Series Banner
Novel

Bölüm 1424

I Shall Seal The Heavens

I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1424: ####

Bölüm 1424: ####

Meng Hao'nun zihni dönüyordu. Bronz lambadan yayılan dalgalanmalar giderek güçlendi ve eğer bu fırsatı kaçırırsa gelecekte ölümcül sonuçları olacağı hissiyatına kapıldı.

Bu tereddüt anında en şaşırtıcı şey ise sanki bronz lamba içinden taşacak ve kendi arzusuyla uçuruma doğru uçacak gibi hissetmesiydi.

Daha fazla tereddüt etmedi. Altın cübbeli genç adam ve Altıncı ile Sekizinci Paragonlardan fırlayan şiddetli altın ışığa ve etraftaki sisin içinde bulunan açgözlü, vahşi figürlere soğuk bir bakış attıktan sonra aniden aşağı doğru fırladı. Işık ve sis biraz önce durduğu yeri delip geçtiler ve aynı zamanda meng Hao deve çarptı.

Büyük bir patlama yükseldi ve üç başlı dev acıyla bağırdı. Ağzından kan gelen Meng Hao köprüye tamamen aldırmadan uçuruma doğru indi.

Tabii ki köprüdeki diğer gelişimcilerin bakış açısına göre Meng Hao aşağıya kendi isteğiyle fırlamıyordu. Sanki altın cübbeli genç adam ve diğer Paragonlar onu buna zorlamışlardı.

“Sha Jiudong! Jin Yunshan!” Tarikat Lideri öfkeyle kükredi. O ikisiyle dövüşmeye hazırlamıyormuş gibi gelişim merkezi kabardı.

Fakat Sha Jiudong ve Jin Yunshan dövüşmek istemiyor gibiydi. Hemen geri çekildiler ve üçü sadece kendilerinin katılabilecekleri bir yöntemle tartışmaya başladılar. En sonunda Tarikat Liderinin yüzü inanamaz ve karmaşık duygularla titreşti.

“İmkansız.” diye mırıldandı.

Bunun ardından olanlar konusunda Meng Hao çok umursamadı. Uçurumun derinliklerine doğru inerken Tarikat Liderinin uzun bir süre köprüden uzak kalmanın doğuracağı sonuçlar hakkında sözlerini anımsadı. Sonuç ölüm olacaktı ve şu an Meng Hao çoktan bunun nedenini görmeye başlamıştı.

Hayret verici bir şekilde etrafındaki sisler giderek yoğunlaşıyordu ve ona giderek yaklaşıyordu. Bu sisin içinde gizlenen bir aura kalbini hızlandırdı.

Fakat sisler yaklaşırken içindeki bronz lamba aniden yumuşak bir parıltı yaydı. Meng Hao'nun vücudunu geçerek çevresini sardı ve sislere dokunduğunda sanki sahipleri ışık tarafından eritilmiş gibi sayısız çığlık yükseldi.

Meng Hao kendini sakinleştirdi. Bronz lambanın sürüklemesiyle birlikte aşağı doğru yola devam etti. Arkasında onu amansızca takip eden üç başlı dev bronz lambadan korkmuyor gibiydi.

Aşağılara indikçe bronz lambadan yayılan dalgalanmalar daha da şiddetlendi. Çok geçmeden Meng Hao aşağıda karayı gördü.

Daha doğrusu bu birinci kıtadan kırılan bir toprak parçasıydı. Sanki sayısız yıldır gizli bir şekilde duran bir heykel vardı.

On binlerce metre uzunluğa sahipti ve ilk bakışta bir dağ gibi görünüyordu.

Bu, yukarı doğru bakan uzun cübbeli genç bir adamın heykeliydi. Yüzünde vahşi bir ifade vardı ve ondan gaddar bir hava yayılıyordu. Sanki öfkeyle kükrüyor gibiydi ve yüzünün her yerinde mavi damarlar şişmişti. Daha dikkatli inceleyince Meng Hao onun aslında üçüncü gözüyle görmüş olduğu dokuzuncu kıtadaki tahtta oturan figür olduğunu fark etti.

Fakat bu heykel inatçı, sarsılmazdı ve gözlerinde sonsuz bir kızgınlık barındıran şiddetli odaklanma vardı.

Ondan sızan zayıf sis zerreleri aslında uçurumu dolduran şok edici sisin kaynağıydı.

Heykelin alnında birisinin kılıç saplamış olduğu bir yarık vardı.

Bronz lambanın hareketlenmesine neden olan kuvvet her neyse o yarıktan geliyordu.

Heykelin yanında bir yamaç vardı ve dikkatli inceleyince onun sadece bir yamaç olmadığı görülecekti. O aslında devasa bir... Mezar taşıydı.

Mezar taşının üstünde tek bir satır vardı.

“İlk klonum, Yücegök tarafından düşürüldü.”

Bu satırın altında onu yazan kişinin ismi vardı. Beklenmedik şekilde bu isim... Patrik Engin Genişlik idi…

Heykele bakarken Meng Hao sarsıldığını hissetti. Heykel kayadan oyulmuş gibi görünse de dikkatli bakınca onun aslında et ve kandan şekillendiği görülebilirdi.

Heykeli daha fazla inceleme fırsatı bulamadan üç başlı dev ortaya çıktı. Gözlerinde çalkantılı kırmızı bir ışıkla kükreyerek Meng Hao'ya doğru atıldı.

Meng Hao kaşlarını çattı ve gelişim merkezini deveran etti. Etrafında beliren bir burgaç hızla vahşi bir fırtınaya dönüştü. İleri adım atarak Tanrı-Katleden Yumruk'u serbest bıraktı.

Bir patlama çınladı. Sahip olduğu savaş hünerini düşününce Meng Hao'nun bu yumruk saldırısı sıradan bir 9 Özlü uzmanın kan tükürmesine neden olacaktı. Fakat devi sadece birkaç yüz metre geriye savurmayı başarabildi. Dev tekrar kükreyerek saldırıya geçti.

“Bu şey oldukça duyarsız.” Meng Hao kaşlarını çattı. Gözlerinde öldürme arzusuyla bir saldırı daha yaptı. Bir yumruk, iki yumruk, üç yumruk. Göz açıp kapayıncaya kadar düzinelerce yumruk saldırısı yapmıştı. Şiddetli patlamalar çınlarken en sonunda üç başlı dev biraz kan tükürdü. Fakat gözlerindeki gaddar parıltı daha da belirginleşmişti.

“Canına mı susadın?” Meng Hao homurdanarak elbise kolunu fiskeledi. Hiçlikten sayısız dağ doğdu ve her biri şok edici güçle üç kafalı devin üzerine çöktü. Çeşitli yaralarından kanlar fışkıran devin üç kafası keksin çığlıklar saçtı ve bu çığlıklar Meng Hao'ya doğru akın eden tarifsiz güçlü ses dalgasına dönüştü.

Vücudunu bir titreme aldı ve yüzü soldu. Yine de bir adım ilerledi, ardından bir adım daha. Toplamda yedi adım attığında her adımla enerjisi yükseldi. Ardından tüm uçurum şiddetle sallanırken parmağı yıldırım gibi hareket etti.

Bu parmak hareketi devin devin kafalarından birisine çarparak onun anında patlamasına neden oldu. Dev kan donduran bir çığlık kopardı ve aniden diğer iki kafa çabalamaya başladı. Bir an devin gözleri berraklaştı ama bir sonra sonra tekrar çalkantılı kırmızı parıltı ortaya çıktı. Dev hareket etmeyi keserek Meng Hao'ya baktı, ardından bir saldırı daha başlattı.

Bir patlamayla birlikte muazzam bir güç Meng Hao'ya doğru fışkırdı. Birkaç adım gerilerken aynı anda sağ eliyle bir büyü hareketi uyguladı. Ardından parmağını sallayarak Sekizinci Şeytan Mühürleme Nazarını kullandı.

Aniden uzay Özü ortaya çıktı. O anda iki kafalı dev titredi ve ardından etkiye karşı koymaya çalıştı ama tma bu anda Meng Hao yaklaşarak tekrar parmağını salladı.

Devasa bir patlamayla birlikte devin bir kafası daha gitti. Geriye sadece bir kafa kalmıştı ama şuan gözlerindeki o çalkantılı parıltı gitmişti. Onun yerine kırmızılıktan eser olmayan bir parıltı geldi ve göz bebekleri şuan görünür durumdaydı.

“Yücegök...” dev aniden konuştu. “Yücegök...” ardından kükredi ve yüzünde acılı bir ifade oluştu. Adeta deliriyormuş gibi geriye kalan tek kafasını ellerinin arasına aldı.

“Eğer beni kontrol edebileceğini düşünüyorsan hayal kurmaktan vazgeçebilirsin!” dev kükredi. “Ben Engin Genişlik'in astı Tanrı Titan'ım!”

Dev kükredi, engin bir kadimlik hissinin eşlik ettiği bir vahşilik ve sonsuz delilik havası yayıldı.

Bir an sonra berrak gözleri bir kez daha çalkantılı parıltıyla hareketlendi. Meng Hao'ya sanki ilk kez görüyormuş gibi baktı ve gözlerinde inanamaz bir ifade belirdi.

“Efendim... Bu... bu sen misin?” dedi. Titreyerek bir kez daha saldırıya geçti. “Öldür beni! Ben senin Tanrı Titan'ınım ve Yücegök tarafından kontrol edilmektense ölmeyi tercih ederim. Öldür beni efendim!”

Kükreyen dev sanki hiçbir savunma hazırlığı yapmadan saldırmaya hazırlanıyor gibiydi.

Meng Hao afallamıştı. Dev yaklaşırken saldırısı etrafında bir fırtına çıkartacak kadar yoğunlaştı. Şuan gözleri tekrar çalkantılı kırmızılık tarafından esir alınmıştı.

Meng Hao hiç tereddüt etmedi. Parmağı bir kez daha ileri fırlayarak devin alnına üçüncü kez vurdu.

Bir patlama çınladı ve devin kafasında muazzam bir yara açıldı. Yara yayılarak tüm vücudunu doldururken titredi. Fakat bu sırada çalkantılı parıltı gitmişti ve gözleri tamamen berraklaştı.

Meng Hao'ya acı ve anı dolu bir ifadeyle baktı. “Demek efendim değilsin öyle mi?” diye mırıldandı. “Pekâlâ, yine de teşekkürler...

“Yücegök. Yücegök.” Gürültüyle kahkaha atarken gözleri kapandı ve vücudu yerle bir oldu.

Her yer sessizleşti. Meng Hao bir an durduktan sonra kaşları çatıldı. Devin davranışları çok tuhaftı ve gözlerindeki kırmızılık gittiğinde durum iyice tuhaflaşmıştı.

“Yücegök kim? Yücegök, Ölümsüz'den korkar mı?” Bir şeyler ters gibiydi. Heykelin alnındaki yarığa tekrar baktıktan sonra incelemek için oraya yaklaştı.

“Tek bir kılıç darbesiyle öldürülmüş,” diye mırıldandı. Heykelin kendisi devasa olduğu için doğal olarak yarık da öyleydi. En az otuz metre uzunluktaydı.

“Patrik Engin Genişlik'in klonunun Patriğin bizzat kendisi tarafından buraya defnedilmesi... Hayalet Şehir olan şehir ve kıtalar... Tarikat Liderinin anlattığı efsaneler... Ve bu üç kafalı devin sözleri. Buradaki sır ne?

“Belli ki içimdeki bronz lamba ile bağlantılı bir şey.” Meng Hao'nun zihninden sayısız tahmin geçti. Biraz düşündükten sonra gözleri parlamaya başladı ve harekete geçti. Bronz lambanın sürükleyişini takip ederek yarığa girdi ve bununla birlikte heykelin içindeydi.

Et ve kan yoktu sadece taştan bir tünel. İlk başta tünel aşağı doğru meyilliydi ama sonra yönü değişti ve yukarı doğru yöneldi. Meng Hao ilerlerken bronz lambanın dalgalanmalarının şiddetlendiğini hissetti ve daha önceki çağrı yaklaşıyordu.

Saatler sonra duraksadı. İleride tünel taştan bir mağaraya açılıyordu ve iki tarafında da duvara freskler çizilmişti. Freskler hemen Meng Hao'nun dikkatini çekti.

Bu resimler sayısız çağ öncesini tasvir ediyordu. Sayısız canlı ve hatta vahşi canavar tasviri vardı. Hepsi de gökyüzüne, yaklaşmakta olan ışıkla yıkanmış bir figüre doğru secde ediyordu.

Bu figür bütün kâinata tepeden bakıyordu... Yukarı kalkmış olan sağ elinde bir yıldızlı gökyüzü uzantısı tutuyordu ve bu uzantıda sayısız gök cismi mevcuttu...

Meng Hao fresklere bakarken zihni ve ruhu, her şeyi adeta resimlerin içine çekilmişti. Adeta fresklerin tasvir ettiği dünyaya batmıştı.

Sanki bu secde eden figürlerden birisi olmuştu. Etrafındaki dünyanın ne kadar antik olduğunu hissedebiliyor ve Gök ve Yer'in doğasının sonsuzluğunu tespit edebiliyordu. Kulaklarında bütün kâinata tepeden bakan o figürün sesi çınladı.

“Siz bütün yaşayan varlıklar beni...  Yücegök olarak çağıracaksınız.”

“Benim varlığım sayesinde evren var ve bu yüzden yıldızlı gökyüzü, gök cisimleri ve siz insanlar var...”

Bölüm İsmi: Bana Yücegök Diyeceksiniz!

28 Görüntülenme
20 Nis 2025
Bölüm 1424