I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1252: ####
Editör: ÇHY
Bölüm 1252: ####
Meng Hao, burada Dağ ve Deniz Âlemi qi akışını hissedince çok şaşırdı ve aniden Sekizinci Dağ ve Deniz Lordu'nun Meng Klanı'ndan olduğu aklına geldi.
Fakat Sekizinci Dağ ve Deniz'e geldiğinden beri duyduğu ve gördüğü her şey bunun tam tersi yönündeydi.
Meng Hao'nun başta kafası oldukça karışmıştı, özellikle Sekizinci Dağ ve Deniz Lordu'nun Göktanrı isimli biri olduğunu duyduktan sonra. O andan itibaren bu durum hakkında tahminler yürütmeye başlamıştı.
“Göktanrı... Göktanrı... Herhangi bir soy isme sahip değil.” Heykele bakarken, Dağ ve Deniz Âlemi qi akışını hissederek gözleri titreşti. Bu, ondan başka hiç kimsenin hissedemeyeceği bir şeydi.
Heykelin suratının tıraşlanmış olması, Meng Hao'nun Göktanrı ile Meng Klanı arasında geçmişten bir bağ olduğu fikrini aklına getirdi.
“Evdeyiz!” Meng De bağırdı. “Sonunda... Evimizdeyiz! Meng Chen, evdeyiz!” Meng Hao'nun yanında duran Meng De, Meng Klanı kıtasına heyecanlı gözlerle bakarak derince bir nefes aldı. Yüzündeki bakıştan sanki yeniden hayat bulmuş gibi görünüyordu.
“Ev...” Meng Hao mırıldandı. Dedesinin soyundan gelen üyeleri düşününce gözleri titreşti ve dikkatini ana kıtaya bağlı dokuz küçük kıtadan birine çevirdi.
Gemideki Meng Klanı gelişimcileri üzerinde uyguladığı Ruharayışı'nın sonuçlarına göre dedesinin soyu, dokuz kıta arasından en küçüğünde bulunuyordu.
Kısa süre sonra gemi merkez kıtadaki heykelin çevresinde uzanan devasa şehre indi. Burası aynı zamanda Meng Klanı'nın atasal konağıydı.
Meng De'nin uçtuğu yerde onu karşılamak için yüzlerce Meng Klanı gelişimcisi bekliyordu. Kendini gösterdiğinde herkes ellerini kenetleyerek baş selamı verdi. “Dokuzuncu Genç Lord'a saygılarımızı sunuyoruz!”
Tabii ki Meng De Dokuzuncu Genç Lord’du ve selamlamaları görünce eski zengin züppe havasına geri döndü. Etrafında kümelenmiş insanlar onu oradan uzaklaştırırken başıyla hafifçe onayladı. Anne ve babası çoktan gitmişlerdi ve Meng De tam ayrılmak üzereyken aniden Meng Chen'i hatırlamış gibi arkasını döndü. Meng Hao'ya gülümseyerek baktı, ardından elini sallayarak ona yeşim bir kolye gönderdi.
Meng Hao onu yakaladıktan sonra Meng De yüksek bir sesle konuştu: “Birkaç gün sonra seni görmeye geleceğim.”
Meng Hao yeşim kolyeyi kaldırdı ve gülümsedi. İlk başta bölgedeki hiç kimse ona en ufak bir dikkat göstermemişti ama Meng De ona yeşim kolyeyi verdikten sonra insanlar onu fark ettiler ve gözleri ışıldamaya başladı.
Meng Hao bunu önemsemedi. Gemiden indi ve ardından etrafındaki binaları inceledi. Her yer ona yabancı geliyordu ve yapıların dairesel tasarımı Fang Klanı'nın düzensiz ve açılı tasarımına göre çok daha akıcı ve serbestti. Atasal konak da dairesel bir yapıya sahipti ve sofistike, zarif bir havası vardı.
Meng Hao caddelerde gezerken atasal şehirde çok sayıda gelişimci gördü ve hemen birçoğunun Ruh Âlemi'nde olduğunu fark etti. Ölümsüz Âlem gelişimcileri daha seyrekti; gördüğü her yüz kişiden çok azı Ölümsüzdü.
Bölgede ne dükkân ne de herhangi bir han vardı. Hatta burayı ayrı bir şehir değil atasal konağın varoş mahalleleri olarak betimlemek daha doğru olurdu. Fakat sadece boyut olarak bir şehre denkti.
Tıpkı Fang Klanı'ndaki gibi belli bölgelere ayrılmıştı. Doğu, batı, kuzey ve güney bölgeleri vardı ve her birinin içinde çeşitli soyların önemli üyelerinin oturduğu evlerin avluları mevcuttu.
Beklendiği gibi ne bir Merkez Bölge ne de bir anıt mezar mevcuttu. Fakat Meng Hao devasa heykelin içinde beş eşsiz auranın olduğunu hissedebiliyordu. Bu auralar belli ki Tao Âlemi auralarıydı!
Fakat bu beş auradan iki tanesi son derece sönüktü, sanki her an sönecek gibilerdi. Diğer üçü çok canlıydı ve bunlardan birisi Meng De'nin dedesine aitti.
“Beş Tao Âlemi gelişimcisi... Auraları zengin olan üç tanesinden ikisi 1 Özlü, bir tanesi ise 2 Özlü. Zayıf auralardan birisi Tao Lord!u seviyesinde, diğerinden emin değilim. Fakat auranın sönmenin eşiğinde olduğunu söyleyebilirim.” Meng Hao heykelden gözlerini ayırarak kutsal duyusunu etrafa gönderdiğinde gözleri titreşti.
Kutsal duyusu ile tüm atasal konağı doldurması kısa bir an sürdü ve burada yaşayan bütün canlılar zihninin içindeydi.
Tekrar heykele baktı, beş gelişimciden hiçbirinin onun kutsal duyusunu tespit edememesine ya da herhangi bir Meng Klanı savunmasının etkinleşmemesine şaşırmıştı. Meng Hao daha sonra düşünceli bir şekilde kutsal duyusunu geri çekti ve dedesinin soyunun yaşadığı kıtaya doğru yola koyuldu.
Fakat tam ayrılmaya hazırlandığı sırada aniden duraksadı. Yakınlarda bir yerde kutsal duyusu ile görebildiği bir olay yaşanıyordu ve ona odaklanmıştı.
Yaşlı bir kadın, solgun bir suratla avlulu bir konutta soğuk, kibirli orta yaşlı bir adama yalvarıyordu. Adamın ayaklarının dibinde yüzü yara bere içinde genç bir kadın yatıyordu. Kadının sağ eli bir şeye sıkıca sarılmıştı ve orta yaşlı adam onu vahşice tekmelerken yüzü bembeyaz olmuştu.
“Büyük kardeş, dur!” Daha yaşlı olan kadın yalvardı. “Meng Ru sadece soyundan bir akrabası için endişelendiğinden tıbbi hapı çaldı. Büyük kardeş...”
“O sadece bir hizmetçi!” diye bağırdı adam. “Buna rağmen tıbbi hap çalmaya mı cüret ediyor! Neden yaptığının bir önemi yok, ölmeyi hak etti! Eğer onu döve döve öldürmezsem başkaları da onu taklit etmez mi?” Orta yaşlı adamın gözleri öldürme arzusuyla parladı ve genç kadının saçlarını tuttu. Kadın güzel biriydi ama yüzündeki kırmızı doğum lekesi adamın iğrenme sebebi gibiydi. “Yüzündeki şu leke dışında fena değilsin. Ne kadar mide bulandırıcı!”
“Büyük kardeş, Ru'er'in büyük kuzeni Ölümsüz Âlemde. O Dokuzuncu Genç Lord'un korumalarından biri. Sadece bir tane tıbbi hap aldı, bu... Bu kadar ileri gitmemelisiniz.” Yaşlı kadın endişeyle yalvarmaya devam ederken, ara sıra yerde kanlar içinde yatan kadına bakıyordu.
Yaşlı kadının bunu söylerken Meng Hao'nun da atasal konaktan sadece birkaç cadde ötede olduğunu bilmesine imkân yoktu. Meng Hao'yu bir titreme aldı ve yüzünde buz gibi bir ifadeyle döndü.
Dedesinin soyuna ait üyelerin birçoğunun gelişim kaynağı karşılığında diğer klan üyelerinin evlerinde hizmetçi olarak çalıştığını çoktan öğrenmişti. Şu an Meng Hao kutsal duyusu ile gördüğü genç kadının dedesinin soyundan olan birisi, Meng Chen'in küçük bir kuzeni olduğundan emindi.
Meng Hao bir an bile tereddüt etmedi. Uzun bir adım attı ve ortadan kayboldu, bu hareketi beş Patrik tarafından bile tespit edilemedi.
Avlulu evde orta yaşlı adam kendisine söylenen sözler karşısında kahkaha atmaya başlamıştı.
“Büyük kuzeni mi? Şu ismi Meng bilmem ne olan tatlı çocuktan mı bahsediyorsun? Meng Chen'di, değil mi? Bir korumanın benimle yüzleşebileceğini mi düşünüyorsun?” Adam dizlerinin üstüne çöktü ve Meng Ru'nun elini kaptı. Buz gibi bir ifadeyle parmaklarını birer birer kırmaya başladı. Kadın acıyla titredi ama dişlerini sıkarak hiçbir ses çıkartmamaya çalıştı.
Daha sonra elindeki tıbbi hap ortaya çıktı, üzerine akan kanla birlikte çoktan çözünmeye başlamış durumdaydı. Orta yaşlı adam onu aldı ve yakınlardaki bir su birikintisine attı.
Meng Ru'nun gözleri kocaman açıldı. Şu ana kadar parmakları kırılırken bile tek bir damla gözyaşı dökmemişti. Ama şu an tıbbi hapın suda çözündüğünü görünce yüzünden aşağı gözyaşları akmaya başladı.
“Ahh, bu da ne? Ağlıyor musun?” Adam güldü ve sanki gözyaşlarını silmek istiyormuş gibi eğildi. Fakat daha onun yüzüne dokunamadan önce aniden bir el ortaya çıktı ve onun elini kaptı.
Adam şaşkınca bakakaldı, ardından Meng Hao'nun genç Meng Ru'nun yanında durduğunu görünce çığlık attı. Hiç düşünmeden bir adım geriledi.
“Meng Chen! Bu ne cüret!” Adam korkmuş olsa da onun kim olduğunu anlayınca cesareti yerine gelmiş gibiydi. Bir bağırışla daha Tao Arayışı aşamasında olan gelişim merkezini serbest bıraktı.
“Büyük kardeş...” Meng Ru, yavaşça kafasını kaldırdı. Meng Hao ile göz göze geldiğinde ağlamaya başladı ve biraz önce katlandığı aşağılanma yüzünden sarsıldı.
“Çek ellerini üzerimden Meng Chen!” Orta yaşlı adama söylendi. “Lanet olsun, bu ne cüret böyle! Eğer bana zarar vermeye kalkarsan büyük kardeşime söylerim ve tüm soyunu katleder.”
“Görünüşe göre benim de soy ismimin Meng olduğunu unutuyorsun. Ya da artık bizi Meng Klanı'nın bir parçası olarak görmüyor musun?” Meng Hao, buraya gelene kadar dedesinin soyunun şu anki acınası durumu üzerinde çok düşünmüştü ama şu an gördükleri karşısında adeta kalbi bir bıçakla ikiye ayrılmış gibi hissetti.
Meng Hao aniden adamın elini iyice sıkarak çatırtı seslerinin çınlamasına neden oldu. Orta yaşlı adam Meng Hao tarafından eli kanlı bir posaya döndürülürken çığlıklar içinde kaldı. Adam dehşet ve korkuyla doldu ama çığlıklar ağzından çıktığı anda Meng Hao onun sırtına vurdu.
Bu hareket, daha fazla çatırtı sesiyle birlikte adamın her bir kemiğinin kırılarak toza dönüşmesine neden oldu. Vücudunu destekleyen herhangi bir kemik kalmayan adam adeta bir et yığını gibi yere yıkıldı.
Orada artık bir insana bile benzemeyen görüntüsüyle sessizce yatıyordu. Şu anki durumu ölümden bile daha kötüydü. Yan tarafta duran kadın öyle korkmuştu ki ağzı açık kalmıştı. Bu ani gelişen olay karşısında gördüklerine inanmakta güçlük çekmişti.
Meng Ru ise şaşkınca bakakalmıştı.
“Büyük kardeş...” Meng Hao tarafından ayağa kaldırılırken mırıldandı. Meng Hao elini onun üzerine getirdi, kırık parmaklarını iyileştirdi ve yaralı iç organlarının icabına baktı. Kadın tekrar kendine geldiğinde aniden bir şey anımsayarak nefesi hızlandı. Meng Hao'nun kolundan kavrayarak konuştu. “Büyük kardeş, çabuk geri dönmeliyiz. Büyükanne, o... Ölüyor...”
“Büyükanne... Büyükanne Meng!” Meng Hao'yu bir titreme aldı. Hiç tereddüt etmeden Meng Ru'yu kollarına aldı ve uzaklara doğru uçtu.
Onlar ayrıldığında avluda kalan yaşlı kadın nihayet çığlık atabildi ve diğer klan üyelerinin dikkatini çekti. Diğer insanlar geldiğinde kemiksiz orta yaşlı adamın orada uzandığını görünce ağızları açık kaldı.
“Bunu kim yaptı? Bu... Ölümden bile büyük bir zulüm!”
Bölüm İsmi: Büyükanne Meng!
