I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1426: Engin Genişlik'e Derin Bir Bakış!
Bölüm 1426: Engin Genişlik'e Derin Bir Bakış!
Meng Hao yüzünde sert bir ifadeyle tünelde hızla ilerledi. Eğer birisi birinci kıtanın yüzeyinden aşağıyı görebilecek olsa uzun tünelde dört tane taş odanın bulunduğunu görecekti.
Meng Hao şuan tünelde yukarı doğru ilerliyordu ve aynı zamanda aynı zamanda sonuncusu olan dördüncü taş odaya gidiyordu.
Gözleri kan çanağına dönmüştü ve inanılmaz bir hızla ilerliyordu. Kafasında sayısız düşünce dolanıyordu ve fikirler düzensiz bir şekilde gelişiyordu. Endişesi giderek artıyordu.
Birkaç gün sonra ilerde dördüncü taş oda göründü. Yavaşladı ve odanın dışında durdu. Orada uzun bir süre sessizce durarak zihnini ve kalbini sakinleştirdi. Ardından gözlerinde ışıltıyla odaya girdi.
Bu dördüncü odadaki freskleri kesinlikle görmeliydi.
Odaya adım attığı ve fresklere baktığı anda görüşü bulandı. Tekrar berraklaştığında simsiyah bir karanlığa bakıyordu.
Her yer mutlak karanlıktı ve en ufak bir ışık pırıltısından yoksundu. Sonsuzluğa uzanan sınırsız bir siyahlık gibi hissettirmedi. Aksine sanki önünü tıpkı yıldızlı gökyüzünün sonuna benzeyen... Bir engelle bloklanmıştı.
Karanlığın içinde dünyayı desteleyen dört sütun gördü. Sütunlardan dört bir yana şok edici dalgalanmalar yayılıyordu.
Sütunları gördüğünde aninden bir şey fark etti ve nefesi hızlandı. Döndü ve arkasında... Devasa bir girdabın olduğunu görünce şok oldu.
Girdap ilk bakışta devasa bir küreyi andıracak kadar devasaydı. Fakat dikkatli bakınca girdabın aslında sonsuz bulut ve sisten oluştuğunu görmek mümkündü.
Küre biçimindeki girdaba bakarken bazı yerlerinin tanıdık olduğunu da fark etti.
“Ben... Engin Genişlik'in... Dışındayım...” diye mırıldandı.
Aniden içinde bir arzu yükseldi. Girdabın belli bir yerine odaklandı ve görüşü yakınlaştığında sis katmanlarını geçerek Engin Genişlik'in içinde ölüm aurası ile dolu olan bir bölgeye geldi.
Orada yavaşça dönen bir burgaç vardı. Meng Hao ona baktığında... Harap olmuş, ceset, enkaz ve küllerle dolu bir alan gördü.
“Dağ ve Deniz Alemi...” diye düşündü kalbinde bir acıyla. Orası Dağ ve Deniz Aleminin eski yeriydi. Ama orada olanlar artık tarih olmuştu.
Uzun bir an sonra Meng Hao gözlerini çevirdi. Kalp atışlarını takip ederek bakışları başka bir yöne geçti ve güçlü bir mühür büyüsünün bulunduğu bir konuma geldi. Oranın dışında bacaklarını çaprazlamış şekilde oturan bir maymunu net bir şekilde görebiliyordu.
Maymunun altına... Toplamda otuz üç tane kıta vardı. Onlar 33 Gök'tü, adeta bir burgacın üstündeki otuz üç duvar gibiydi. Burgacın içinde yeşil bir tabut, onun üzerinde ise zarif bir şekilde aşağı yukarı süzülen bir kelebek duruyordu.
Meng Hao kelebeği gördüğü anda kalbi güm güm atmaya başladı. Anne ve babasının birbirlerinin kollarında kıvrılmış olduklarını zar zor görebiliyordu. Görüşü tekrar yakınlaştı ve daha sonra bir dünya gördü.
O dünyada birçok tanıdık yüz vardı. Ablası, Sun Hai ve Şişko...
Dağlardan birisinde ince bir kadın gördü, Xu Qing.
Daha fazlasını görmek istedi ama içten içe yorgunluk belirtileri başlamıştı. Görüşü bulandı ve ardından görüşü sanki Engin Genişlik'in yıldızlı gökyüzünden kovulmuş gibi tekrar uzaklaştı.
Görüşü tamamen kaybolmadan önce aniden Engin Genişlik Okuluna doğru bakmıştı. Orada, Engin Genişlik Okulu'nun dışında yıldızlı gökyüzünün hasar aldığı ve harabeye dönüşmüş bir bölge vardı. Orada Engin Genişlik sisi yoktu, sadece bir yarık vardı. O yarığa baktığında bir ölüler şehrine dönüşmüş dokuz kıta gördü!
Kendisini birinci kıtanın altındaki taş odada göremiyordu ama dağılmış insan gruplarını fark etmişti. Orada Tarikat Lideri, altın cübbeli genç adam, kumla kaplı figür, Sekizinci ve Altıncı Paragonlar ve diğer herkesi gördü...
Birinci kıtanın tam merkezinde, şuan tarikat Liderinin bulunduğu yerde Aşkınlık'ı andıran eşsiz bir aura yayan bir sunak vardı!
Meng Hao bilinci ve görüşü eski orijinal yerine dönerken beyni allak bullak oldu.
Derin bir nefes alarak tekrar küresel girdaba baktı. Ardından zihni döndü ve arkasını dönerek tekrar dört hayret verici sütuna baktı.
Bu dört sütunun tam olarak ne olduğunu biliyordu. Onların ikinci fresklerdeki görülerde görmüştü. Onlar Yücegök'ün ölümünün ardından bıraktığı dört parmaktı!
Üçüncü fresklerde bu parmaklardan birinin hayat dolu bir dünyayı yok ettiğini ve içindeki bütün canlıları öldürdüğünü görmüştü.
“Demek Engin Genişlik'in dışındayım ve bu küresel girdap içinde bulunduğum Engin Genişlik.” Nefesi hızlanan Meng Hao aniden gördüğü şeyle çatışan bir şey düşündü.
“Engin Genişlik Okulu dışarıdaki Engin Genişlik Toplumunun bir dalı. Dokuzuncu Paragon da oradan geldi. Ama eğer ben şu an Engin Genişlik'in dışındaysam o halde Engin Genişlik Toplumu nerede?”
“Belki de farklı bir zamandayım? Ama o zaman neden Dağ ve Deniz Kelebeğini ve Engin Genişlik'teki diğer her şeyi görebildim?” Meng Hao kaşlarını çattı. Dört sütuna daha fazla yaklaşmak, onları incelemek istedi ama harekete geçmeyi denediğinde aniden her şey bulanıklaştı. Tekrar her yer berraklaştığında dört sütunun yanında değil dördüncü taş odadaydı.
O anda içindeki bronz lamba sakinleşti. Çağırılma hissi kayboldu, sanki bronz lambanın istediği şey bu dördüncü fresk setiydi.
Şimdi onu görünce bronz lamba tekrar sakinleşmişti.
“Eğer sen gerçekten de Patrik Engin Genişlik'sen, bu fresklerle bana aktarmak istediğin mesaj alındı.” Bir an sonra Meng Hao ellerini kenetledi ve baş selamı verdi.
Fresklerin görülerini tecrübe ettikten sonra artık Ölümsüz Tanrılar, İblis Alemi, Engin Genişlik ve Dağ ve Deniz Aleminin yıkımına dair derin şüphelerle dolmuştu.
Ayrıca artık asla unutamayacağı bir isim zihnini işgal etmişti. Yücegök!
Ayrıca bir de deyiş vardı, ‘Yücegök, Ölümsüz'de korkar!’
Meng Hao derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. Gözlerini kapattıktan sonra kendini sakinleştirdi ve ardından şüphelerini, kuşku ve kaygılarını alarak kalbinin derinliklerine gömdü. Gözlerini tekrar açtığında tıpkı yaşadığı görülerden önceki haline geri dönmüştü. Bununla birlikte odadan çıktı.
Yola devam ederek kısa süre sonra tünelin sonuna ulaştı ve orada yeryüzüne çıkan bir merdivenle karşılaştı. Yukarı çıktığında dört bir yanda uzanan harabelerle karşılaştı.
Birinci kıtanın dış kısmındaydı, yıkık binalar ve harap olmuş yapılarla dolu bir bölgeydi. Her yer sessizdi, sadece ara sıra tozları kaldıran ve onları uzaklara taşıyan uğultulu bir rüzgar vardı.
Görüleri tecrübe etmeden önce Meng Hao'nun üçüncü gözü onun şu anki Hayalet Şehri görmesine olanak sağlamıştı. Ama şimdi buranın önceki zengin ve canlı halini gördükten sonra etrafına bakınca iç geçirdi. İstemsizce gökyüzüne doğru baktı.
“Yukarıdan inen o parmak. Bir parmak... Buradaki bütün hayatı yok etti.” Meng Hao orada sessizce dururken kendisinin ne kadar önemsiz olduğunu fark etti ve aynı zamanda her zamankinden daha kararlı ve odaklıydı.
Biraz sonra Meng Hao döndü ve bir ışık ışınına dönüşerek kıtanın yüzeyinde hızla ilerledi. Burası artık ona yabancı değildi; görülerindeki dünyayı gördükten sonra burayı ve diğer bölgeleri biliyordu. Hatta etrafındaki harabelere ve dağlara bakınca tam olarak nerede olduğunu hemen anladı.
“Tarikat Lideri ve diğerleri kıtanın merkezindeki sunak bölgesindeler. Görünüşe göre... Hedefleri orasıydı.
“Aşkınlık aurası...” Yola devam ederken gözlerinde soğuk bir ışık vardı ve dönerek doğuya doğru baktı. “Altıncı Paragon'un o bölgede olduğunu hatırlıyorum. Çok uzaklaşmış olamaz.”
Soğukça homurdandıktan sonra yönünü Altıncı Paragon'un bulunduğu tarafa çevirdi.
Meng hao nefret ve intikam için yaşamaktan keyif alan birisi değildi. Fakat Altıncı Paragon onu üç kez kızdırmıştı ve son seferinde öldürme arzusuyla doluydu.
Bu nedenle Meng Hao onu Sekizinci Paragon ve altın cübbeli genç adamla birlikte öldürecekti!
Bu onun en ufak bir tereddüt ya da kuşku yaşamadan verdiği bir karardı. Biraz önceki görülerden sonra içsel olarak sakinleşmişti ama aslında oldukça endişeliydi. Bu endişe içinde derin bir şüpheye yol açıyordu, Dağ ve Deniz Aleminin yıkımıyla ilgili suçluluk duymasından kaynaklanan bir şeydi bu.
Bu kuşku ve endişe onu öldürme arzusuyla doldurdu!
O anda Altıncı Paragon hedef listesindekilerden biriydi.
Meng Hao, aurasını gizlemek için hiçbir şey yapmadan havada yıldırım gibi fırladı. Gelişim merkezi güç ile taştı ve öfkeli fırtına bir yüz şekline büründü. Bu yüzde yetmiş oranında vahşi bir dış görünüşüydü. Fakat bu yüzün alnından bir boynuz çıkmıştı ve buz gibi soğuk görünüyordu. Vahşi ve şok edici bir şekilde şeytaniydi.
Uzaklarda Altıncı Paragon hayatta kalan tek astı 8 Özlü Paragonla birlikte harabelerin içinde seyahat ediyordu. Merkez sunak bölgesine doğru gidiyordu ama aynı zamanda başka iyi talihler arıyordu. Aniden yüzü düştü ve kafasını kaldırdığında Meng Hao'yu andıran bir yüzün cani bir aurayla birlikte üzerine doğru geldiğini gördü.
“Lanet olsun ölmemiş!!” Meng Hao'dan gelen öldürme arzusunu hissettiğinde yüzü düştü. Meng Hao ile dövüşme çılgınlığını düşününce tüyleri diken diken oldu. Şaşkın bir halde ve hiç tereddüt etmeden Sekizinci paragon ve altın cübbeli genç adamla iletişim kurmak için bir yeşim kayış çıkardı. Ardından arkasında ardıl görüntüler bırakarak bütün hızıyla kaçmaya başladı.
Altıncı Paragon kaçmaya başladığında arkasında Meng Hao'nun sesi gök gürültüsü gibi yankılandı, “Kendi başını kendin yaktın yaşlı adam!”
