I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1092: Dokuz Ulus Savaşı Başlıyor
Bölüm 1092: Dokuz Ulus Savaşı Başlıyor
Büyük bir rüzgar koptu. Sanki Rüzgarlı Alem sanki her an patlayacakmış gibi güç topluyordu.
Güç patladığında Dokuz Ulus bütün gelişimciler arasında kopacak bir savaşla dolacaktı. Bu Kademe savaşının habercisi olacaktı!
Bu savaş Kademe'de en güçlü olanı, gerçek gücün sivesindeki kişiyi belirleyecekti. Kademe üyesi olmak Dağ ve Deniz'lerde Seçilmişlerin arasındaki Seçilmiş olmak demekti. Onlar kendi gelişim merkezlerinin daha üstündeki kişilere karşı koyabilecek kişilerdi!
Böylesine parlak güneşler diğerlerinin altında kalmayı kolay kolay kabullenemezdi; kendi nesillerindeki şampiyon olma açlığına sahiplerdi!
Aslında... Birinci Dağ ve Deniz'den genç adam Kademe'nin bir numarası olarak görülse de... diğerlerinin ondan korkmalarına imkan var mıydı!?
Dövüş eninde sonunda olacaktı. Dahası, Rüzgarlı Alem'de... Kademe'nin bu nesildeki üyeleri için ilk gerçek savaşı tecrübe etmek şansı vardı!
Savaş, Meng Hao dağın zirvesine adım attığı ve merkez tapınaktan gökyüzüne ışığın fırlamasıyla heykellerin ortaya çıktığı anda başladı.
Ve şuan Meng Hao'nun ismi tüm Dokuz Ulus'a yayılmış ve Dağ ve Deniz Alemi gelişimcileri ile Kademe üyelerinin zihinlerine kazınmıştı.
Tam bu noktada Beşinci Ulus'ta bir figür hızla ilerliyordu. Bu kaşları hafif çatık olan inanılmaz güzel bir genç kadındı. Arkasında onu öldürme arzusuyla amansızca takip eden sekiz ışık ışını vardı.
Bu takip eden figürlerin her biri Antik Alem'deydi. Dahası, bu insanlar beşten daha az sönmüş Ruh Lambasına sahip değillerdi; okunamaz derecede derinlerdi!
Rüzgarlı Alem'de böyle kişilerin olmaması gerekiyordu ama yine de durum buydu!
Bu kadın Ölümsüz Antik Taoist Ayini varisi Xue'er idi. O hızla ilerlerken kafasını kaldırdı ve merkez tapınaktan gelen ışığı gördü. Gökyüzündeki dağları ve heykelleri gördü, ve Meng Hao'yu da gördü. En sonunda o da onun ismini duydu.
"Bu o mu...?" diye düşündü. Peşindekilere rağmen gözleri ışıl ışıl parladı ve aniden Meng Hao'nun ismini hafızasına kazıdı. Ardından uçmaya devam etti ve peşindeki sekiz takipçi ona yetişmeye çalıştı.
Bu sırada Dokuzuncu Ulus'un Beyazmühür Dağı'nda Meng Hao derin bir nefes aldı ve gökyüzüne baktı. Heykelin elindeki ateş gözlerine yansıdı ve onları garip bir titreşmeyle doldurdu.
Bir an sonra Meng Hao gülümsedi.
"Demek önceki rekoru kırdım.... Bahse varım bu durum diğer Kademe Seçilmişlerini harekete geçirmiştir. Pekala... Güzel!
"Rüzgarlı Alem'deki diğer garip şeyleri yada Jian Daozi'nin entrikaları umursamıyorum... benimle bir alakası yok!
"İkinci Nirvana Meyve'mi özümsemek ve Yücegök Ölümsüz Alemi'ne adım atmak için bir yöntem bulmak adına merkez tapınağa gitmek zorunda bile kalmayacağımı hiç hayal etmemiştim!" Meng Hao derin bir nefes aldı. Kalbi beklentiyle dolrdu ve büyük bir heyecan tüm benliğini sardı.
Hiç tereddüt etmeden ileri yürüdü ve bacaklarını çaprazlayarak oturdu. Daha sonra depolama çantasındaki Chu Yuyan'ı dışarı çıkarttı. Chu Yuyan etrafına bir an bakındıktan sonra adeta sarsıldı. Rüzgarlı Alem'in farklı olduğunu hissedebiliyordu ve Meng Hao'dan herhangi bir açıklama beklemeden bacaklarını çaprazlayarak gelişim pratiğine başladı. Şuan tamamen Ölümsüz Alem'e aşmaya odaklandı.
Meng Hao sessizce başıyla onayladı ve ardından kutsal duyusunu aleve gönderdi. Aniden içindeki üç yüz yüce Tao'yu, üç yüz doğal kanunu, üç yüz Öz'ü tespit edebildi!
Aniden daha fazla Öz kavradığında ikinci Nirvana Meyvesini özümsemesinin o kadar kolaylaşacağını hissetti.
"Eğer bir ulus yetmezse iki olur. Eğer Dokuz Ulus ve onların 2,700 Öz'ü de yetersiz gelirse merkez tapınağa gider ve 3,000 Yüce Tao Özü'nü Nirvana Meyvemi özümsemek için kullanırım!" Gözlerini kapattı ve kutsal duyusunu tamamen alevin içine aktardı.
Dağın eteklerinde Jian Daozi'nin yüzü titreşti. Arkasındaki diğer yaşlı adamlar Meng Hao'ya saygı dolu gözlerini dikmişlerdi. Bir süre sonra dağılmaya başladılar.
Zaman geçti. Göz açıp kapayıncaya kadar bir ay geride kaldı. Bu süreçte Rüzgarlı Alem tamamen huzurlu ve sessizdi. Fakat karanlık bulutlar dolanmaktaydı. Sıradan gelişimcileri arasında henüz dövüşler patlak vermemiş ve Kademe gelişimcileri hala kendilerini ortama adapte etmeye çalışıyor olsa da Dokuz Ulus'un ölümlü askerleri çoktan savaşa başlamıştı.
Dokuz Ulus'ların askerleri bu savaş için uzun zaman önce hazırlandıkları için şuan Rüzgarlı Alem'in merkezine... merkez tapınak bölgesine doğru ilerlemeye başlamıştı.
Bu bölge büyük bir yerdi, merkezinde bir tapınak vardı ve tapınağın bulunduğu yer kısıtlı bir bölgeydi. Buradaki bitkiler beyazdı ve toprak siyahtı.
Ayrıca merkez bölgede yükselen dokuz tane pagoda vardı. Onlar sanki sayısız yıldır orada duruyormuş gibi antik ve kadimlerdi.
Bu pagodaların her biri bir ulus içindi ve her birinin etrafında ulusların orduları toplanmıştı. Her ulusun bir milyondan fazla askeri vardı ve hepsinin toplamı neredeyse 10,000,000 asker demekti!
Kaotik bir savaş anında patlak verdi. Hiçbir ulus birbiriyle ittifak yapmaması dokuz ulusun çok taraflı bir savaşa gimesine neden olmuştu.
Hava acınası çığlıklarla birlikte sayısız askerin katledilmesiyle yükselen ögke çığlıklarıyla doldu. Kulladıkları mızrak ve kılıçlar adeta kara toprağın rengini kanla ıslatarak mora dönüştürme görevine sahipmiş gibi kullanılıyordu.
Generaller ve şeflerin emirleriyle ordular hızla savaş alanını kan gölüne dönüştürdüler.
Bu savaşta doğru yada yanlış yoktu. Bunun neden olduğunu kimse sorgulamadı. Bu sadece yapılması gereken daimi bir savaştı, sanki onlar yaşamak için değil ölmek için savaşıyorlardı!
Zayiatlar arttıkça dokuz pagoda kan regiyle parlamaya başladı. Şaşırtıcı şekilde en parlak olanı Üçüncü Ulus'tan geliyordu, kan renkli bir ışık sütunu 300 metre havaya yükselmişti.
Diğer pagodalardan yükselen kan renkli ışınlar da onlarca metre yükselikteydi. İkinci, Altıncı ve Dokuzuncu Ulus'ların kan renkli ışınları yaklaşık otuz metre civarındaydı.
Bu ışık sütunlarının daha yükseğe ulaşmasının tek yolu savaşmak ve öldürmekti!
Ne kadar fazla düşman öldürürsen kan renkli ışın o kadar fazla tırmanacaktı!
Pagodalardan akn renkli ışınlar yükseldiği anda çeşitli Ulusal Aura dağlarında bulunan Kademe gelişimcileri qi akışını hissediyor ve aydınlanma hızları değişiyordu.
Üçüncü Ulus'ta qi akışı kabardı, öyle ki adeta aydınlanma kazanma anlamında bir ilahi kutsama geliyor gibiydi.
Diğer dağlarda da değişimler vardı. İkinci, Altıncı ve Dokuzuncu Uluslarda, Ulusal Aura dengesizdi ve dağların titremesine neden oluyordu. Görünüşe göre buradaki aydınlanma kavrayışı sanki bir şey engelliyormuş gibi dengesizdi.
Ulusal Aura dağılarak uluslara bir baskı çöktü. Ölümlüler bunu zar zor hissedebiliyordu ama gelişimciler için bu gayet netti.
Özellikle Dağ ve Deniz Alemi gelişimcileri için bu geçerliydi. Fan Dong'er, Bei Yu ve diğer Şeytani gelişimciler de inanılmaz baskıyı hissettiler ve uzaklara doğru bakarken yüzleri titreşti.
Baskı hızla artarak üzerlerine adeta bir kılıç gibi çöktü. Bu son derece rahatsız edici bir histi, eğer böyle devam ederse gelişim merkezleri üzerinde ciddi bir kısıtlama yaratacaktı.
Derin düşüncelerden çıkan Meng Hao'nun gözleri parladı. Biraz önce aydınlanmasında başarısız olmuş ve bu iş sadece zorlaşmakla kalmamış aynı zamanda dağın qi akışı da dağılmıştı. Ek olarak dağa kurulan bazı defansif mekanizmalar zayıflamıştı.
"Bu neden oluyor...?" diye düşündü kaşlarını çatarak. O anda hemen Rüzgarlı Alem'i tam olarak anlayamadığını fark etti. Ayağa kalktı ve merkez tapınağın bulunduğu yöne doğru baktı.
Orası biraz uzak olsa da hissedebiliyordu ve çeşitli ulusların ordularının öfkeli bir savaş verdiklerini biliyordu. Kan renkli ışık sütunlarını da hissedebiliyordu.
Bir an gözlem yaptıktan sonra biraz daha düşündü ve aniden yeni bir fikre ulaştı.
"Ölümlülerin savaşı qi akışını etkileyebiliyor. Ne kadar fazla insan öldürülürse Ulusa Aura o kadar güçleniyor. Bunun tersine ulus ordusu zayıfladıkça... dağı koruyan Ulusal Aura etkilenerek aydınlanma elde etmek zorlaşıyor!"
Meng Hao'nun gözleri kısılarak titreşti.
"Ama Dokuzuncu Ulus'a ordunun savaşa girmesi için herhangi bir emir vermedim....
"Pekala her neyse, eğer merkez tapınağın dışındaki savaş alanında yenilirlerse sadece aydınlanma hızım etkilenmekle kalmayacak aynı zamanda Ulusal Aura tarafından yaratılan savunmalar zayıflayacak yada yok olacak. Eğer bu olursa... mühür işaretinin çalınma tehlikesi artacak!
"Belki de zorlu sınavın tüm amacı budur?" Biraz düşündükten sonra neden Dağlar ve Denizlerin doku kişi gönderdiklerini anladı. Diğer sekiz kişi büyük ihtimalle savaşa gönderilmek içindi. Onlar ölümlüleri öldürmek için kullanılmasalar da birçok yöntemle savaşın gidişatını etkileme ihtimalleri vardı.
"Görünüşe göre savaşa yardım etmesi için birilerini göndermeliyim. Ne yazık ki, kendim bizzat gidemem...." Kaşlarını çattı, ardından bir süre düşündü. Beyazmühür Dağı'ndan bile ayrılamazdı çünkü aydınlanma kavrayışı işlemi bir kez başladığında duraksatılamazdı. Durdurmak için en az 100 Öz'e dair aydınlanma gerekliydi.
Şuan sadece 80'den biraz fazlasına dair aydınlanma elde edebilmişti. 100'e ulaşması çok uzun sürmeyecekti.
Biraz düşüdükten sonra uzandı ve alnında bir kesik açarak bir damla kanın dışarı çıkmasını sağladı.
Parmağını sallayarak kan damlasına biraz kutsal irade gönderdi ve ardından damla genişleyerek hızla tıpkı Meng Hao'ya benzeyen bir figüre dönüştü.
"Gerçek Benlik Tao klonumu hala nasıl onaracağımı bulamam çok kötü oldu. Şuan tek yapabildiğim bunun gibi kutsal irade cisimleşme klonları." İç geçirerek gözlerini kapattı ve kutsal duyusunu dışarı göndererek Dünya Öz'ü ve Yüce Tao'lar üzerinde düşünmeye devam etti. Kutsal irade cisimleşimi ise kafasını çevirdi ve bir ışık ışınına dönüşerek Beyazmühür Dağı'dan gökyüzüne doğru fırladı.
