I Shall Seal The Heavens - Bölüm 999: #####
Bölüm 999: #####
Dokuzuncu Dağ ve Denizdeki klan ve tarikatlar karmaşa içindeydi. Tao Alemi Patriklerinin gözleri ışıldadı ve Doğu Zaferi gezegenideki Tıbbi Ölümsüz Tarikatından çıkan adama bakarken yüzlerinde son derece ciddi bir ifade belirdi.
"Fang Yanxu!"
"Bu Fang Yanxu! O Fang Klanını terk etmiş ve kendi düşünce okulunu başlatmıştı! O Tıbbi Ölümsüz Tarikatını kurdu...."
"Demek gerçekten de Tao Alemine yükselmiş. Eskiden onun bir Antik Alem gelişimcisi olduğunu hatırlıyorum...."
"Demek bu Fang Klanı ha? Gizli kaynakları çok derin! Tıbbi Ölümsüz Tarikatı herkesin bildiği bir şeydi ama onların bağlılıkları büyük bir gizlilikle devam etmiş!!"
Yıldızlı gökyüzünde Fang Shoudao'nun yüzünde hafif bir gülümseme belirdi ve gözlerinde derin anlamlı bir parıltı vardı. Hâlâ onunla dövüşmekte olan Ji Xİufang aniden şaşkına döndü.
"Fang Yanxu.... Demek kozun oydu! Böyle bir Tao Alemi uzmanını şimdiye kadar sakladığına inanamıyorum.... Klanın yarısından çoğu öldü ve sen yine de hamleni yapmadan önce gizli silahımızı kullanmamızı bekledin!" Ama sonra Ji Xufang Fang Shoudao'ya baktı ve gülümsedi.
"Ama ne yazık ki," dedi, "Ji Klanı bir hamle yaparsa asla kaybetmez! Bu senin son kozundu, değil mi?" Kadın gülümsedi, buz gibi bir gülümsemeydi bu. Ardından bir anda kalbi sıkıştı. Bunun nedeni... Fang Shoudao'nun sadece sakin kalması değildi. Hayır o gözlerinde derin bir parıltıyla bakıyordu.
Bu görüntü Ji Xiufang'ı yine alarma geçirdi.
"Blöf yapıyorsun!" diye bağırdı. Aklından binlerce düşünce geçti ama planda nereyi yanlış yaptığını bulamadı. Fang Klanının daha fazla kozunun olmadığından emindi ve bu nedenle Fang Shoudao'ya soğukça gülümsedi ve bir kez daha dövüşmeye başladı.
Yıldızlı gökyüzünde patlamalar yankılandı ve aşağıdaki Doğu Zaferi gezegeninde Fang Klanı üyeleri son derece heyecanlıydı. Meng Hao uzaklardan yaklaşan orta yaşlı adama baktı ve ondan dalgalanan Tao Alemi Özü'nü net bir şekilde hissetti.
Ji Klanından üç yaşlının yüzleri anında düştü. Ömürleri hızla tükeniyor olsa da hâlâ onlarca yıl daha yaşayabilirlerdi. Şuan karşılarına bir Tao Alemi uzmanı geliyordu, onları anında öldürebilecek biriydi. Zihinleri uğuldadı ve anında geri çekilmeye başladılar.
Fakat tam o anda Tıbbi Ölümsüz Tarikatından Fang Yanxu güldü ve oraya yaklaştı. Sağ elini salladı ve muazzam bir güç geri çekilen adamlara doğru dalgalandı.
Öz gücü patlarken her yer sallandı. Üç yaşlı acı dolu çığlıklar attı ve hızla geri çekilirken ağızlarından kanlar saçıldı. Diğer hain klan üyeleri ise titremeye başlamışlardı ve aynı şekilde hızla geri çekiliyorlardı.
Bu durum olayı tamamen tersine çevirmiş gibiydi. Dışarıdan bakınca isyan artık sona erecek gibi görünüyordu!
Fakat bir nedenden ötürü Meng Hao kalbinin hızlandığını hissetti. Sanki... klandaki ayaklanmada inanılmaz bir değişim yaratacak bir şey olmak üzereydi.
Bu hissiyat tamamen beklenmedikti ve giderek şiddetleniyordu.
Havada üç Yarı-Tao uzmanı öfkeyle bağırdılar. Bu uçuşun bir seçenek olmadığını fark ettiklerinde delilikle doldular ve dönerek Fang Yanxu'ya doğru fırladılar. Gümbürtü yankılandı ve hava parçalandı Vahşi rüzgarlar uğuldadı ve yerde çatlaklar belirdi.
Terakota askeri ve Hap Kıdemlisinin saldırıları da kara adeta rüzgar kattı. Üç adamın ağızlarından kan saçıldı ve acıyla kükrediler. İçlerinden birisi sağ kolunu kaybetti, patlayan kol anında kan pusuna dönüştü.
Bütün güçleriyle saldırsalar da bu sınırlıydı ve engelleniyordu. Yüzleri umutsuzlukla dolarken kalpleri ölümün gölgesiyle örtüldü.
Aşağıda hain klan üyeleri takip edilip öldürülmeye başlanmıştı. Daha fazla kan aktı ve ölen insanların sayısı arttı. Kaçmayı seçenler bile kaçacak bir yer bulamamışlardı.
Kıdemliler çetin bir savaş veriyordu. Ölümsüz Alemi klan üyeleri savaşıyordu. Ruh Alemi üyeleri eşit şekilde vahşiydi.
Her şey sadık klan üyeleri lehine dönmüş gibi görünse de Meng Hao nedense gerilmeye devam ediyordu. Sanki... bir şeyler olacak gibiydi.
Dışarıdaki organizasyonların Patrikleri savaşı izlerken Meng Hao kadar şiddetli olmasa da hisleri onları tereddüte düşürmüştü.
"Fang Klanının kaynakları son derece engin.... Kesinlikle Dört Büyük Klandan biri olmayı hak ediyorlar. Fakat Ji Klanı saldırdığı zaman onu bu kadar basit çözmek gerçekten olabilir mi?"
"Fang Klanı bütün gizli silahlarını ortaya koydu. Ji Klanının elinde bir şeyler kaldı mı acaba?"
"Mühür kalkanının dışındaki üç Tao Alemi uzmanı acaba savaşa katılacak mı?"
"Olası değil. Üç Büyük Taoist Toplumları... çoktan içlerindeki karışıklığı dindirdiler. Eğer onlar savaşa girmeye cüret ederse Üç Büyük Taoist Toplumu kesinlikle bunu bir hamle yapma fırsatı olarak görecektir!"
"Yani... Ji Klanının elinde başka hile ya da koz kalmadı mı?" Tao Alemi Patrikleri dikkatle izliyorlardı.
"Bir şeyler ters!" Meng Hao etrafına bakınırken fark etti ki görünüşe göre kimse onun gibi hissetmiyordu. Sanki tüm klanda şüpheli bir şeylerin olduğunu hisseden sadece o var gibiydi.
Havada savaşın patlamaları devam ediyordu. Fang Yanxu tamamen üstün bir pozisyondaydı ve saldırdığında muazzam patlamalar doğuyordu. Üç Yarı-Tao yaşlısı çoktan yaralanmışlardı ve zar zor karşı koyabiliyorlardı. Yaralarından sürekli kanlar fışkırıyordu ve belli ki hem ruh hem de bedenen imha edilmenin eşiğine gelmişlerdi.
Aşağıda, hain klan üyeleri arka arkaya yenilgiler alıyordu. Korkunç ve ağır kayıplar veriyorlardı ve görünüşe göre bir daha üstün taraf olmaları imkansızdı.
Buna rağmen Meng Hao'nun içindeki eli kulağında felaket hissi güçlenmeye devam etti.
Neden olduğunu bilmiyordu ama istemsizce etrafındaki atasal konakta bulunan Fang Klanı üyelerine bakıyordu. Gözleri her yeri tarafı ve tam vazgeçmek üzereyken gözleri aniden kocaman açıldı ve tek bir kişinin üstüne sabitlendi.
Bu kişi... Fang Donghan'a!
Güney Gök gezegenindeyken o Meng Hao'nun pusudan kaçmasına yardım etmişti. Meng Hao Fang Klanına döndükten sonra ona karşı hiçbir düşmanlık göstermemişti. Görünüşe göre onun amacı Meng Hao ve Fang Wei arasında bir savaşı ateşlemekti. İkisi de yaralanınca o şöhretini artırabilecekti.
Meng Hao'nun daima düşündüğü şey buydu. Şimdi ise ona bakınca kalbi güm güm atmaya başladı. Çünkü Fang Donghan'ın dudakları aniden alaycı bir gülümsemeyle bükülmüştü. Görünüşe göre o hainlerin arasında değildi ama etrafında herhangi bir dövüş olmamıştı. Orada duruyordu ve diğer herkesin bakışlarından kaçınarak gizli kalmaya çalışıyordu.
Belki de onun unutulduğunu söylemek doğru olacaktı!
Bütün klan üyelerinin onun varlığını unutmalarını nasıl bir yöntem ile sağladığını bilmek imkansızdı....
O görünür durumdaydı ama ona bakanlar kim olduğunu hatırlamıyordu; bu garip bir hissiyattı.
Meng Hao ona baktığında o da bunu fark etmiş gibi göründü ve karşılık verdi. Bakışları buluştu ve Meng Hao'nun zihni uğultuyla doldu. İçinde benzersiz bir kriz hissi yükselirken yüzü titreşti.
Bu olduğunda Meng Hao'nun görüşü bulandı ve aniden başka bir dünyaya dünyaya giriyormuş gibi hissetti. Burası kan kızılı bir dünyaydı. Yerde kan pıhtıları doluydu ve hava gürleme sesleriyle çınlıyordu. Bir anda yerden sayısız zincir yukarı çıktı. Onlar kırmızıydı, sanki inanılmaz miktarda kanla ıslanmışlardı ve Meng Hao'ya doğru uçtuklarında aniden onu bağlamak için etrafını sardılar.
Meng Hao karşı koyamadı, sanki bir ölümlüye dönmüştü. Daha da korkuncu Meng Hao inanılmaz uykulu hissediyordu, sanki göz kapaklarını açık tutamaz hale gelmişti.
Ne kadar telaşlı olsa da vücudunu kontrol edemiyordu ve belli ki uykuya dalmak üzereydi.
Zincirler yaklaşırken aniden birinci nesil Patriğin Nirvana Meyvesi depolama çantasında titreşmeye başladı.
Vücudunu bir titreme aldı ve ardından baştan ayağa ürperdi. Aniden uyandı ve gözleri kocaman açıldı. Biraz önceki görüşü tamamen parçalandı ve ardından dört bir yana savrulan fırtına rüzgarına dönüştü. Sanki muazzam bir güç uzanmış, onu tutmuş ve o dünyadan dışarı çekmişti.
Görüşü normale döndüğünde ağzından kan geliyordu. Hâlâ Doğu Zaferi gezegeninde, Fang Klanındaydı. Fang Donghan'ın kendisine soğuk, sapkın bir gülümsemeyle baktığını görebiliyordu. Meng Hao'nun aldığı hissiyat anlatılmaz bir korku ve dehşetti. Sanki Fang Donghan'ın içinde gizlenen bir şey vardı... Tao Alemini bile ezebilecek bir çeşit büyük Ölümsüz Mabudu!
Fang Donghan Meng Hao'ya derince baktı, sanki Meng Hao'nun kendisini o garip dünyadan kurtarabilmesine şaşırmış gibiydi.
"O Fang Donghan değil!!" Meng Hao'nun zihni gürledi. Tek bir bakış onu korkunç, kan renkli dünyaya göndermişti ve Meng Hao eğer Nirvana Meyvesine sahip olmasaydı kesinlikle ölmüş olacaktı!
Dışarı çekildikten sonra bile hâlâ kan tükürüyordu ve göğsü ağrıyordu, sanki kalbi görünmez eller tarafından sıkılmış gibiydi. Geriye çekilirken yüzü bembeyazdı ve hiç tereddüt etmeden kutsal iradesiyle terakota askerini çağırdı.
Geri gel!!
Terakota askeri şuan Fang Yanxu ile birlikte Yarı-Tao uzmanlarına karşı savaşıyordu. Fakat bir an bile tereddüt etmedi. Kutsal iradeyi hissettiği anda saldırmayı bıraktı ve Meng Hao'ya doğru fırladı.
Terakota askeri hareket etmeye başladığı anda Fang Donghan kafasını eğdi ve yüzünde buz gibi bir gülümseme belirdi. Ardından sağ elini uzattı ve havada nazikçe salladı.
Bu hareket Fang Danyun'un ifadesinin düşmesine neden oldu. Gümbürtü sesiyle doldu ve ağzından kan geldi. Geri çekilmeye çalıştı ama çok gidemeden tüm vücudu kanla kaplandı. Çatırtı sesleriyle birlikte sayısız yıkrtık ve yara açıldı. Bu arka arkaya on kez oldu ve göz açıp kapayıncaya kadar çarpıcı biçimde zayıfladı ve hatta muazzam bir Ölüm aurası yaymaya başladı.
Görünüşe göre bir Yarı-Tao Paragonu bile... Fang Donghan'ın elini sallamasıyla ağır yaralanıyordu!
Aynı sırada Fang Yanxu güçlü bir kükremeyle birlikte çift elli bir büyü hareketi uyguladı. Öz gücü patladı, bitki ve yeşillik Özü. Sayısız bitki çevrede belirdi ama hemen kurudular. Fang Yanxu geriye doğru sendelerken bir ağız dolusu kan tükürdü. Görünüşe göre onun gelişim merkezi bile... saldırı karşısında zorlanmıştı!
Bir el sallamayla Hap Kıdemlisi ciddi biçimde yaralanmış ve Fang Yanxu geriye çekilmeye zorlanmıştı. Bu olay çok ani gelişmişti ve terakota askeri eğer Meng Hao'ya doğru harekete geçmemiş olsaydı kesinlikle paramparça olacaktı.
"Sen..." dedi Fang Yanxu hayret ve inanamaz gözlerle. Havadan aşağıdaki kalabalığa baktı, orada duran ve herkesin görmezden gelip unuttuğu bir kişiye.... Fang Donghan'a!
"Ji Klanı düşündüğümden daha işe yaramaz...." Fang Donghan yumuşak bir tonla konuştu. Havaya adım attı, yükseldi ve saçları etrafta dalgalandı. Görünüşü yavaş yavaş değişti ve herkesin gözü önünde başka birine, orta yaşlı bir adama dönüştü.
"Benim uyanışım tam zamanında gerçekleşmeseydi korkarım ki Ji Klanının hazırlıkları boşa gidecekti." Fang Donghan başını sağa sola sallayarak havada durdu. Vücudundan sonsuz gelişim merkezi dalgalanması yayılıyordu. O adeta bir Gök ve Yer Paragonu gibi görünüyordu. Ondan yayılan soy dalgalanmasının hissiyatı onun bir Fang Klanı üyesi olduğunu netleştiriyor ve kalpleri uğultuyla dolduruyordu.
"Fang Klanında beni tanıyan biri kaldı mı?" Fang Donghan yumuşak ama son derece eski bir sesle konuştu.
Bölüm İsmi: Ji Klanının Son Gizli Silahı!
