I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1122: Gerçek Tao İçin!
Bölüm 1122: Gerçek Tao İçin!
Meng Hao Üçüncü Ulus'a girdiği sırada buradaki Ulusal Aura Dağı'nda oturan İmparatorluk cübbesi giymiş orta yaşlı adam önünde süzülen kristal bir küreye bakıyordu. Kristal kürenin içinde ışık dolanıyordu ve görünüşe göre içinde koca bir dünya vardı. Dikkatli bakınca bu izole dünyanın içinde üç tane insanın olduğunu bile görebilirdin. Çığlık atıyorlardı ve bu dünyadan çıkmak isteseler de çıkamıyor gibilerdi. Eğer Meng Hao orada olsaydı inanılmaz şok olur ve belki de tüyleri diken diken olurdu. Çünkü... onların ikisini tanıyordu! Birisi ölü oğlan Hong Bin... diğeri ise onuncu Kademe gelişimcisi Hai Dongqing idi! Üçüncü kişinin ise kim olduğunu hayal etmek kolaydı. Beklendiği gibi İkinci Ulus'ta Tao-Gök tarafından öldürülen Kademe gelişimcisiydi. Bu üç kişi ölmüş olsalar da ruhları kristal kürenin içindeydi. Oldukça garip bir durumdu! Aniden İmparator cübbeli adamın gözleri açıldı ve içlerinde gizemli bir ışık belirdi. Adam yavaşça Üçüncü ve Dördüncü Ulus'un sınırına doğru gözlerini çevirdi. Aynı sırada Meng Hao Üçüncü Ulus'a girmişti. Bu adamın gelişim merkezi inanılmaz yüksek değildi ve Ölümsüz Alem'de bile değildi. Fakat onu tamamen gizemli kılan garip bir aura etrafında dolanıyordu. Gözlerini açtığı anda etrafında sayısız figür belirdi. Dağın zirvesinde yada havada süzülmekteydiler. Hepsi de siyah cübbeliydi. Kafalarında örtüler vardı ve yüzlerini görmek imkansızdı. Fakat bu figürlerin hepsi Antik Alem dalgalanması yayıyordu. Tabii ki Rüzgarlı Alem gelişimcileri Antik Alem bir kenara Ölümsüz Alem'e bile aşamıyordu. Ama burada çok sayıda güçlü Antik Alem uzmanı vardı. Dahası bu uzmanlar arasında iki üç tanesi diğerlerine göre daha güçlü gelişim merkezi dalgalanmasına sahipti ve Dağ ve Deniz Alemi'ndeki klan ve tarikatlardaki on yada daha fazla sönmüş Ruh Lambasına sahip Kıdemlilere benziyorlardı. Hepsi de sessiz bir şekilde imparatorluk cübbesi giymiş olan adamdan emir bekliyorlardı. Adam sağ elini kayıtsız bir şekilde sallayarak sayısız görüntünün önünde titreşmesine neden oldu. Bu görüntülerden birisi Üçüncü Ulus'a giren Meng Hao'yu tasvir ediyordu. Adam düşünceli bir şekilde onun kan kusmasını ve vücudunun kurumasını izledi. Adamın gözleri titreşti. "Kızın icabına bakıldı mı?" diye sordu aniden. "Onu öldürmek için birilerini yolladık," dedi siyah cübbeli gelişimcilerden yaşlı bir adam boğuk bir sesle. "Ne yazık ki kız son derece kurnaz ve şimdiye kadar onlardan kurtulmayı başardı. O hala hayatta." "O tehlikeli bir değişken," dedi imparatorluk cübbesi giymiş adam. "Ne olur ne olmaz, git onunla sen ilgilen. Zaman geçiyor, bu işi hızlı hallet!" "Gerçek Tao için!" siyah cübbeli adam hevesle konuştuktan sonra ellerini kenetledi ve başını eğdi. "Gerçek Tao için!" diye karşılık verdi orta yaşlı adam. "Gerçek Tao için!" diğer siyah cübbeliler de tutkulu bir şekilde başlarını eğerek eşlik ettiler. "Meng Hao ise... tıpkı Tao-Gök gibi hiçbir şey. Onlar labirentteki bir karıncadan farksızlar. Onları umursamaya gerek yok. Eğer Ulusal Aura Dağı'na gelmeye cüret ederse tıpkı Tao-Gök gibi korku içinde kaçacak ve Üçüncü Ulus'a bir daha adım atmaya cüret edemeyecek. Kademe ile sadece mecbur kalındıkça temas kuracağız. Bunun dışında onları kendi hallerine bırakacağız. Onlar bizim için daha sonra işe yarayacaklar. Kısa süre sonra bu dağdan ayrıldığımızda... yüce tasarımımızı elde edeceğiz!" Adam gülümseyerek gözlerini bir süre kristal küreye dikti ve ardından gözlerini kapattı. Siyah cübbeli adamlar sessizliğini sürdürdü. Ellerini kenetleyip başlarını eğdikten sonra her biri farklı bir yöne giderek yavaşça dağıldılar. Üçüncü Ulus'un Ölümsüz mağarasında Meng Hao'nun kalbi kan renkli maskeye bakarken titredi. Ardından yeri inceledi. Toprağa kutsal duyusunu gönderirken gözleri pırıldıyordu. Bir an sonra ise kaşları çatıldı. Kutsal duyusu herhangi sıradışı bir şey bulamamıştı. Fakat masitifin uyanmak için gösterdiği çabaya bakınca onun şiddetli açlığının giderek arttığını söyleyebilirdi. Meng Hao mastifin daha önce hiç böyle bir durumuna şahit olmamıştı. Sanki bu susuzluğunu dindirmek için mastif sadece uyanmakla kalmayacak bunu aynı zamanda dönüşmüş bir durumda yapacaktı. Öncekinden daha iyi olacak ve çarpıcı bir dizi değişim geçirecekti. "Aşağıda gizlenen sır tam olarak neyin nesi...?" diye düşündü. Aceleci bir hamle yapmadan önce kan renkli maskeyi bir kenara bırakarak gözlerini kapattı ve yaralarını iyileştirmek için meditasyona devam etti. Tıbbi haplar ve Sonsuz sınıf ile birlikte hızla iyileşmeye başladı. Üç gün sonra gözlerini tekrar açtığında pırıl pırıl parlıyordu. "Yüzde altmış oranında iyileştim..." diye mırıldandı. "Bundan sonra iyileşme sürecim doğal yollarla devam edecek." Sağlığını kazanmak için geçirdiği bu son üç günde mastifin susuzluğu giderek güçlenmeye devam etmişti. Depolama çantasına vurdu ve et peltesi ile papağan dışarı fırladı. Bir an etraflarına gergin gözlerle baktıktan sonra bir tehlike göremeyince rahat bir nefes aldılar. "Endişelenmeyin, Tao-Gök bizi takip etmiyor," dedi Meng Hao soğukça homurdanarak. Et peltesi ile papağan bazen ölümle yüz yüze gelince korkusuz davranıyorlardı. Diğer zamanlarda ise inanılmaz korkak hareket ediyorlardı. Bu durum Meng Hao için tam bir baş ağrısıydı. Tao-Gök ile yaşanan savaştan haberdar olmadıklarına inanmak istemiyordu. Hatta onları çağırmayı bile aklından geçirmişti. Fakat savaşın hararetli sıralarında ikisi de adeta ölü taklidi yapmışlardı. "Hey, bunun için Beşinci Lord'u suçlayamazsın," dedi papağan suçlu bir kıkırdamayla. "Beşinci Lord'un yetenek seviyesini düşününce tek bir bakış ve birkaç nefeslik sürede Tao-Gök'ü binlerce kez yeryüzünde silebilirdi. Ama işte problem o sırada tüylenme işlemindeydim. Hahaha." "Üçüncü Lord katılmıyor," dedi et peltesi ciddiyetle. "Üçüncü Lord senin pratiğe ihtiyacın olduğunu düşünüyor! Gerçek anlamda güçlü olmak için daha fazla tecrübeye ihtiyacın var! Üçüncü Lord mutlak gereklilik olmadığı sürece sana asla yardım etmeyecek!" Et peltesinin böyle bir şey söylediğini duyan Meng Hao şaşkına döndü. Geçmişe dönüp baktığında et peltesi daima papağanın sözlerini kopyalardı. Bu duruma sadece Meng Hao değil papağan da şaşırmıştı. "İkiniz bir tartışma mı yaşadınız?" Meng Hao merakla sordu. Papağan boğazını temizledi, ardından tehditkar gözlerle et peltesine baktı. "Yaşlı Üç aslında haklı," dedi üstünlük havasıyla. "Görünüşe göre Beşinci Lord'un gerçeği senden saklamasına gerek yok. Bu doğru. Son derece ölümcül bir kriz olmadığı sürece sana yardım etmeyeceğiz." "Bu doğru!" diye bağırdı et peltesi. "Üçüncü Lord ve bu habis kuş tartışmaya girdi. Lanet olası güvercin. Şuandan itibaren aramızdaki farklılıklar uzlaşmaz noktada!" "Ne dedin sen! Sıkıyorsa bir daha söyle!" diye ciyaklayan papağanın tüyleri dikildi. "Tekrar söyleyeceğim," diye kükredi et peltesi gözlerini ona dikerek. "Hatta üç kez söyleyeceğim!" Meng Hao aniden başının ağrımaya başladığını hissetti. İkisinin tartışmaya başlayacağını görünce bunu hemen kesti, "Yeter! Eğer tartışmak istiyorsanız depolama çantasının içinde yapabilirsiniz. Papağan etrafa bir bak herhangi garip bir şey var mı? Et peltesi sen de kontrol et. Burada bir şeyler ters. Sanki ee... zorbalar var gibi!" En başta et peltesi kibirli görünse de zorbaları duyunca gözleri hemen parladı. Yere dikkatlice baktı ve ardından aniden nefesini tuttu. "Gerçekten de zorbalar var! Çok sayıda zorba!!" Papağan o tarafa döndü ve yüz ifadesi inanamaz bir şekilde titreşti. "Issız Kançeken Göksel Ayrılış formasyonu!! "Bu antik bir habis büyü formasyonu ama onu bu günlerde hala kullananlar mı var!? O kurbanlar üzerinden çalışır ama burada kurban adamak... imkansız!! Meng Hao'nun gözleri pırıldadı ve kutsal duyusunu et peltesi ve papağan ile bütünleşmek için gönderdi. Bir anda zihni titredi ve aniden sayısız görüntü gördü. Yeryüzünün derinliklerinde, çok çok aşağıda hareketli bir ölüler şehri vardı! Ölüler şehri devasaydı ve doksan dokuz tane devasa kaynayan kan çukuruna sahipti. Kaynayan kandan yayılan kan renkli sis havada girdap gibi dolanıyordu. Her kan çukurunun yanında sayısız gelişimci bacaklarını çaprazlamış oturuyordu. Gelişim merkezleri çok ileri seviye değildi ve bir deri bir kemik haldelerdi. Çukurun yanında yüzlerinde fanatik ifadelerle kolların bıçakla kesiyorlar ve kanı çukurlara akıtıyorlardı. Yavaş yavaş söylenen ilahi sesleri tüm ölüler şehrini doldurdu. Ölüler şehrinin derinliklerinde düzinelerce siyah cübbeli figür meditasyonda oturuyordu. Nöbette duruyor gibilerdi. Korudukları şey bir büyü formasyonu gibi duruyordu ve Meng Hao onların gelişim merkezi seviyelerini çıkartamıyordu. En şaşırtıcı olanı ise doksan dokuz kan çukurunun diplerinde bacaklarını çaprazlamış şekilde oturan birer gelişimcinin olmasıydı. Onlardan doksan dokuz tane vardı ve kanın içine battıklarını düşününce eğer Meng Hao özel bir görüş tekniği kullanmıyor olsaydı onları göremeyecekti. Meng Hao bu gelişimcilerden birini tanıdı. O kişi, Dokuzuncu Ulus'tan yaşlı adam Jian Daozi idi! Meng Hao'nun nefesi hızlandı. Papağan ve et peltesinin yardımıyla görüşü kan çukurlarının derinliklerine inebildi. Gördüğü şey çukurların aslında huni biçiminde olduğuydu ve dikkatli bakınca diplerinde küçük deliklerin olduğu görülebilirdi. Küçük deliklerin altında ve doksan dokuz kan çukurunun altında ölüler şehrinin başka bir kısmına giden bir tünel vardı. Orası ana ölüler şehrinden çok daha küçüktü, yukarıdaki yapının bağlandığı gizli bir oda gibiydi. Bütün yapılar bir araya gelince adeta ters çevrilmiş bir su kabağı gibiydi! O gizli odanın içinde kaplumbağa, turna ve hatta bir yarasanın da olduğu ruh yaratıklarını andıran birçok heykel vardı. Heykeller birbirlerine bir ışık akışıyla bağlanmış ve bir halka şekillendirmişlerdi. Bu geniş halkanın ortasında, gizli odanın merkezinde kan renkli bir buz bloğu vardı! Bu kan renkli buz bloğunun içinde... kan renginde bir yarasa vardı! Bu yarasa her anlamda çevredeki heykel grubunun içindeki yarasa ile aynıydı! Şuan buz kütlesi eriyordu ve o erirken bir kan qi'si yukarıdaki tünelden yükselerek doksan dokuz küçük delik tarafından özümseniyordu! "Bunlar da ne böyle!?" diye düşündü Meng Hao yüzü titreşerek. Kan renkli bu kütlesine baktığında hemen sonsuz habis bir auranın kendisine saldırdığını hissetti. Ona sadece kutsal duyusu ile bakıyor olsa da ve et peltesi ve papağan tarafından ayrılmış olsa da onu yine de hissedebiliyordu. O delilik ve korkunç bir güç ile dolu bir habislikti. O kesinlikle... gelişimcilerin kontrol edemeyeceği bir şeydi. O Gök ve Yer'in doğal kanunlarını ve hatta Öz'lerini bile aşan bir şeydi. "O bir... hain ruh...." diye mırıldandı papağan.
