I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1487: Küçük Dilsiz
Bölüm 1487: Küçük Dilsiz
İlk hayatında bir Seçilmişti. İkinci hayatında ölümlü dünyanın zirvesine ulaşmıştı. Üçüncü hayatında kana boğulmuştu. Dördüncü hayatının ise çoğunluğu boş geçmişti. Dördüncü hayatında öldükten sonra ruhu dışarı çıktı ve dördüncü mühür işareti ışıl ışıldı. Ruh reenkarnasyon döngüsüne girdi ve beşinci hayat başladı. Bu olduğunda Meng Hao'nun gerçek benliği devasa çiçeğin yaprağında çiçeğin açmasını bekliyordu. Aşkınlık Yolunda Yan'er dişlerini sıkmış ilerlemeye çabalıyordu. Üçüncü felaketi geçmişti ve dördüncüye doğru ilerliyordu. Yola devam ederken sürekli kendi kendine tekrarlıyordu. Yıllar boyunca Aşkınlık Yolundan dönenlerin söylediklerine göre ustası beşinci felaketteydi. Ve oraya giderek yaklaşıyordu. "Usta, Yan'er seni bulacak." Gözlerindeki şiddetli odaklanma giderek büyüdü. Derin bir nefes alarak yürüdü. Beşinci hayat beşinci kıtadaki bir kasabada karlı bir kış gününde başladı. Çocuğun doğumu aileye herhangi bir mutluluk getirmedi ve hatta sessizlikle karşılandı. Biraz sonra genç baba acı bir şekilde evden dışarı çıktı ve bebeği sokağa bıraktı. "Anne ve baban seni istemiyor değil," diye mırıldandı, "sadece sen...." Bebeğin terk edilmesinin nedeni sakat olmasıydı. Sadece bir dil köküyle doğmuştu ve bu onun asla konuşamayacağını gösteriyordu. Dahası, yüzünde bir doğum lekesiyle doğmuş olması ona korkutucu bir görüntü veriyordu. Dondurucu soğukta yankılanan bebeğin ağlama sesi giderek boğuklaştı. En sonunda yağmurluk ve uzun, konik bir şapka giymiş orta yaşlı bir adam ortaya çıktı. Ağlamayı duyunca bebeğe doğru yürüdü. Ona bakarak iç geçirdi, ardından onu kollarına alarak eve götürdü. Adam, içinde kalıcı bir ölüm aurası olan küçük, soğuk bir evde yaşıyordu. Yavaş yavaş donmuş bir ceset ortaya çıktı ve görünüşe göre adam... bir otopsi yapıyordu. Bu adam kasabanın adli tabibiydi. "Terk edilmiş, konuşamayan ve sokak köpeği kadar çirkin. Sana Küçük Dilsiz diyeceğim." Adam bebeğe baktı ve gülümsedi. Şapkasını çıkardıktan sonra yüzünde ona son derece vahşi bir görüntü veren uzun bir yara izi göründü. Gülümsemesi biraz korkutucuydu ama gözleri nazikti. Küçük Dilsiz adli tabib babasının yulaf lapasıyla büyütüldü. Yavaş yavaş büyüdü; görünüşe göre kışın buz gibi soğuğu kemiklerine işlemişti ve daima zayıf ve soğuktan korkuyordu. Hiçbir zaman tamamen gelişemedi ve daima bir rüzgar esse onu alıp götürecek gibiydi. Babası adli tabip olduğundan sık sık ölü bedenlerle temas içindeydi. Bölgedeki birisi öldürüldüğünde ceset inceleme için adli tabibe gönderiliyordu. Yavaş yavaş Küçük Dilsiz babasının yeteneklerini öğrenmeye başladı. "Bu yara tipini unutma Küçük Dilsiz. Genelde bu dalağın delindiğini gösterir...." "Bak, bu belli ki zehirlenmiş." "Göğsü buradan kes ve küçük beyaz böcekleri kontrol et. Eğer onları görürsen dokunmamaya özen göster." "Bu arkadaşa bak, Küçük Dilsiz. Kafası ve bedeni birlikte kesilmiş. Ne tür bir güç bunu yapabilir? Savaşçılar bile böylesine kesin yaralar açamaz. Bu yaralar bir Ölümsüz tarafından açılmış. Acaba bir Ölümsüzü kızdırmak için ne yaptı." İlk başta Küçük Dilsiz korkmuştu. Fakat aldığı talimatlarla birlikte en sonunda ceset inceleme işine aşina olmuştu. Ergenlik zamanında herhangi bir korku hissetmedi ve bazen adli tabibin arkasından gidip kendi otopsisini yapıyordu. Adli tabip giderek yaşlandı ve zayıflamaya başladı. Kısa süre sonra o Küçük Dilsize değil Küçük Dilsiz ona bakar hale geldi. Yıllar geçmeye devam etti ve en sonunda adli tabip görme sıkıntıları yaşamaya başladı ve artık mesleki görevini yapamaz hale geldi. Onun önerisiyle Küçük Dilsiz kasabanın yeni adli tabibi oldu. Küçük Dilsiz bir yetişkindi ama hala fiziksel olarak zayıftı ve asla tam gelişememişti. Yüzündeki doğum lekesi giderek büyüyor ve onun çirkinliğini artırıyordu. Dilsiz olması ve sürekli cesetlerle temas halinde olması ve etrafında bir çeşit habis hava oluşması hiçbir kızın ona yaklaşmamasına neden olmuştu. Küçük Dilsiz'in de bu umurunda değildi. Babası gibi olabilir ve günlerini tek başına geçirebilirdi. Adli tabiplik işini titizlikle yürüttü. Sanki bu sanat için doğuştan yetenekliydi. On yıl sonra artık bölgedeki en iyi adli tabip olarak anılmaya başlanmıştı ve sık sık danışma için diğer kasabalardan çağırılıyordu. Eski adli tabip düşmeye devam etti. Ona eşlik eden bir karısı yoktu, sadece Küçük Dilsiz vardı. O sık sık gevezelik ederken Küçük Dilsiz onu sessizce gülümseyerek dinliyordu. Konuşamıyor olsa da elleriyle yaptığı bazı işaretlerle bir dereceye kadar iletişim kurabiliyordu. Yıllar geçti ve Küçük Dilsiz'in şöhreti o kadar yükselmişti ki sık sık başkentten çağırılır hale gelmişti. Eski adli tabip en sonunda öldü. Ölümü huzurlu ve acısız olmuştu. Küçük Dilsiz ağladı. Yaşlı adamı gömdükten ve saygısını sunduktan sonra Küçük Dilsiz kasabadan ayrıldı ve başkente yerleşti. Yıllar yılları takip etti. Çok geçmeden Küçük Dilsiz elli yaşına geldi ve tüm imparatorlukta ün yaptı. Cesede tek bir bakışla ölümüyle ilgili bütün detayları anlayabiliyordu. Hatta bu becerisini yıllar önce ölmüş olan iskeletler üzerinde de uygulayabiliyordu. Cesetler hakkındaki kavrayışı tarif edilemez bir seviyeye ulaşmıştı ve imparatorluğun Büyükusta Adli Tabibi olarak bilinmeye başlamıştı. Fakat adli tabip hala adli tabibti ve daima küçük görülecek bir meslekti. Alanında zirveye ulaşmasına rağmen bu onun sadece aynı alandaki diğer insanların saygısını kazanmasına neden olan bir durumdu. Yine de Küçük Dilsiz kızgın yada tatminsiz değildi. Sağır, konuşamayan birisi olduğunun farkındaydı. Son yıllarında memleketine geri döndü ve bir kitap yazmaya başladı. Cesetlerle ilgili bütün bilgisini, bütün tecrübelerini bu kitaba aktarmıştı. Bir yıl, kış vakti geldi ve pencereden dışarıdaki karı izlerken yaşlı adli tabibin anlattığı bir hikayeyi düşündü. Küçük Dilsizi bebekken bir kış vakti sokağın ortasında bulduğunu söylemişti. Küçük Dilsiz sessizce otururken düşündü ve gözleri yavaş yavaş anlamsızlaştı. Çok fazla ömrü kalmamıştı ve hala soğuktan her zamanki kadar korkuyordu. Aniden tüm hayatında hiç sıcaklık yokmuş gibi hissetti, sanki o bir ceset gibiydi. Artık çok zamanının kalmadığının farkındaydı. Bir gece, evinden dışarı çıktı ve kışın karlı soğuğu yüzüne vururken adli tabibin ona kendisini bulduğunu söylediği yere geri döndü. Yere baktı, hafifçe iç geçirdi ve ardından oraya uzanarak gökyüzüne doğru baktı. Soğuğun onu kucaklamasına izin verdi. Karın yüzüne düşmesine izin verdi. Kar erimedi. Yavaş yavaş yüzünde asla kaybolmayacak bir gülümseme belirdi.... Geldiği gibi gitmişti. Hayatı boyunca tek bir kelime etmemişti.... Beşinci hayat sona erdi. Dördüncü hayata kıyasla bu biraz sönüktü. İlk hayatındaki hiçbir zaferi yaşamamış, ikinci hayatındaki engin gücün zerresini kazanamamıştı. Üçüncü hayatındaki gibi hiç kan yoktu. Bunların aksine beşinci hayatı ortalama bir hayat olmuştu. Tek sahip olduğu şey huzur ve sessizlikle birlikte çalışma alanındaki uzmanlığıydı. Ruhu yükseldi ve kar ve rüzgarla bütünleşmiş gibi göründü. Aynı zamanda beşinci mühür işareti ışıl ışıl parlamaya başladı. Yine reenkarnasyona girdi ve altıncı hayatı başladı. Aynı sırada Yan'er Aşkınlık Yolunda titreyerek yürüyordu. Mastif yüzlerce yıllık yürüyüşte hep yanındaydı ve bu noktada Yan'er artık dördüncü felaketin sonuna yaklaşıyordu. Yolculukla birlikte gelişim merkezi sürekli yükselmişti ve aydınlanması büyümüştü. Şuan Dao Lordu seviyesindeydi. Dördüncü felaket son derece zordu. Adım adım ilerledi ve beşinci felakete doğru yaklaştı. En sonunda sınıra ulaştı ve gözleri ışıldamaya başladı. En sonunda Ustasını görebildi.... Orada bir ceset yüzlerce yıldır meditasyonda oturuyordu.... Tozla kaplanmıştı ama yüz hatları net şekilde ayırt edilebilir durumdaydı. Onun bu durumu Yan'er'in kalbinin titremesine neden oldu. Sessizce dizlerinin üstüne çöktü ve secde etti. "Usta," dedi boğuk bir sesle, yanakları ıslandı. Yüzlerce yıl geçmesine rağmen ustasıyla ilgili anıları hala canlıydı. Asla unutmayacaktı. Asla unutamayacaktı. Bu onun odağıydı. Saplantısı. Bu yüzden Engin Genişlik Mabedine tırmanmış ve Aşkınlık Yolunda yürümüştü. Hepsinin sebebi ustasıydı. Gerçekten ölüp ölmediğini kendi gözleriyle görmek istemişti. O anda cesedine bakıyor ama ona yaklaşamıyordu. Eğer beşinci felakete bir adım atsa her anlamda yok olacaktı. Sadece orada, ustasından bir adım uzakta durarak ağlamakla yetindi. Uzun bir an sonra gözlerinde garip bir ışık parlamaya başladı. "Bekle biraz...." Meng Hao'nun alnına baktığında bir titreme yaşadı. Bir an sonra dişlerini sıktı ve sağ elini onun yüzüne doğru uzattı. Bunu yapmak için beşinci felaketin içine uzanması gerekecekti. Baskı kolunu patlatarak anında kanlı bir sise dönüşmesine neden oldu. Fakat tam bu anda onun alnına dokunmayı başarmıştı. Yan'er bir ağız dolusu kan tükürürken gümbürtü sesleri duyuldu. Geriye doğru yarım kolla sendeledi. Yine de bunu umursamadı. Bu kısacık anda diğerlerinin keşfedemediği bir sır keşfetmişti. "Ustanın alnı açılmış. Bu, Reenkarnasyon Tao'su. O büyü... bana aktardıklarından birisi. Onun ruhu... doğal yoldan dağılmadı. Diğer insanlar böyle düşünebilir ama ben düşünmem. Ben onun çırağıyım ve hissedebildiğime göre ustam... ölmedi! "Ama eğer ölmediyse neden ruhu dışarı çıktı...? Yoksa...." Yan'er gençlik zamanını çok önce aşmıştı artık. O zeki biriydi ve Meng Hao'yu tanıdığı için hemen gerçeği tahmin etmişti. Fakat kabul etmek istemedi. Uzun bir an sonra gözleri parlamaya başladı ve ağır ağır nefeslendi. Gözlerindeki odaklanma daha da şiddetlendi. "Usta... reenkarnasyon döngüsünde olsan da seni bulacağım...." Bununla birlikte ayağa kalktı. Tıbbi haplarla sağ kolunun yeniden büyümesini sağladı, ardından derin bir nefes aldı ve Meng Hao'nun cesedine son bir uzun bakış attı. Ardından mastifle birlikte döndüler ve Aşkınlık Yolunun girişine doğru yöneldiler. Yeni hedefi Engin Genişlik gezegeninin dokuz kıtasında ustasını aramaktı. Reenkarnasyon Tao'sunun nasıl işlediğini biliyordu ve şuanki ipuçlarından ustasının Engin genişlik gezegeninde bir yerlerde olduğundan emindi.
