I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1093: Meng Hao Nefreti!
Bölüm 1093: Meng Hao Nefreti!
Cisimleşim savaş alanına yönelmedi, çok fazla savaş hünerine sahip olmadığından nispeten kısa bir süre içinde yok olacaktı. Hedefinde Dokuzuncu Dağ ve Deniz'in diğer gelişimcileri tarafından kullanılan Ölümsüz mağaraları vardı.
Benzer sahneler diğer uluslarda da yaşanıyordu. Özellikle Birinci Ulus'tan savaş alanına doğru dört ışık ışını fırlamıştı.
Belli ki Kademe üyeleri bu ölümlü savaşının son derece önemli olduğunu fark etmişlerdi!
Kayıplar Ulusal Aura'nın dağılmasına ve savunmaların zayıflamasına neden oluyordu. Eğer savunmalar yok olursa büyük bir tehlike altında olacaklardı!
Dokuzuncu Ulus'un bir dağnda adeta bir Ölümsüz ütopyasına benzeyen bir vadi bulunuyordu. İçeride toplanmış olan gelişimciler ölümcül bir sessizlikle ilerdeki orta yaşlı gelişimciye bakıyorlardı.
Bu kişi Dokuzuncu Deniz Şeytani gelişimcilerinden biriydi ve şuan etrafında dans eden kadın gelişimcilerle bir sedire yaslanmış oturuyordu. Havada hoş bir müzik yankılanıyordu ve buna çiçeklerin hoş kokusu ile kuş sesleri eşlik ediyordu. Ortam oldukça canlıydı.
Şeytani gelişimci etrafına bakarak derince bir iç geçirdi. Duruma hala alışamamıştı. Son bir ayda karşılaştığı herkes ona fanatik bir saygı ve korkuyla bakmıştı.
Ağzından çıkacak bir sözle insanlar hayatlarına son verecek durumdalardı. Tek bir bakışla herhangi bir kadın gelişimci ona arzu ve şehvetli bir halde yaklaşacaktı. Eğer sinirlenirse herkes korkuyla titreyecekti. Adeta orada Göklerin iradesi gibiydi ve bu hissiyatın içinde tamamen kaybolmuştu.
Dokuzuncu Denizde hiç böyle bir tecrübe yaşamamış yada böyle bir şey hayal etmemişti. Orada ondan daha güçlü olan çok sayıda kişi vardı.
Issız bir yerlere gitse bile belki geçici olarak böyle bir hayat yaşayabilirdi ama en nihayetinde oraya da ondan daha güçlü bir gelecek ve her şeyi ondan alarak eski haline geri dönmesine neden olacaktı.
Ama Rüzgarlı Alem farklıydı ve tamamen farklı bir psikolojiye sevk ediyordu.
Bu arada şuan inanılmaz bir baskı mevcuttu. Ayrıca o bir Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası öğrencisiydi ve burada bir görevi olduğunu biliyordu. Fakat Rüzgarlı Alem'in nimetlerinden faydalanmaktan kendini alamıyordu.
Bu düşüncelerin arasında yavaşça uzandı ve parmağıyla güzel kadınlardan birisinin yanağını okşadı. Onun gözlerindeki korkuyu görünce Şeytani gelişimci soğuk bir kahkaha attı ve tam bir şey söyleyecekken aniden yüzü düştü. Kafasını kaldırdı ve havada ona doğru ilerleyen ve daha sonra Meng Hao'ya dönüşen bir ışık ışını gördü.
"Meng Hao!" Şeytani gelişimcinin gözleri kocaman açıldı ve hemen ayağa kalkarak hazırlandı. Ardından onun sadece bir cisimleşim olduğunu fark etti. Tabii ki sadece bir cisimleşim olmasına rağmen o yine de Meng Hao idi.
"Hemen merkez tapınak bölgesindeki savaş alanına git," dedi Meng Hao. Bu basit cümle Şeytani gelişimcinin yüzünün öfkeyle burkulmasına neden oldu.
"Bana burada emir verme hakkın yok!"
"Belki yok evet ama seni öldürme gücüm var," diye cevapladı Meng Hao sakince Bu sözler sonsuz bir soğuklukla doluydu. Şeytani gelişimcinin karşısında hiçbir şey yapamayacak zayıflıkta bir cisimleşim duruyor olsa da onun sözleri tartışılmaz bir cani aura ile doluydu. "Git. Burada görevin bu. Keyfin yada kızlara düşkünlüğüm önemli dğeil, eğer görevini unutursan seni hayatta tutmamın bir anlamı kalmaz."
Bununla birlikte Meng Hao döndü ve uzaklara doğru fırladı.
Şeytani gelişimci bir an sessizce durdu, ardından kafasını geriye atarak kükredi. Öfkeli olsa da bu emre uymaktan başka seçeneği yoktu. Havaya yükseldi, bir elini sallayarak etrafının bulut ve sis ile sarılmasına neden oldu ve hemen merkez savaş alanına doğru yola koyuldu.
Meng Hao Şeytani gelişimcinin gitmeyi reddedeceği konusunda endişeli değildi. O, Meng Hao'nun gittiği ikinci kişiydi. İlk Şeytani gelişimci de öfkeden kudurmuştu ama en sounda reddetmeye cesaret edememişti. İkinci Şeytani gelişimci de birinciyle aynı tepkiyi vermişti. Küçük dünyalarında adeta her şeyi ellerinde tutan bir imparator gibilerdi. Bir ay bu şekilde yaşadıktan sonra neredeyse kendi fantazileri içinde kaybolmuşlardı. Bu durum Meng Hao'nun son derece korkutucu bulduğu bir şeydi. Onun düşüncesine göre gelişimciler, hatta Şeytani gelişimciler bile sadece bir ayda zihinlerinin bu şekilde etki altına girmesine izin vermemeliydi.
Dış dünyada buradakinin tam zıttı olan birçok şey vardı ama yine de bu kısacık bir sürede bu şekle gelmişti.
Adeta Rüzgarlı Alem'deki garip bir güç kişinin arzularını kat kat artırarak onları daha şiddetli ve aşikar kılıyordu.
"Ben de etkilendim mi?" diye dordu kendi kendine ama cevap bulamadı. Bir parlamayla beraber bir sonraki Şeytani gelişimciye doğru ilerledi.
Hedefinde içinde küçük bir demirci dükkanı olan küçük bir şehir vardı. Orada göğsü açık iri bir adam vardı ve demir işlerken çıkarttığı metal sesleri duyuluyordu. Adam ara sıra ocaktan bir demir parçası çıkarıyor, onu inceliyor ve ardından çekiçle tekrar demiri dövmeye devma ediyordu.
Ortam son derece sıcaktı ve caddelerde çok fazla insan yoktu. Meng Hao ortaya çıktığında iri adamı bir titreme aldı ve kafasını kaldırdığında buruk bir şekilde güldü.
Bu adam daha önce Meng Hao'nun dövüştüğü son derece hain ve kurnaz olan iri vücut gelişimcisiydi.
"Gelmene gerek yoktu," dedi adam. "Ben görevimi biliyorum. Bu kılıcı bitirdiğimde yola çıkacağım." Adam üzerinde çalıştığı kırmızı metal parçasını havaya kaldırdı, ardından onu soğuk suya bastı. Cızırtı sesleriyle birlikte buhar yükseldi ve bir an sonra metali tekrar dışarı çıkarttı. Bu ufak deliklerle kalbura benzeyen bir kılıçtı ve aynı zamanda canice bir aurayla dolup taşıyordu.
"Sen diğerlerinden farklısın," dedi Meng Hao sakince. Demirci dükkanına şöyle bir baktı ve içerisinin en ufak bir abartı olmayan tamamen sıradan bi yer olduğunu gördü. Anladığı üzere bu küçük şehirde yaşayan insanların bu iri adamın bir Ölümsüz olduğundan haberleri yok gibiydi.
"Benim arzularım eşsizdir," dedi adam, "ve aşırı derecede güçlüdür. Bu yüzden onları başarmak zordur." Biraz düşündükten sonra adam devasa kılıç bıçağını depolama çantasona attı ve Meng Hao'ya doğru sırttıktan sonra dükkandan dışarı çıktı.
Bir nedenden ötürü adamın tarzı daha öncekine göre tamamen farklı görünmüştü ve bu durum Meng Hao'nun bir an ona gözlerini dikmesine neden oldu.
"Umarım böyle devam edersin," dedi aniden.
"Planım bu yönde," diye karşılık geldi. İri adam gürültülü bir kahkahanın ardından havalandı. Kısa sürede ufukta kayboldu. Meng Hao'nun gözleri pırıldadı, ardından döndü ve ortadan kaybolarak doğruca adamın tam karşısında belirdi.
Adam merkez savaş alanına doğru gidiyormuş havası verse de aslında tam zıt yöne hareketlenmişti. Meng Hao'nun yolunu engellediğini gördüğü anda içten bir kahkaha attı.
"Ahh, yanlış tarafa gidiyormuşum! Benim hatam!" dedi. Ardından döndü ve merkez savaş alanına yöneldi.
Meng Hao onun ortadan kaybolmasını izledi. Biraz düşündükten sonra arkasında bıraktığı demirci dükkanına kısa bir bakış attıktan sonra oradan ayrıldı. Başka kimseyi dövüşmeye zorlamadı. Bunun yerine sadece Dokuzuncu Ulus'taki diğer gelişimcilerin Ölümsüz mağaralarını inceledi.
Cisimleşim yavaş yavaşdağılıyordu ve belki de bu yüzden onu gelişimcilerin tespit etmeleri giderek zorlaşıyordu.
Bei Yu'nun etrafının bir çiçek deniziyle sarılı olduğunu gördü. Ayrıca Bei Yu merkezde gelişim pratiği yaparken sayısız gelişimci ve ölümlü de bahçivan gibi çiçeklerle ilgileniyordu. Bu sahne en başta zararsız gibi görünse de Meng Hao arzu tohumlarının onun içinde yavaş yavaş kök saldıklarını görebilmişti.
Fan Dong'er'i ise daha eşsiz bir durumda buldu. Çevresinde tek bir kişi bile yoktu ve hatta dış dünyayala bağlantısını kesere kapalı meditasyona girmeyi seçmişti.
Meng Hao onun Ölümsüz mağarasının dışında bir süre düşünceli bir şekilde durdu. En sonunda da oradan ayrıldı.
Cisimleşim tam yok olmadan önce Fan Dong'er dışındaki tek insan gelişimci olan genç adamı da buldu. Genelde o nazik ve hatta bilgin bir tavra sahip gibiydi ama yine de yarattığı dünya adea cehennemden bir sahne gibiydi.
Devasa bir madenden Ölümsüz yeşimi çıkartmakta olan gelişimciler dehşet içindeydi ve ölümlüler titredi.
Meng Hao Ölümsüz Yeşimi görünce zihni hafiften titredi ve nefesi hızlandı. Sanki zihninde muazzam bir güç gün yüzüne çıkmıştı ve onu genç gelişimciyi hemen öldürerek Ölümsüz Yeşimleri almaya zorluyor gibiydi.
Bu dürtü hiçbir uyarı vermeksizin yükseldi ve Meng Hao'nun gözlerini anında kan çanağına çevirecek kadar güçlüydü. Gelişim merkezi kabardı ve elini sallayarak inanılmaz bir baskının bölgedeki tüm yaşam formlarının üstüne çökmesine neden oldu. Hepsinin zihinleri titredi ve genç gelişimci aniden havalanırken öfkeli bir bağırış sesi duyuldu.
"Meng Hao, ne yapıyorsun!?!?" diye kükredi. Meng Hao'nun cisimleşimi aniden paramparça olarak küle dönüştü. Bu isteyerek yaptığı bir şeu değildi. Cisimleşim sınırına gelmişti ve Meng Hao'nun gelişim merkezinin kabarması geriye kalan hayat kuvvti kırıntısının da yok olmasına neden olmuştu.
Genç adam bir an şaşkınca bakakaldıktan sonra yüzü karardı. Beyazmühür Dağı'na doğru baktı ve tekrar aşağı inmeden önce soğukça homurdandı.
Beyazmühür Dağı'nda Meng Hao heykelin yanında oturuyordu. Aniden bir ağız dolusu kan tükürdü ve yüzü bembeyaz oldu. Gözlerini açtı ve yüzünde şok olmuş bir ifade belirdi.
Hemen çift elli bir büyü hareketiyle aydınlanma tefekkürünün sekteye uğramadına emin oldu. Eğer Öz aydınlanması tefekkürü sırasında bir ardıl etki olursa hem ruh hem de bedenen ölmese bile gelişim merkezi paramparça olacaktı.
Böylesi bir aydınlanma sekteye uğrayamazdı; mutlak bir odaklanma gerekliydi.
"Adeta kendimi kaybettim," diye düşündü sarsılarak. "Ölümsüz yeşimi gördüğüm anda hissettiğim dürtü çok güçlüydü. Bu... tarif edilemez bir şey. O an en korkunç olan şey ise ona karşı koyma eğilimi bile gösterememiş olmam." Derin bir nefes aldı ve aniden Rüzgarlı Alem'in aslında ne kadar gizemli olduğunun farkına vardı. Dahası, farkında olmadan bir şekilde etki altına girdiğini, belki de Rüzgarlı Alem'e geldiği anda bunun gerçekleştiğini hissetti.
Kalbi daha da soğudu ve bu düşünce... onun titremesine neden oldu.
"Arzular artırılıyor.... Neyse ki o sadece bir cisimleşimdi ve kendini yok etti. Eğer orada gerçek formum olsaydı...." Bu durumda neler olacağını hayal edebiliyordu.
Bir anlık sessizliğin ardından bir kez daha tefekküre daldı. Fakat içindeki ihtiyat hala zirve noktadaydı.
Merkez bölgesinin ölümlü savaş alanında kargaşaya katılan üç Şeytani gelişimci tansiyonu biraz düşürmüştü. Fakat diğer ulusların gelişimcileri de çok geçmeden oraya vardılar ve dövüş daha da kaotik bir hal aldı. Dokuzuncu Ulus Ulusal Aura'sının toplama konusunda sıkıntı yaşıyor ve bu onların daha fazla yenilgiye uğramalarına neden oluyordu. Hatta bütün kan renkli ışınlar arasında onlarınki en düşük yükseliğe sahip olandı.
Bu noktada... Sekizinci Ulus'taki etrafı kemiklerle kuşatılmış olan sıska genç aniden ayağa fırladı. 100 Öz aydınlanmasını tamamlayan ilk kişi o olmuştu.
Dahası, daha fazla aydınlanma girişiminde bulunmayarak yükselen bir öldürme arzusuyla Dokuzuncu Ulus'a doğru döndü.
"Meng Hao. Meng soy ismi.... Bu benim her şeyden çok nefret ettiğim ailenin ismi!" Bununla birlikte öldürme arzusuyla dolup taşar bir halde Dokuzuncu Ulus'a doğru fırladı.
"Her halükarda ilk ölen sen olacaksın. Mühür işaretini alacağım ve seni geberteceğim! Bei, Han Qinglei, Kademe'den birini öldürme başarısını kazanacağım!"
