiğini hissettiler. Ne yazık ki kör olduğu için çoğu aile kızlarını ona vermeye gönüllü olmayacaktı. Üç yıl geçti. En sonunda birisinin aracılığıyla şehirdeki küçük bir hanenin kızı Küçük Hazine ile evlenmeyi kabul etti. Kız güzeldi ve onun Küçük Hazine ile evlenmeyi kabul etmesi ebeveynlerini oldukça mutlu etti. Bütün birikimlerini gelinlik hediyesi olarak ona verdiler ve ona evine kadar eşlik ettiler. O gün yaşlı çiftin en mutlu günüydü. Bir düğün düzenlendi ve evlilik töreni yapıldı. Kırmızı fenerler asıldı. Akrabalar ve komşular ayrıldıktan sonra Küçük Hazine'nin ebeveynleri onu evlilik odasına götürdüler. Küçük Hazine gergindi. Bu kız ile daha önce hiç tanışmamıştı. Her şey ailesi tarafından ayarlanmıştı. Fakat o evlatlıktı ve evlilik pek umurunda olan bir şey olmasa da ebeveynlerinin kararlarını destekleyecekti. Dahası, bu genç kadının neden kendisi gibi kör biriyle evlenmek istediğini merak ediyordu. Odaya girdiğinde kız üzerinde kırmızı bir elbise ve kırmızı bir peçeyle yatakta oturuyordu. Onu göremiyor olsa da varlığını hissedebiliyordu. Duvar yoluyla ilerledikten sonra yatağa yaklaştı, uzandı ve karısına dokundu. Kız ürperdi, ama hiçbir şey söylemedi. Küçük Hazine bir anlık sessizlikten sonra nazikçe yüzündeki örtüyü kaldırdı. "Yüzüne dokunabilir miyim?" Genç kadın oldukça gergin görünüyordu; iki eliyle elbiselerini sıkıyordu ve nefesi hızlanmıştı. Endişesi numara değildi; kalbinin derinliklerinde doğru bir işi yapıp yapmadığı sorusu vardı. Ama bu hem geçmiş hayatlar da hem de şuan daime istediği bir şeydi.... Derin bir nefes aldıktan sonra konuştu, "Evet." Küçük Hazine uzandı ve parmaklarını nazikçe yüzünde gezdirdi, burnunu, gözlerini ve dudaklarını hissetti. Aniden bir titreme yaşadı.
