I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1253: Sizi Savunmak İçin Buradayım!
Bölüm 1253: Sizi Savunmak İçin Buradayım!
Meng Hao öfkelenmişti ama Meng Ru'nun sözleri kalbinin titremesine neden oldu. Bu sözlerin ona ne anlam ifade ettiğini tarif etmek imkânsızdı; ne de olsa Meng Chen'in büyükannesi Meng Hao'nun da Meng Ninesi idi!
Fang Dede ve Meng Dede uzun zamandır kayıptı ve Fang Ninesi uzun süre önce ölmüştü. Aniden Meng Ninesinin hayatta olduğunu öğrenmek kalbinin güm güm atmaya başlamasına neden olmuş ve bir an önce onun yanında olabilmeyi dilemişti.
Fakat düzgün düşünme kabiliyetini de kaybetmemişti, bu yüzden elinden geldiğince hızlı bir şekilde o yöne doğru giderken kimsenin varlığını tespit edememesi için de kendini gizlemişti. Kısa sürede atasal konağın dışına çıktı ve ardından Meng Ru ile birlikte uzaklara doğru uçtu.
Meng Ru Gelişen Ruh aşamasındaydı, bu yüzden ona göre Ölümsüz Âlem'deki büyük kuzeni Meng Chen soyundaki en önemli ve geleceği parlak kişiydi. Onun inanılmaz bir gelişim merkezi vardı ve tüm soyun adeta geleceği olarak görülüyordu. Meng Ru Ölümsüz Âlem ile Antik Âlem arasındaki muazzam farkı pek anlamasa da düşüncesine göre şu an sahip oldukları hız, kuzeni gibi birinden beklenecek türdendi.
Hatta ona göre Meng Chen adeta soylarının gökleriydi!
Eğer birisi olup bitenleri gözlemlese şok olurdu. Birkaç nefeslik sürede Meng Ru'yu yıldızlı gökyüzü boyunca, doğrudan dedesinin soyunun yerleşmiş olduğu kıtaya götürmüştü.
Meng Ru'dan herhangi bir yol tarifi almadı. Kıta boyunca ilerlerken kutsal duyusu ile sınırda adeta bir ölümlü şehrini andıran bir köy bulana kadar kıtayı inceledi. Orada birçok matemli insanın dolu olduğu bir konak keşfetti. Kutsal duyusu oraya dokunduğu anda odanın birinde bir kan bağına sahip olduğunu hissetiren bir aura algıladı.
“Meng Nine...” Diye düşündü titreyerek. Büyükannesinin hâlâ hayatta olacağı hiç aklına gelmemişti, bu yüzden şu an kalbi tıpkı Meng Chen'in tepki verebileceği gibi atıyordu. Yanında Meng Ru ile birlikte köye doğru fırladı ve ardından konağın içinde belirdi.
Neredeyse anında onun gelişiyle hayret çığlıkları duyuldu. Etrafına bakındığında evdeki onlarca insandan hepsinin kadın olduğunu fark etti. Şu an tek bir erkek bile yoktu!
“Chen'er! Chen'er geri döndü!”
“Büyük kardeş...” Hemen herkes heyecanını gösterdi ve bütün gözler kızararak gözyaşlarıyla doldu.
Meng Hao herkese bir bakış attı ama dikkatlice inceleyecek zamanı yoktu. Hemen büyükannesinin bulunduğu odaya doğru yürüdü. Diğer klan üyeleri geri çekilerek ona rüzgar gibi koşması için yol açtılar. Meng Hao odaya girdiği anda ahşap ot yatağında yaşlı bir kadının uzanmakta olduğunu gördü.
Onun yanında acıyla hırıltılı sesler çıkartan iki tane yaşlı adam oturuyordu, sanki dik oturmak bile onlar için zorlayıcı bir eylemdi. Öyle yaşlılardı ki sanki sayısız yıldır hayatta kalmışlardı ve auraları son derece zayıftı. Gözlerini açık tutmak bile onlar için çaba gerektiren bir olaydı, sanki sadece irade gücüyle yaşamlarını sürdürebiliyor gibilerdi.
Ayrıca odada üç tane de orta yaşlı kadın vardı. Belli ki gençken çok güzellerdi ama zaman onları yıpratmış ve aynı zamanda oldukça zayıflatmıştı. Onlar da neredeyse tamamen irade gücüyle hayata tutunuyordu.
Yataktaki kadın ise tamamen kırışıklıklarla kaplıydı ve son derece yaşlıydı. Bir çürüme kokusu yayıyordu ve bir deri bir kemik haldeydi. Aurası öyle zayıftı ki her an ölebileceği bariz belliydi.
Fakat kırılgan aurasına rağmen yaşlı kadın belli bir kuvvete sahipti. Alnındaki kırışıklıklar, yıllarca süren yaşamında taşıdığı onca baskıyı anlatıyordu adeta. Meng Hao ona baktığı anda titredi ve ileri doğru yürüdü.
Bu onun Meng Ninesiydi ve ona baktığı anda yanaklarından gözyaşları akmaya başlamıştı. Onun vücudunu inceleyip ondan fazla iç yaraya sahip olduğunu keşfedince kalbi acıdı. Dahası onun qi geçitleri de tamamen kurumuştu.
Meng Hao odaya girdiği anda üç orta yaşlı kadın hemen ona döndüler. “Cher'er, geri dönmüşsün...” Dedi içlerinden biri. Bakışları nazikti ve yaşadıkları hüznü saklamak için ellerinden geleni yaptılar ama Meng Hao Meng Chen değildi, bu yüzden görebiliyordu.
Koltuklardaki iki yaşlı adam ise gözlerini zoraki açarak, Meng Hao'ya sevgiyle dolu bakışlar attılar.
Meng Hao tüm bu insanların kim olduğunu bilmiyordu ama gözleri yaşlı adamlara döndüğünde tahmin yapabildi. Ayrıca orta yaşlı kadınların da kim olabileceğini anladı.
Hemen dizlerinin üstüne çöktü ve secde ederek alnını yere vurdu. Ardından tekrar kalktı ve gözleri kapalı yatan Meng Ninesine doğru yaklaştı. Meng Hao uzandı ve elini onun koluna yerleştirdi, ardından ona biraz hayat kuvveti gönderdi. Güç ona ulaştığı anda hemen dağıldı. Bu durum Meng Hao'nun gözlerinin derinliklerinde şaşkınlık ve öfkeyle karışık bir titreşmeye neden oldu.
Büyükannesine hemen biraz kutsal duyu gönderdi ve vücudunun içinde dokuz tane kara dikenin gizlendiğini görünce şok oldu. Bu dikenler etinin derinlerine gömülmüştü ve hatta ruhuna kadar işlemişti.
Bu dokuz iğne, Meng Hao'nun hayat kuvvetinin büyükannesinin vücuduna girmesini engelliyordu. Meng Hao'u daha da kızdıran şey ise büyükannesinin içinde zehir olduğunu tespit etmesiydi!
Bu gelişim merkezini aşındıran ve hayat kuvvetini yiyip bitiren eşsiz türde bir zehirdi. Şimdiye kadar başkası olsa muhtemelen çoktan ölmüştü ama Meng Hao'nun büyükannesi inatla hayata tutunuyordu, muhtemelen bunun sebebi gelişim merkezinin engin olmasından kaynaklıydı.
Meng Hao elini çekerken gözleri parladı. Daha sonra sağ eliyle bir büyü hareketi uyguladı ve ardından hızla onun vücuduna dokuz kez bastırdı. Her bastırmada kara dikenlerin yerlerini hedef aldı.
Bunu bitirdiğinde büyükannesi titredi, ardından başka bir büyü hareketi uyguladı ve daha sonra elini burnunun altındaki baskı noktasına bastırarak daha fazla hayat kuvveti gönderdi.
Orta yaşlı kadınlar bu olanları görünce gözleri ışıl ışıl parladı ve şaşırdılar. Fakat neler olduğu konusunda şüphelenmiş gibi görünmediler. Onların aksine yan tarafta oturan iki yaşlı adam aniden huzursuzlukla titrediler ve Meng Hao'ya şaşkın, inanamaz gözlerle baktılar.
Meng Hao'nun hayat kuvveti yavaşça büyükannesine akarken daha önce onu dolduran ölüm aurası ve çürüme biraz dağıldı. Daha önce ruh ateşi sönmenin eşiğindeyken şu an biraz daha palazlanmıştı. Görünümü bile biraz iyileşmişti.
Meng Hao elini geri çekti. Çok fazla hayat kuvveti aktarmaya cesaret edemedi. Büyükannesi çoktan ölümün eşiğine gelmişti, eğer dikkatli olmazsa onu kolayca eşiğin diğer tarafına itebilirdi.
Fakat hâlâ biraz ilgiyle birlikte onun tamamen yenileneceğinden emindi. Elini geri çektikten sonra depolama çantasında bir tıbbi hap çıkarttı ve onu büyükannesinin ağzına yerleştirdi. En sonunda ayağa kalktı ve şaşkınlık geçirdikleri belli olan iki yaşlı adama doğru baktı.
Eğer yanılmıyorsa bu iki adam Meng dedesinin kan kardeşleri, yani Meng Hao'nun büyük amcaları olmalıydı. Görünüşe göre Kıdemli nesilden o ikisi ve Meng Ninesi hayatta kalabilen tek soy üyeleriydi.
Orta yaşlı üç kadının ise, dışarıda değil de içeride olmaları Meng Hao'ya onların annesinin kan kardeşlerinin karıları olduklarını gösteriyordu.
(R.N: Yani Meng Hao'nun yengeleri.)
Tam bu noktada Meng Hao bu üç kadının ve iki büyük amcanın da vücutlarının içinde dokuz dikenin gömülü olduğunu fark ederek şok oldu. Tek fark kadınların içindeki dikenlerin kara değil gümüş olmasıydı.
Meng Hao sessizce birkaç tıbbi hap çıkarttı ve onları saygıyla büyük amcalarına sundu. İki yaşlı adam ona baktılar. Bir ölümlünün bile öldürebileceği kadar zayıf durumda olsalar da Meng Hao'ya baktıklarında hala gözlerinde güç ve gurur belirtileri mevcuttu.
Yavaş yavaş gözlerinde nazik bakışlar belirdi. Ağızlarını açtılar, tıbbi hapları yuttular ve ardından gözlerini kapattılar.
Meng Hao ellerini kenetleyip baş selamı verdikten sonra ayrılmak için döndü. Bununla birlikte orta yaşlı kadınlar onu kafası karışmış gibi izlediler.
Meng Hao odadan ayrıldıktan sonra yüzü karardı. Dışarıdaki Meng Ru da dahil onlarca daha genç kadına baktı.
“Burada ne oldu?” Diye sordu, ciddi bir sesle. Onun bu sözleri hemen çevredeki soy klan üyelerini sakinleştirmiş gibi göründü.
“Xu Klanı... Bu sefer çok ileri gittiler. Meng Han'ı kaçırdılar ve ardından buraya adam göndererek onu geri alabilmemiz için büyükannenin cesedini onlara göndermemiz gerektiğini söylediler.”
“Xu Klanı çok ileri gitti. Bize yıllarca zorbalık ettiler ama bizim soy ismimiz Meng! Biz gerçek Meng Klanı üyeleriyiz! Onlar, klan tarafından bu kıtada toprak verilen bir tebaa klanından fazlası değil. Bize böyle zorbalık etmeye ne hakları var?”
“Hatta bunu yapan Xu Klanı'nın saf soyu bile değil, sadece yan dallarından bir tanesi...”
“Ne düşünüyorlar? Yıllar boyu soyumuzun yirmi yedi üyesi onların elinde öldü ve tamamen boşunaydı! Kimse bizim için sesini yükseltmedi ve bu sefer gerçekten de bizi yıllarca koruyan büyükanneyi tehdit ediyorlar!”
“Büyükanne Meng'e yardım etmek ve Meng Chen'in adına klanı savunmak için buradayım.” Meng Hao kendi kendine mırıldandı. “Burayı korumaya devam edeceğim.” Kutsal iradesini gönderdi ve ardından ileri yürüyerek hızla ortadan kayboldu. Tekrar ortaya çıktığında havada aşağıdaki kıtaya bakıyordu. Çok geçmeden kutsal duyusu ile bahsedilen Xu Klanı yan dalının yerini tespit etti.
Çok uzakta değildi, Meng Klanı'nın atasal konağını andıran büyük bir şehirdelerdi. Yani orası gerçek bir şehir değil, sadece bir klan kalesiydi.
Şehrin ana kapısında tek bir büyük karakter vardı.
Xu!
Şehirde birçok klan üyesi oturuyordu ve çoğu ölümlüydü. Sadece onlarca gelişimci görünüyordu ve onların neredeyse hepsi Ruh Âlemi'ndeydi. Ölümsüz Âlem'de olan sadece tek bir yaşlı adam vardı. O da dâhil şehirdeki herkes Meng Hao karşısında adeta karınca gibiydi.
Kalbinde yanan öfkeyle ileri yürüdü ve Xu Klanı atasal konağının içine girdi. Onun varlığını kimse tespit edemedi ve yoluna devam ederken ölümlüleri incitmeden gelişim pratiği yapmalarına olanak sağlayacak olan Ruh Meridyenlerini sakatladı. Gelişimciler ise o anda ne yapıyor olurlarsa olsunlar basitçe bir kan yığınına patlamışlardı.
Ölümsüz Âlem'deki yaşlı adam ise meditasyonda otururken kafası patladı. Bütün gelişimciler öldü.
Meng Hao, yanına işkenceden her yeri yara bere olan baygın durumdaki bir genç adamı yanına alarak oradan ayrıldı. Yaralarına rağmen genç adamın ağzı sıkı sıkıya kapalıydı, sanki bir kez bile merhamet dilenmemişti.
Meng Hao'nun kalbindeki öfke bir avuç insanı öldürerek tabii ki hafiflememişti. Kutsal duyusunu göndererek başka bir Xu Klanı yan dalı buldu ve o yöne doğru harekete geçti.
Bir, iki, üç... Meng Hao toplamda on altı tane dala uğramıştı. Oralarda tek bir gelişimci bile onun yüzünü görememiş, hepsi patlamıştı.
Bununla birlikte Meng Hao, tüm kıtanın merkezindeki Xu Klanı atasal konağını gözüne kestirdi. Soğukça homurdandı ve tüm klanı imha etmek için gitmeye hazırlanırken bir anda ifadesi titreşti ve dedesinin soyunun bulunduğu yöne doğru baktı.
Meng Ninesinin uyandığını hissedebiliyordu.
