I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1522: ####
Bölüm 1522: ####
Geçmişte ölmüş olan her şey, donarak ölenlerden boğulanlara, gelişimcilerden ölümlülere yada hayvanlardan bitkilere kadar her şey dirilmişti! Cesetleri kaybolanlar bile hiçlikten tekrar hayata dönmüşlerdi! Yıkılan binalar ve devrilen dağlar göz açıp kapayıncaya kadar yeniden ortaya çıkmıştı. Bütün topraklar... tıpkı önceki gibiydi! Antik söylentilere göre bir adam Tao'yu elde ettiğinde onun altındaki her şey de yükselirdi. Tıpkı Gökleri Mühürleme Nazarında olduğu gibi. Ölümün içinden hayat ortaya çıkmıştı! Her şey yenilenirken birinci kıta gümbürtülerle doldu. Bu olurken Engin Genişlik gezegeni ve Yücegök'ün yıldızlı gökyüzünü dolduran bütün topraklar sarsılmıştı. Bütün dünyalar, bütün alemler, bütün toz ve her şey titreşiyordu. Bütün gelişimciler, türler, hayat formları, var olan her şey hayret ve şaşkınlıkla titredi. Jin Yunshan'ın ağzı açık kaldı ve Sha Jiudong'u titreme aldı. Bai Wuchen'in gözleri hayretle açıldı. Tarikat Lideri donup kaldı ve diğer bütün 9 Özlü gelişimciler şaşkınlık dalgalarıyla boğuldu. Her biri dizlerinin üstüne çöktü ve birinci kıtaya doğru secde etti. Sanki orada doğan bir şey... Engin Genişlik'in kendisini bile aşmıştı! Meng Hao'nun bir bakır ayna parçasını ele geçirdiği yerde bulunan zirve 9 Öz savaş hünerine sahip devasa kertenkele şuan uyuyordu. Aniden titredi ve gözlerinde şaşkınlıkla yukarı baktı. Buz-Ateş Aleminde Buzdağı Dev ve Alevanka Yücegök'ün yıldızlı gökyüzü boyunca ilerleyen dalgalanmaları hissedebiliyordu ve aniden korkuya kapıldılar. Bereketli Ölümsüz Tanrı Kıtasında diğer bütün tarikatlar arasında en ünlü pozisyona sahip olan belli bir tarikat vardı. Burası güçlü bir tarikattı ve bu tarikatın içinde yeni bir Seçilmiş olan Tao-Gök isimli bir öğrenci vardı. O sırada bacaklarını çaprazlamış şekilde meditasyonda oturuyordu. Yıllardır kalbi çeşitli sorular ve şüphelerle doluydu. Yine de neyin doğru neyin yanlış olduğunu asla kanıtlayamamıştı. Hatta aklındaki fikirler inanması güç fantaziler gibi görünüyordu. Fakat o anda tüm Ölümsüz Tanrı Kıtası aniden titredi. Bu topraklardaki her bir varlık o anda kafasını kaldırdı. Ölümlüler, gelişimciler ve hatta hayvanlar bir anda hareket etmeye bile enerjisi kalmamış gibi oldu. Tüm dünya tamamen sessizliğe büründü. Tao-Gök dışında. O hareket edebiliyordu. Aniden tanıdık bir aura hissetmesiyle birlikte bir titreme yaşadı. Yüzünde bir gülümseme oluştu ve yanaklarından gözyaşları aktı. En sonunda kafasını geriye atarak gürültüyle kahkaha attı. Tao-Gök tabii ki eski Birinci Dağ ve Denizin Kademe gelişimcisiydi! Benzer bir sahne İblis Alemi Kıtasında da yaşandı. Aynısı Dağ ve Deniz Kelebeğinin üstündeki 33 Gök için de geçerliydi. 33 Gök'ün dışında nöbetçi olarak oturan maymun Dao Fang aniden kalbinin titrediğini hissetti. Bütün Yücegök'ün yıldızlı gökyüzü sallanıyordu ve gök gürültüsüne benzer sesleri yankılanıyordu. Aynı zamanda Yücegök'ün iradesi öfkesi yüzünden her şeyim sallanmasına neden olmuş gibiydi. Öfkeyle kükredi ve aynı zamanda dehşet içindeydi! Korkmuştu çünkü yıldızlı gökyüzünün içinde yeni bir auranın ortaya çıktığını hissedebiliyordu. Bu yeni bir güçtü, Göksel Tao'nun yerini alabilecek bir Tao'ydu! Bu Tao'ya... Gökleri Mühürleme Tao'su adı verilebilirdi! Gökleri Mühürleme Tao'su benzersiz bir eziciliğe sahipti. Ona karşı gelebilecek herhangi bir şeyi reddediyordu. Onu değiştirebilecek herhangi bir iradeyi reddediyordu. O... Göklere gözlerini açtırabilir ve Göklerin gözlerini kapatabilirdi. Eğer Göklerin gözlerini kapatmasını istersem bunu reddetmeye cüret edemez! İstediğim şeye Gökler sahip olmak zorunda! İstemediğim şeye ise sahip olmasa daha iyi olur! Engin Genişlik gezegeninin birinci kıtasında herkes dirilmişti. Fakat... Yan'er donmuş halde kaldı. Son bıçak darbesini yaptıktan sonra Küçük Hazine elbise kolunu fiskeledi ve heykel ile bıçak Meng Hao'ya doğru uçtu. O anda gözleri farklıydı. Daha önce göz bebeklerine sahip değilken şimdi sahipti. Etrafındaki dünyaya baktı ve ışığı gördü. Tabii ki dünya umurunda değildi. Yavaşça karısına doğru döndü ve gülümsedi. Onu ilk defa canlı olarak görüyordu. O çirkindi, yüzü yara bere içindeydi. Ama Küçük Hazine için o var olan en güzel şeydi. Dizlerinin üstüne çöktü ve onu memnun bir gülümsemeyle kollarına sardı. En sonunda gözlerini kapattı ve aurası kayboldu. Ruhu dışarı uçtu. O ve diğer reenkarnasyonların ruhları birlikte bir ışık ışınına dönüşerek Meng Hao'nun elindeki heykele doğru fırladılar. Işık heykele girdikten sonra heykel ışıldamaya başladı. O artık gerçek anlamda tamamlanmıştı. Bu ahşap heykel Meng Hao'nun Dokuzuncu Nazarıydı. Onu özümsediğinde Dokuz Nazarı birleştirebilecekti! Yine de bundan keyif almadı. Küçük Hazinenin cesedinin yavaş yavaş ışık zerrelerine dönüşerek havaya yükselişini ve kendisiyle birleştiğini izlerken tam olarak hangi duygular içinde olduğunu söylemek zordu. Ne de olsa o en başından beri Meng Hao'nun bir parçasıydı. Meng Hao Küçük Hazine'nin işbirliği yapmayı reddedeceğini biliyordu. Meng Hao gerçek benlikti ve o esasen Meng Hao'dan ayrılmış bir parça, bir klondu. O kontrol edilmeyi sevmiyordu, tıpkı onun kaderinden sorumlu olan diğer varlıklar gibi. Yine de en sonunda Dokuzuncu Nazarı tamamlamayı ve Meng Hao'ya yardım etmeyi seçmişti. Tabii ki Meng Hao onun bunu kendisi için değil... Yan'er için yaptığını biliyordu. Klonunun dokuzuncu reenkarnasyonu Yan'er'i Meng Hao'nun gerçek benliğinden daha çok sevmişti. Meng Hao mağarada çok çok uzun bir süre durdu. En sonunda Küçük Hazine'nin ışık zerreleri Meng Hao ile tamamen bütünleşti. Oyma bıçağı ve ahşap heykel dışında klonun varlığına dair bütün izler silinmişti. Meng Hao iç geçirdi. Yan'er'in vücudu da yavaş yavaş ışık zerrelerine dönüşerek kayboluyordu. Onun ruhu tam ve bütün olarak Meng Hao'nun karşısında durdu. Ruh kaybolan cesedine ve biraz önce başka birinin olduğu yanına doğru bakıyordu. Biraz zaman geçtikten sonra ruh döndü ve Meng Hao'ya baktı. "Sana Dokuzuncu Paragon olarak mı seslenmeliyim?" diye sordu yumuşak bir sesle. "Yada Usta. Yada... Küçük Hazine." Meng Hao içinde iki tane ruh ipliği olan sağ elini uzattı. Bir tanesi Han bei ile kaynaşmış olan iplikti. Diğeri ise önceki hayatına dair anıları barındırıyordu. İki ruh ipliği bir bütün olarak güzel bir ışık akışına dönüştü ve Yan'er'e doğru süzüldü. "Bu senin ruhunun bir parçası," dedi Meng Hao sakince. "Eğer onu özümsersen ruhun tamamlanacak ve geçmişe dair her şeyi hatırlayacaksın. Benim aslında kim olduğumu hatırlayacaksın." Yan'er sessizce güzel ışığa baktı ve yüzünde yavaşça sakin bir gülümseme oluştu. "Kusursuz'a ne oldu?" "O Dokuzuncu Tarikatta." Yan'er başıyla onayladı ve uzaklara doğru baktı. Biraz zaman geçtikten sonra tekrar konuştu. "Bu dokuzuncu reenkarnasyon benim için yeterliydi. Daha fazla geçmiş anıya ne gerek var? Şimdi düşününce bu anıların içinde birçok pişmanlığın olduğundan eminim. "Tek bildiğim benim ustam olduğun ve iyi bir hayat yaşamış olduğum." Bir an gözlerini kapattı ve tekrar açtığında ışıl ışıldı. Parmağını ruh ışığına doğru salladı, geçmiş hayatına dair anılar olan ışığa. Işık yok oldu. Bununla birlikte ellerini kenetledi ve Meng Hao'ya baş selamı verdi. "Bu hayat bitti. Usta, senin dünyana artık daha fazla müdahale etmeyeceğim. Yıllarca benimle ilgilendiğin için çok teşekkürler." Meng Hao'ya son bir defa baktı ve ardından döndü. Karşısında bir reenkarnasyon burgacı belirdi. Tam içeri adım atmaya hazırlanırken duraksadı. "Chu Yuyan'ın hikayesinin geri kalanını anlatacağına söz vermiştin. Ama zaten neler olduğunu biliyorum." Gülümsedi ve derin bir nefes aldı. Çok uzun zaman önce zaten Chu Yuyan'ın hikayesinin ikinci kısmının kendisi olduğu sonucuna varmıştı. Görünüşe göre nihayet kendini bütün yüklerden kurtarmayı seçmişti. Biraz önce söyledikleri yalan değildi; memnundu. Huzurlu ve sakin bir halde Meng Hao'ya el salladı ve reenkarnasyona adım attı. Ona göre sevdiği biriyle sonsuza kadar beraber olmaya gerek yoktu. Tek bir ömür onu mutlu etmeye yeterdi. Meng Hao mağarada sessizce duruyordu ve gözleri biraz boş bakıyordu. Dokuzuncu Nazar tamamlanmıştı ama hiç mutlu hissetmiyordu. Hatta kalbi bir melankoli ile sarılmıştı. Biraz zaman geçtikten sonra başını sağa sola salladı ve hislerini kalbinin derinliklerine gömdü. Mağaradan çıktı ve soğuk bir meltem yüzüne çarptı. Rüzgar saçlarını kaldırdı ve elbisesini hışırdattı, sanki beraberinde kötü anıları da alıp götürüyordu. Yüzünde kararlı bir bakış belirdi ve gözleri parlamaya başladı. Gelişimde bin yılı geçmişti ve yaşadığı her şey onu daha da güçlendirmişti. Yüzü gençti ama dikkatli bakınca onda sadece yıllardır yaşamış ve birçok şey görüp geçirmiş birinde görebileceğin bir şey vardı. Hatta gözlerinin kenarlarında hafif kırışıklıklar bile vardı. Değişimleri saklamak gibi bir çabası yoktu. "Geri dönme zamanı geldi...." Bunu düşünürken masmavi gökyüzüne ve bembeyaz bulutlara baktı. Uzaklarda ona doğru kırmızı bir ışık ışını uçuyordu. Bu mastifti ve önüne inerek sessizce baktı. Meng Hao mastifin tüylerini okşadı ve gözlerindeki ışık daha da keskinleşti. "Dokuzuncu Nazarı özümsedikten ve tamamlandığından emin olduktan sonra Dokuz Nazarı birleştirebilir ve bronz lambayı söndürebilirim. Ardından Aşkın olacağım. Ve bunun ardından... nihayet eve gidebileceğim!" Çok yüksek sesle konuşmamış olsa da sanki sesi Gök ve Yer ile bütünleşti ve yıldızlı gökyüzü boyunca yayıldı. Dağ ve Deniz kelebeği dünyasında aniden hafif bir ses duyuldu. "Geri dönüyorum!" Bölüm İsmi: Güle Güle Yan'er
