I Shall Seal The Heavens - Bölüm 925: Parlakay Gölü Kıyısı
Bölüm 925: Parlakay Gölü Kıyısı
Meng Hao'nun yüzünde çirkin bir ifade belirdi. Çaresiz bir hisle rengarenk papağanın havada kanatlarını çırparak uçuşunu izledi. Pençesinde küçük bir çan asılıydı ve papağan kendiyle gurur duyuyor gibi bir havaya sahipti. Tavrı biraz ahlaksızcaydı ve hatta kafasına siyah bir kumaş sarılmıştı ve gözünün birini kapatmıştı. Diğer gözünde bir ışıltı mevcuttu ve dağın zirvesinden uzaklaşmaya başladı.
"Beşinci Lord'un dönüşünü bekle kocakarı. Ve sen sevgili cariyem, endişelenme, Beşinci Lord geri dönüp seni alacak. Seni buradan kurtarmak için her şeyimi riske atacağım!"
Papağanın arkasında kademe 7 simyacı yaşlı kadın vardı. Hızla papağanın peşine düşerken yüzü öfkeyle doluydu. Onun arkasında ise beyaz cübbeli adeta bir saflık ve masumluk abidesi genç bir kadın vardı. Bu genç kadın, Tıp Köşkünün yedinci seviyesinden çıktıktan sonra karşılaştığı genç kadındı. Klandan Küçük Kız Kardeş Wan'er idi.
Uzaklarda acınası bir çığlık duyuldu ve Meng Hao güzel bir tavus kuşunun nefes nefese zar zor ayağa kalkmaya çalıştığını gördü. Duruma bakılırsa bir çeşit felaket yaşamıştı.
Meng Hao tavus kuşu için üzülerek iç geçirdi. Tüyü olan herhangi bir şey papağanın karşısına çıkınca onun habis hobilerinden nasibini alıyordu.
Papağan dışarı doğru kaçtığı sırada Meng Hao'yu gördü ve tek gözü anında aydınlandı. Hemen hüzünlü bir çığlıkla ona doğru koştu.
"Efendim, kurtar beni! Efendim, bu kocakarı kontrolden çıktı! Beni öldürmeye çalışıyor! Kurtar beni efendim!" Papağan bağırırken pençesindeki çan aniden bir patırtı sesiyle et peltesine dönüştü ve o da Meng Hao'ya bağırmaya başladı.
"Efendim, nihayet geldin! Peşimizde bir zorba var! Efendim, o gerçek bir zorba!"
Onların biraz arkasındaki öfkeli yaşlı kadın ve beyaz cübbeli genç kadın da Meng Hao'yu gördü. Genç kadının şaşkınlıktan ağzı açık kaldı, onun hayallerindeki Meng Hao'nun böyle utanmaz bir papağan ile hiçbir alakası olamazdı.
Boğazını temizleyen Meng Hao hemen gerilemeye başladı ve ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti.
"Efendim, kurtar bizi...." papağan Meng Hao'ya doğru hızla ilerlerken tiz çığlıklar akoparttı.
Meng Hao elini salladı ve vücudu küçük ışınlanmayla ortadan kayboldu. Uzak bir noktada tekrar ortaya çıktığında papağan hemen yönünü değiştirdi ve ona doğru hızlandı. Meng Hao ise aniden erdemli bir hava yayıyormuş gibi göründü. Ciddi bir ifadeyle konuşmaya başladı.
"Seni tanımıyorum, kötü varlık! Kimsin sen?" dedi. Papağanın peşindeki yaşlı kadına bakarken yüzünde kafası karışmış bir ifade belirdi.
"Meng Hao!" diye ciyakladı papağan, arkasındaki yaşlı kadına bakarak. "Bir sürü ruh taşım var!"
"Diline hakim ol kötü yaratık!" dedi Meng Hao olduğu yerde durarak. Yüzünde adeta adalet timsaliymiş gibi ciddi bir ifade vardı. "Aramızda herhangi bir düşmanlık yok, buna rağmen kumpas kurmaya mı çalışıyorsun? Neyse, önemli değil. Seni hemen ait olduğun yere koyabilirim!" Bununla birlikte sağ elini salladı.
Meng Hao herhangi bir kutsal beceri kullanma şansına bile sahip olmamıştı. Daha görünürde bir aksiyon olmasa da papağan acı dolu bir feryat koparttı ve ardından sanki ağır yaralanmış gibi vücudu kaskatı kesildi. Ardından Meng Hao'nun elbise koluna doğru fırladı.
Meng Hao boğazını temizledi ve içten içe papağanın berbat oyunculuğuna sövdü.
"Kıdemli," dedi yaşlı kadına. Bir yandan temkinli bir şekilde geriledi. "Bu kuş habis ve iğrenç bir yaratık. Kademe 8 simyacı olmamın şerefine gerçekleştirdiğim Hap Kıdemlisi ziyaretinden dönüyordum. Küçüğünüz bu kuşun icabına bakacak merak etmeyin."
Yaşlı kadının gelişim merkezi Meng Hao'nun ölçemeyeceği kadar derindi. Simya Tao'su Bölümünde, simya gerçek Tao idi ve kişinin gelişim merkezi sadece destek rolündeydi. Fakat Meng Hao yüzleştiği ölüm kalım durumları yüzünden yine de temkinli olarak geriye doğru çekildi ve bu sırada kademe 8 simyacı emir madalyonunu çıkarttı.
Meng Hao geri çekilen Meng Hao'ya baktı ve hiçbir şey söylemedi. Meng Hao en sonunda ışık ışınına dönüşerek uzaklara doğru kaçtı. Bu noktada yaşlı kadının gözleri parlamıştı.
Genç kadın bir an tereddütten sonra sakince konuştu, "Büyük teyze, o kuş...."
"Unut gitsin," dedi yaşlı kadın dağa doğru dönerek. Genç kadın da onu takip etti.
Yolda genç kadın kendini tutamayarak sordu, "Büyük teyze, Fang Hao...?"
Yaşlı kadın başını sağa sola sallamaktan başka bir cevap vermedi. Gözlerinin derinliklerinde bir parıltı çakmıştı. Meng Hao Tıp Köşkünün yedinci seviyesine ulaştığından beri, Simya Tao'su Bölümünde yeni bir gücün doğduğunu anlamıştı. Ardından Göksarayı Güneşruhu Hapını yaptıktan sonra kadın içten içe sarsılmış ve aynı zamanda Simya Tao'su Bölümüne parlak bir güneşin doğduğuna ikna olmuştu!
Meng Hao'nun kin güden biri olup olmadığından emin değildi. Sahip olduğu gelişim merkezi sayesinde o papağan ve et peltesinin mMeng Hao'ya ait olduklarını çoktan anlamıştı. Dahası, kadın onları bilerek tam da Meng Hao oradan geçerken bilerek dışarı sürmüştü.
Amacı tamamen Meng Hao'nun kendisine karşı besleyeceği herhangi bir kızgınlığı çözmekti.
Kadın ondan klan kıdemliliği anlamında çok üsteydi, engin bir gelişim merkezine sahipti ve yıllardır ünlenmiş biriydi. Bu nedenle, problemlere akılcı çözümler bulma konusunda iyiydi ve biraz önceki olay Meng Hao ile arasındaki problemi çözmeye yönelik bir hamleydi.
Meng Hao Simya Tao'su Bölümü üzerinde uçmaya devam etti. Yaşlı kadının onu takip etmediğini fark edince gözleri titreşti. O da tabii ki niyetini anlamıştı.
Simya Tao'su Bölümünden dışarı çıktıklarında papağanın ruh hali düzelmiş gibiydi. Elbise kolundan dışarı fırladı ve kibirli bir şekilde bağırdı, "Beşinci Lord'u bekle, seni acuze karı! Beşinci Lord geri gelecek!"
Yan tarafta et peltesi başını enerjik bir şekilde salladı. Et peltesinin bu hareketi bu iki aptalın son günlerde çektikleri acının seviyesini gösteriyordu.
Fakat papağan konuşmasını bitirdiği anda Meng Hao'nun sağ eli aniden fırlayarak papağanı kaptı ve onu kendine çekti. Papağanın gözleri şişti.
"Ne yapıyorsun!? Beşinci Lord'u niye tutuyorsun!?"
"Biraz önce ruh taşından bahsetmiştin değil mi?" Meng Hao soğuk bir tonla sordu. Papağanla iletişimlerinde hiçbir zaman nazik davranmıyordu.
"Ruh taşı mı?" papağan kafası karışmış numarası yaptı. "Ne ruh taşı?"
Meng Hao gözlerini papağana dikti ve aniden yüzünde utangaç bir ifade belirdi. Papağanın gözleri anında kocaman açıldı ve titremeye başladı.
Et peltesi nefesini tuttu ve boğuk bir feryat koparttı.
"Yine bu yüz ifadesi! Bittik! Biz bittik! Bu ifade ortaya çıktığında sonumuz yakın demektir! Bu sefer gerçekten de kuşun suçu...."
Papağanın gözleri korkuyla doldu ve daha Meng Hao bir şey söylemeden önce yalaka bir ses tonuyla konuştu, "Hahaha! Sadece şaka yapıyordum! Ruh taşı... ah, ruh taşı. O acuze karının dağının altında koca bir ruh taşı damarı vardı. Onları çalmak istediğinde kazmak için sana yardım ederim."
Meng Hao "ruh taşı damarı" kelimelerini duyunca gözleri parladı. Ardından belli başlı sorular sormaya başladı.
Bir kuş, bir adam ve bir et peltesi atasal konağa doğru uçarak yollarına devam ederken hararetli bir sohbet içindelerdi.
O sırada akşam vakti çökmüştü. Uzaklarda batan güneş gökyüzünü altın ışıklarla dolduruyordu. Meng Hao atasal konağa geri döndüğünde sayısız klan üyesi Doğu Bölgesine doğru gidiyordu. Meng Hao o tarafa baktı ve aniden sabah ne olacağını hatırladı.
"Doğu Miraç Güneşi!" Kendi kendine mırıldanarak yönünü değiştirdi ve Doğu Bölgesine doğru uçtu. Papağan onun omzuna tünedi ve et peltesi de çana dönüşerek papağanın pençesine bağlandı.
Bu sırada, Doğu Bölümünün Doğu Miraç Pagodasında Fang Wei Seçilmişlerle gülümseyerek muhabbet ediyordu. Kısaca üstünü örttüğü olayın tüm Fang Klanını ayağa kaldırdığından bahsetmeye bile gerek yoktu.
Diğer Seçilmişler doğal davranmaya devam etseler de sıra dışı bir şeylerin olduğunu uzun süre önce anlamışlardı. Fang Wei'nin meseleyi hasır altı etmesi onların hemen bir şeyler olduğunu anlamalarına neden olmuştu.
Bu noktada birisi tekrar Fang Mu meselesini gündeme getirdi. Önceki gibi, Fang Wei kendisinin Fang Mu olduğunu açıkça kabul etmese de bakışlarını çevirerek Li Ling'er'e özür dilercesine bir gülümseme gösterdi. Birçok Seçilmiş bunu fark etmişti ve ne anlama geldiğini düşünmeye başlamıştı.
Li Ling'er soğukça güldü ve ifadesindeki küçümseme daha da derinleşti. O, Fang Mu'nun aslında Meng Hao olduğu konusunda Sun Hai'den bile daha emindi. Fang Mu'dan ölesiye nefret etmişti ama Fang Wei'ye baktığında yüzünde alaycı bir ifade vardı. Sanki o sinirini bozuyor gibiydi.
Fang Wei bu ifadeyi görünce gözleri belli belirsiz titreşti. Aniden konuyu değiştirdi ve Doğu Miraç Güneşi hakkında konuştu.
Sun Hai'nin gözleri parladı ama hoşlandığı kızın bir Fang Klanı çocuğu olduğunu hatırlayınca hiçbir şey söylemedi. Bunun yerine başka bir Fang Klanı Seçilmişini bir kenara çekti ve Fang Yu isimli bir klan üyesini tanıyıp tanımadığını sordu.
Gökyüzü kararıyordu ve gölün çevresinde toplanan Fang Klanı üyelerinin sayısı artıyordu. Normalde orada sessizce bekleyeceklerdi ama şimdi bütün sohbet konusu Meng Hao'nun Göksarayı Güneşruhu Hapını yapmasıydı. Tao Çanı uzun süre önce susmuş olsa da ses hâlâ kalplerinde çınlıyordu.
"Fang Hao'nun bir Göksarayı Güneşruhu Hapı yapabildiğine inanamıyorum!"
"O, üç kutsal haptan biri! Onlardan birini yapabileceğini hiç hayal etmemiştim!"
"Fang Hao geri döndüğünde ondan fazla bir şey beklemiyordum. Sessiz bir tipti. Ama şimdi dalgalar yaratıyor!"
Bu tip konuşmaların ardı arkası kesilmiyordu. Fang Wei'nin yüz ifadesi her zamanki gibiydi ve onun ne düşündüğünü anlamak imkansızdı. Bunun aksine Fang Yunyi'nin yüzü giderek kararıyordu. Ardından göl kenarında etrafındaki klan üyeleriyle hararetli bir konuşma yapan Fang Xi'ye baktı ve soğukça güldü.
Gözlerinde soğuk bir parıltı titreşti ve dudaklarında buz gibi bir gülümseme büküldü. Ayarladığı adamlar şuan Fang Xi'ye yaklaşıyorlardı.
"Saf soy çöpü! Eskiden görkemli günler yaşadılar ama şimdi düşüşteler. Fang Klanı... artık onların üstün oldukları bir yer değil!" Fang Yunyi tekrar soğukça güldü. "Bugün saf soydan Fang Xi'yi aşağılayacağım!" Gözleri kısıldı.
Bu sırada, kalabalığın içindeki Fang Xi yanındaki klan üyelerine son zamandaki tecrübelerini anlatarak gösteriş yapıyordu.
"Simya Tao'su Bölümünde on binlerce yıldır hiç kimse o tıbbi hapı yapamamıştı. Ama benim Kuzi'm bunu başardı!"
"O 30,000 metrelik Soy Kapı Işını yarattı ve hatta Tıp Köşkünde yedinci seviyeye meydan okudu. Ve şimdi de efsanevi Göksarayı Güneşruhu Hapını yaptı. O benim Kuzi'm! Fang Hao!" Diğer klan üyeleri Meng Hao hakkındaki hikayeleri heyecanla dinliyorlardı. Meng Hao'nun statüsü Fang Wei'nin seviyesine yükselten kişilerin sayısı da giderek artıyordu.
Bu sırada yakınlardaki iki tane genç adam kalabalığın arasında ilerliyordu. Yüzlerinde kibirli ifadelerle Fang Xi'ye yaklaştılar ve ardından kabaca ellerini sallayarak bir rüzgarın cisimleşmesine neden oldular. Rüzgar Fang Xi'nin üzerine çökerken yüzünün titreşmesine neden oldu. Buna karşı koymaya çalışsa da yapamadı. Hafif bir homurdanma sesiyle kontrolünü kaybederek on adım kadar geriye sendeledi.
"Klan, Doğu Miraç Güneşi yükselişi sırasında gürültüyü ve nizamsızlığı yasakladı!" dedi genç adamlardan birisi soğuk gözlerle. "Bu kuralı çiğneyenler gözlemleme hakkından feragat edecek!"
"Seni..." Fang Xi öfkeli gözlerle baktı. Fakat karşısındaki genç adamları görünce yüzü düştü. Bölgedeki diğer klan üyeleri de şaşırdı ve hemen geri çekildiler.
