I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1517: Gökleri Oymak!
Bölüm 1517: Gökleri Oymak!
"Bunun ardından İblis ve Tanrı geldi. Onlar da Yücegök'ün parmaklarından birini yok ettiler. Acaba üçü Yücegök'ü yok etmek için işbirliği yaptılar ama bunu başaramadılar mı? "Her halükarda bekliyorlar. Şeytan'ın ortaya çıkmasını bekliyorlar. Acaba Şeytan'ın Yücegök'e son vereceği fikrine nereden kapıldılar. "Yücegök de Ölümsüz heykeline yaklaşan herkesten korksa da onların içinde Şeytani Qi belirmesini bekliyordu. Daha sonra işlem tamamlanmak üzereyken ve gerçek Şeytan olmaya adım atacakken bu yarı-Şeytanları özümsedi, Şeytan'ın çeşitliliğini kullandı ve onların Nirvanik Yeniden Doğuş'u ile kendine yeni hayat verdi! "Belki de Yücegök Klanları gerçekte Yücegök'ün kanıyla yaratıldı ama onlar aynı zamanda Şeytan doğurabilecek klanlardı! "Benim kaderim böyle bir Şeytan olmak ve ben gerçek Şeytan'ım." Meng Hao iç geçirdi. Belki de kavrayışı tam değildi ama yaşadığı onca şeyden sonra yüzde yetmiş yada seksen oranında emindi. "Bu, Song Daozi ve diğer doksan yedi yüzün kökeni. Onlar geçmişten başka dünyalara aitti ve hepsi yarı-Şeytan oldular. "Ve ben doksan dokuzuncuyum. Yücegök tarafından grubun sonuncusu olarak hazırlandım." Başını sağa sola salladı ve uzun bir an sessizce durdu. Yağmur kesildi ve ay gökyüzünde kendini gösterdi. Ayın saçtığı ışık su birikintilerinden yansıyordu. Meng Hao en sonunda aşağıdaki ölümlü şehrinin gece karanlığına daldı. Hislerine güvenerek caddelerde yürüyerek en sonunda kendini küçük bir sokağa açılan bir köşede buldu. Ara sokağın derinliklerinde küçük bir dükkan vardı. Kapısı kapalıydı ama tabelasına ve dışarıdaki odun yığınına bakınca buranın bir marangoz olduğu belliydi. Burası klonunun dokuzuncu hayatının eviydi. Meng Hao orada uzun bir süre durdu. Bölgeyi kaplayan engelleyici sis burada güçlüydü ve verdiği hissiyat Gökleri sarsabilecek bir şey kaynıyor gibiydi. Uzun bir an sonra Meng Hao dükkanın içinde ne olduğunu görmek için kutsal duyusunu gönderdi. Fakat bu bir okyanusa taş atmak kadar etkili oldu. Hiçbir şey göremedi. Bir on sonra ortadan kayboldu. Tekrar ortaya çıktığında marangoz dükkanının içindeydi ve etrafta düzgünce ayarlanmış marangoz aletlerine bakıyordu. Ayrıca Meng Hao'yu biraz şaşırtan küçük ahşap oymaların olduğu raflar diziliydi. Kuşlar, köpekler, kediler vardı ve hepsi de ciddi biçimde canlı gibiydi. Öyle canlı görünüyorlardı ki sanki her an yürümeye başlayacak gibi bir hissiyat uyandırıyorlardı. Hatta ölümlülerin tespit edemeyeceği hafif bir ışıkla parlıyorlardı. Bu hayat ışığıydı ve son derece güçlüydü. Bu ahşabın içinde bulunmayan sadece oyma yoluyla üzerine katılmış olan bir hayat kuvveti gibiydi. Meng Hao böylesine canlı heykelleri nasıl maharetli ellerin yapabileceğini düşünmeden edemedi. Tam bu noktada gözleri bir kadın tasviri küçük bir heykelin üzerine geldi. Bir titreme yaşadı ve gözleri kocaman açıldı. Adeta gördüğü şeye inanamamıştı; sanki zihninde yıldırımlar çakıyordu. Sanki o anda hayal gücünü bile aşan inanılmaz abes bir şeye bakıyordu. "Bu.... Nasıl mümkün olabilir? Klonumun dokuzuncu reenkarnasyonu neden onun heykelini oydu...?" Bu dokuzuncu hayatta belli başlı şok edici ve geri döndürülemez gelişmelerin yaşandığını fark edince kalbi güm güm atmaya başladı. Tam bu anda arkasından ayak seslerinin geldiğini duydu. Dükkanın arka odasından orta yaşlı bir adam çıktı. Adam kördü ama sanki gözleri varmış gibi rahat yürüyordu. Küçük dükkanını çok iyi tanıyordu, sanki zihnine kazınmıştı. Dükkanın ortasına doğru yürüdü ve raftan bir oyma bıçağı aldı, ardından oturarak bitmemiş bir heykelin üzerinde çalışmaya başladı. Heykelin yarısı bile tamamlanmamıştı ve kimse onun ne olduğunu tam anlayamasa da Meng Hao bir bakışta onun Dokuzuncu Nazarın dokuzuncu mühür işareti olduğunu söyleyebilirdi. Küçük Hazine Meng Hao'yu göremiyordu ve onun orada olduğunu bilmiyordu. Bu sahne bir resim haline getirilse Meng Hao'nun klonunun dokuzuncu reenkarnasyonunun karşısında durmuş onun bir ahşap bloğunu yavaş yavaş oyuşunu izlediği görülecekti. Dokuzuncu reenkarnasyonunu izlerken Meng Hao'nun kalbi son derece garip bir hissiyatla doldu. Bu reenkarnasyon diğerlerinden farklıydı. İkinciden sekizinci hayata kadar hepsini gözlemleyebilmişti ve hatta bazı reenkarnasyonlarla tanıdık bir hissiyat yaşamıştı. Bunun kesinlikle kendi klonu olduğunu hissedebiliyordu; ruhu ve kanı Meng Hao'dan geliyordu. Ama bu dokuzuncu reenkarnasyon son derece yabancı hissettiriyordu. Meng Hao klonunun oyma işini izlerken zaman geçti. Dokuzuncu mühür işaretinin böylesine net ve cismani biçimde şekillendiğini asla görmemişti. Zihninde ve kalbinde daima dış hatları belirmişti ama bu sefer Küçük Hazine'nin ellerinde her bıçak darbesiyle birlikte dünyada fiziksel formunu alıyordu. "Demek bu benim son, dokuzuncu hayatım ha...?" Meng Hao mırıldandı. Orada uzun bir süre bekledikten sonra... odadan bir kadın çıktı. O da Meng Hao'yu göremiyordu ama Meng Hao kadını gördüğünde neden Han Bei'nin bu tarafa geldiğini anlamıştı. "Yan'er...." diye mırıldandı iç geçirerek. Ahşap heykeldeki kadının Yan'er olduğunu gördükten sonra gerçeği tahmin etmeye başlamıştı. Ama onu burada kanlı canlı görünce içinde karmaşık duygular belirdi. Şimdi dokuzuncu hayatında beklenmedik bir sapma olduğunu anlamıştı. Klonu... Chu Yuyan ile evlenmişti. Karnında çocuğu vardı ve kocasının omuzlarına kalın örtüyü sararken yüzü samimi bir ifadeyle doluydu. Ardından yanına oturarak onu izlemeye başladı. Onu nasıl izlediğine bakınca tüm hayatı boyunca burada oturup onu izleyebilir gibiydi. En sonunda heykele baktı ve onun ne olduğunu tam anlamayarak sessizce sordu, "Bitirmene çok kaldı mı?" "Daha değil," Küçük Hazine cevap verdi ahşabı nazikçe ovuşturarak. "Daha üçte biri bitmiş durumda." Chu Yuyan biraz daha dikkatli baktı ve ardından sordu, "Bu tam olarak nedir? Anlayamadım." Küçük Hazine gülümsedi ve cevap verdi, "Bu... benim görebildiğim kadarıyla Gökler." "Gökler mi?" Kadın biraz şaşırmıştı. "Evet. Bu gözleri kapalı olan Gökler. Benim gibi göremeyen." Küçük Hazine iç geçirdi. Yan'er orada sessizce oturdu. Aniden Küçük Hazine kafasını kaldırdı ve Meng Hao'yu göremese de sanki ona bakıyordu. "Yan'er, bazen hayatımın amacının bu olduğunu hissediyorum. "Kör olmam, karanlıklar dünyasında yaşamam önceden yazıldı. "Ama Göklerin gözlerini açmasını istiyorum. Yukarı uzanıp ona dokunamamam çok kötü." Meng Hao Küçük Hazine ve Yan'er'e uzun bir süre baktı. En sonunda iç geçirdi ve ayrılmak için döndü. Dükkandan çıkmadan önce dönerek Yan'er'e ve karnındaki şişliğe baktı. İçeride hayat olduğunu hissedebiliyordu ve bu çocuğun klonunun dokuzuncu hayatından olduğunu bilse de aynı zamanda kendi etinden ve kanındandı. Bu dokuzuncu reenkarnasyon diğer hayatlar gibi değildi ve bu çocuk da farklıydı. Meng Hao kapının eşiğinde durdu ve yüzü karmaşık duygularla doldu. Yan'er ile Küçük Hazine'nin hayatına müdahale edecek bir şey yapmadı. Gerek yoktu. İkisini de kendi haline bırakmayı seçmişti ve bu yüzden onları şimdi ayırmayacaktı. Dokuzuncu Nazar meselesi yüzünden bu dokuzuncu reenkarnasyon görünüşe göre Meng Hao'yu şaşırtacak kadar keskin sezgilere sahipti. Sadece Dokuzuncu Nazarın dokuzuncu mühürünü oymakla kalmamış aynı zamanda Meng Hao'yu düşünmeye iten bazı sözler söylemişti. "Gökleri göremeden onu nasıl mühürleyebilirsin?" diye mırıldandı başını sağa sola sallayarak. "Hayır. Bundan fazlası var. İnsanlar onun Gökleri göremediğini düşünüyor ama işin gerçeği kör dünyasında onu görebiliyor. "Her bıçak darbesiyle Gökleri oyuyor. Dokuzuncu mühür bu Gökleri temsil ediyor! "Heykelini yapmayı bitirdiğinde klonumun dokuzuncu reenkarnasyonu gözlerini kapatacak ve ölecek. Onun hayatının amacı dokuzuncu mühür işaretini oymak." Meng Hao sessizce uzaklara doğru yürüdü. Ölümlü şehrinden ayrılmadı. Küçük Hazine ve Yan'er'den biraz uzakta bir ev satın aldı ve orada klonun dokuzuncu hayatının işini bitirmesini bekleyecekti. Sekiz ay göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve Küçük Hazine'nin bir kızı oldu. Kız kör değildi. Dünyayı tüm renkleriyle görebiliyordu. Onun canlı, neşeli kahkahaları evi sık sık dolduruyordu. Annesi ismini "Kusursuzluk" anlamına gelen tek bir karakter seçmişti. Kız doğduğu andan beri onu Kusursuz olarak çağırmışlardı. Bu biraz garip isimdi ama Küçük Hazine ve Yan'er bunu sevmişlerdi. Küçük Hazine kızı doğduğu anda inanılmaz heyecanlanmıştı. Sık sık küçük bebeğini kollarında tutmuş ve keyifle gülmüştü. Daha sonra kızını bir ahşap kalıba dökerek yatağının baş ucuna yerleştirmişti. Birkaç yıl sonra Küçük Hazine'nin kızı sekiz yaşına girdi ve dokuzuncu mühür işaretinin neredeyse yarısı bitmişti. Günün birinde Küçük Hazine'nin kafasında beyaz bir saç teli belirdi. Kısa süre sonra genç Kusursuz babasına arkasından sarıldı ve keyifle gülerek üstüne atladı. Kıkırdayan Küçük Hazine onu kollarına aldı ve aniden Kusursuz babasının kafasındaki beyaz saçı fark etti. "Baba, kafanda beyaz bir saç var! Kımıldama, onu kopartacağım." Küçük eliyle uzandı, beyaz teli buldu ve onu kopardı. Küçük Hazine kızının yanağını okşadı ve ona sevgi dolu bir gülümseme gösterdi. Mutlu ve hatta kutsanmış hissediyordu. Yıllar geçmeye devam etti.
