I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1473: Tabii ki!
Bölüm 1473: Tabii ki!
"Gayri meşru usta çırak romantizmi" sözleri Yan'er'in anında titremesine neden oldu. Birkaç adım geri sendelerken yüzü tamamen bembeyaz olmuştu. Kadının "ne kadar iğrenç" sözleri ise adeta karnına bir balyoz gibi darbe indirmişti. Zihni allak bullak oldu. Sanki en gizli ve derin hisleri aniden çarpıcı biçimde herkesin gözleri önüne serilmiş gibiydi. Yan'er sanki aniden tüm Gök ve Yer tersine dönmeye başlamış gibi hissetti. Hatta bir ağız dolusu kan tükürdü. "Sen..." gözle görülür biçimde sarsılırken görüşü bulandı. Ne diyeceğini bilemedi. Genç kadının bu sözlerinin hemen ardından Meng Hao'nun yüzünde sert bir ifade belirdi. Ayağa kalktı ve aniden patlayan şiddetli bir baskı genç kadını boğdu. Aynı zamanda Meng Hao bir adım ilerledi. Ayağı indiğinde yer sallandı ve dağlar sarsıldı. Kutsal Kızın yüzü düştü; Meng Hao'nun sıcak ve yumuşak bir kişi olduğunu düşünmüştü ama göz açıp kapayıncaya kadar adeta vahşi bir canavara dönüşmüştü. Bakışları, enerjisi, yaydığı baskı kadının paramparça olmak üzereymiş gibi hissetmesine neden oldu. Aniden içten içe titremeye başladı ve tüyleri diken diken oldu. Paragon Derebulut da kaşlarını çattı ve sanki Meng Hao'yu engellemek istiyormuş gibi elini uzattı. Fakat tam bu anda Meng Hao ona doğru baktı ve söylendi, "Gerçekten de yolumu kesmeye mi cüret edeceksin!?" Bir Antik Alem gelişimcisinin ağzından çıkan bu sözler ve bakış bir 7 Özlü Paragonu tehdit ediyordu. Bunu gören herhangi bir gelişimci inanamazdı. Bu mutlak bir kibir ve cesaret dolu bir davranıştı. Adeta bir peygamber devesinin bir savaş arabasını durdurmaya çalışması gibiydi! Fakat Meng Hao kendisine baktığı anda Paragon Derebulut zihninde garip ve gizemli bir şeyin kaynadığını hissetti. Bu tehdit gibi bir şeydi ama Meng Hao'nun gelişim merkezinden gelmiyordu. Tüm tüylerinin diken diken olmasına neden olan ölümcül bir kriz hissiyle boğuldu, Meng Hao'nun bakışı bir çeşit gizemli ve akıl almaz güç barındırıyordu. Bu tıpkı kişinin kendisinden üstün birinin gözlerine baktığında hissedeceği türden bir güçtü. Bu son derece doğaldı. Sanki gerçekten de ona en güçlü uzman bakıyormuş gibi hileden ve taklitten uzaktı. Bir 7 Özlü Paragon olan Derebulut bile zayıf hissetmişti! Meng Hao'nun sözleri kulaklarına ulaştığı anda beyni allak bullak oldu. Bu sözler aslında dünyanın belki de en büyük şakası olması gerekiyordu. Ama Derebulut bu kişinin tamamen delirmiş olduğunu hissederek tamamen sarsıldı. "Bu nasıl mümkün olabilir!?" diye düşündü. Zihni kaos içindeydi ve öfkelenemediği için de utanç hissetti. Onun pozisyonunda olan birisi onun yerinde bu durumda olsa aynısı onun için de geçerli olurdu. Fakat tam gözleri soğukça titreşip Meng Hao'ya karşı hamle yapmaya hazırlanırken Dokuzuncu Tarikatın 7 Özlü Paragon'u soğukça homurdandı ve onun yoluna çıktı. Bir gümbürtü duyuldu ve ikili birbirlerinden uzaklaştılar. Ardından Dokuzuncu Tarikatın Paragonu dört bir yanda yankılanan soğuk habis bir sesle konuştu. "Yoldaş Taoist Derebulut. Senin Üçüncü tarikatından bu öğrenci biraz önce tam olarak ne demek istedi? Şuan Dokuzuncu Tarikattayız, yani bize düzgün bir açıklama yapsan iyi edersin!" Dokuzuncu Tarikat Paragonu kızmıştı. Evlilik alaşmasının olmaması önemli değildi. Bu öğrenci biraz önceki dediklerini kazara söylemiş olamazdı; belli ki aşağılama niyetine sahipti. Dediği şey doğru olsa da olmasa da Fang Mu görkemli bir isme ve pozisyona sahipti ve onu açıkça sert kelimelerle ayıplamıştı. Dokuzuncu Tarikatın kalbi öfkeyle yandı ve Paragon Derebulut'u buraya davet ettiği için pişmanlık duydu. Bu sırada Meng Hao gözlerini Paragon Derebulut'tan ayırdı ve geriye doğru adımlamaya başlayan genç kadına doğru yürüdü. Kızın üzerine çöken baskı giderek artıyordu. Boğuk bir sesle kendini savunmak için bir büyü hareketi uygulamaya başladı. Meng Hao son derece sert bir ifadeyle elini kaldırdı ve kızın suratına doğru bir tokat savurdu. Bir tokat sesi çınladı ve kızın çığlığı yükseldi. Yanağında büyükçe bir iz belirdi ve hatta darbenin etkisiyle yere serildi. Kız daha yere inmeden önce Meng Hao aşağılanmanın verdiği öfkeyle bir tokat daha attı. Kızın diğer yanağından bir tokat sesi daha çınladı. Ağzından kanlar saçıldı ve tekrar çığlık attı. Şuan suratı kötü vaziyetteydi ve tamamen kanlarla kaplanmıştı. "Derhal defol buradan!" Meng Hao gözlerinde öldürme arzusuyla kükredi. Genç kadının sözleri ne kadar alçakça olsa da gerçek benliği tarikatta olmadığı için eğer onu öldürürse Üçüncü ve Dokuzuncu Tarikatlar arasında bir savaş çıkacağını biliyordu. Fakat tabii bunu yanına bırakmayacaktı. Bu yüzden bu sözlerin hemen ardından genç kadının Tao kalbini kırmış ve oraya bir korku tohumu ekmişti. Paragon Derebulut bu olanları durdurmaya çalıştı ama Dokuzuncu Tarikat Paragon'u onu engelledi. Onların çarpışma sesi yankılandıktan sonra Dokuzuncu Tarikat Paragonunun yüzü iyice sertleşti ve Meng Hao'nun sözlerini tekrarladı. "Derhal defolun buradan!" Dokuzuncu Tarikatın gücü Meng Hao Dokuzuncu Paragon olduktan sonra sürekli artmaya devam etmişti ve orduları güçlenmişti. Dokuzuncu Tarikat Paragon'unun gözlerinde soğuk bir parıltı belirdi ve devam etti, "Eğer bu saçma sözlerin herhangi bir yerde yayıldığını yada Dokuzuncu Tarikatın qilin oğlunun isminin lekelendiğini duyarsam tarikatlarımız arasında bir savaş başlatmış olursunuz." Paragon Derebulut sadece soğuk bir şekilde güldü. Biraz önce olup bitenlerin kendi klan üyesinin aşağılaması yüzünden gerçekleştiğini göz önüne alınca diyecek fazla bir şey yoktu. Genç kadına kötü bir bakış atarak onu aldı ve ardından ışık ışını gibi uzaklara doğru fırladı. Onlar gittikten sonra ortama tekrar sessizlik ve huzur geldi. 7 Özlü Paragon bir an tereddüt ettikten sonra Meng Hao'ya buruk bir gülümseme gösterdi. Ardından başını eğik sessizce duran Yan'er'e baktı. Bir an düşündükten sonra tekrar Meng Hao'ya döndü ve konuştu, "Fang Mu, oldukça potansiyelli bir çırağın var. Biliyorsun, gelişimle geçen yıllarım boyunca hiç çırağım olmadı. Bu kızı çırağım olarak almama ne dersin?" Bu sözler Yan'er'in ürpermesine neden oldu. Meng Hao gözlerinde kararlı bir bakışla başını sağa sola salladı. "İyi niyetiniz için çok teşekkürler Paragon." Paragon Meng Hao'ya baktı ve kalbinden bir iç geçirdi. Başka bir şey söylemeden ayrılmak için döndü. Dağ zirvesi şuan rüzgar uğultusu dışında son derece sessizdi. Meng Hao Yan'er'e doğru yürüdü ve başını okşadı. Sıcak bir ifadeyle konuştu, "Neden sinirlisin? Boşboğazlık etti ve onu tokatladım. Bitti gitti. Cani auram onun Tao kalbini yerle bir etti ve bir daha sorumsuzca konuşmalar yapmaya cüret edemeyecek. Eğer hala içini boşaltmak istiyorsan gelişimine odaklan ve günün birinde onun icabına bak." Yan'er başını eğdi. Ellerini yanaklarına götürdü ve titreyen göz kapaklarının altından utanmış ve ne diyeceğini bilmez bir halde baktı. "Usta ben...." Bir şey söylemesi gerektiğini biliyordu ama kelimeleri bulamıyordu. Meng Hao gülümsedi ve onun başını tekrar okşadı. "Pekala, pekala. Neden gidip bana biraz ruh meyvesi hazırlamıyorsun? Ustan acıktı biraz." Ardından kapalı meditasyon odasına doğru yöneldi. Yan'er olduğu yerde bir an yüzünde boş bir ifadeyle kaldı. En sonunda ayağını sertçe yere vurdu. Meng Hao'nun başını okşadığı yeri ovuşturarak hemen ruh meyvesi hazırlamaya gitti. Çok geçmeden akşamüstü oldu. Yavaş yavaş gökyüzünün ışığı kayboldu ve ay yükseldi. Ay ışığı yeryüzünde adeta bir su gibi aktı ve her şey normaldeki gibi görünse de onda genelde olmayan yalnız bir güzellik vardı. Yan'er Meng Hao'nun kapalı meditasyon odasına yeni varmıştı. Ruh meyvesini onun önüne koyduğunda Meng Hao gözlerini açtı ve ona gülümsedi. Yüzündeki kafası karışmış gibi ifadeyi görünce istemsizce iç geçirdi. "Yan'er" dedi yumuşak bir sesle. Sanki afallamış gibi bir haldeydi ve onu duymamıştı bile. "Yan'er!" diye tekrarladı daha yüksek sesle. "Huh?" kafasını kaldırarak cevap verdi. Meng Hao tekrar iç geçirdi. Bir anlık sessizlikten sonra kapıya doğru yürüdü ve orada karanlık gökyüzüne ve aya baktı. "Yan'er," dedi yumuşak bir tonla, "gençliğinde seni tarikata getirdiğim zamanı hatırlıyor musun?" "Hatırlıyorum..." dedi o günü anımsayarak. Eskiye geri dönmüş gibiydi. O zaman ustasının sahtekar olabileceğinden şüphelenmiş ve bu düşünce tarikata geldikten sonra bile bir süre devam etmişti. Şimdi o zamanı düşününce ister istemez gülümsedi. Ay ışığı onun genç yüzüne düştüğünde her zamankinden daha güzel göründü. Meng Hao ona baktıktan sonra konuştu, "Ustan sana bir hikaye anlatacak." Bakışları yumuşaktı ve sanki içinde Yan'er'in bile daha hayatta olmadığı zamanlara ait anılar barındırıyordu. Bunun sebebi anlatacağı hikayenin zaman akışının çok çok uzağından gelecek olmasıydı. "Bir zamanlar Dağ ve Deniz Alemi adı verilen bir yerde Güney Gök gezegeni adından bir gök cismi vardı...." "Güney Gök gezegeninde ise Daqing Dağı adı verilen bir yer bulunuyordu...." “.... O genç adam Reliance Tarikatı'na katıldı ve orada Wang Tengfei adında bir Seçilmişle tanıştı." “.... Ve onu ilk görüşüydü bu. O zaman o Wang Tengfei'nin nişanlısıydı." “.... O anka o kadar büyüktü ki uçarken tüm gökyüzünü dolduruyordu. Onları da beraberinde sürükleyen devasa bir fırtına yarattı. İkili unutulmuş bir volkanın içinde bulduklar kendilerini...." "Mor Felek Tarikatında yoldaş öğrenciler oldular...." "Genç oğlan evlendiği gün kız onun karısının yanında ona bakıyor, kendisini fark etmediğini sanıyordu...." "Daha sonra Ustası Hap Şeytanı ile birlikte ayrıldı ve Kunlun Toplumuna gitti...." "Rüzgarlı Alem ona yardım etmek için kendi ruhuna hasar verdi. Kız nihai bir bedel ödemişti ama yine de hiçbir pişmanlığı yoktu...." "Adam Kunlun Toplumuna geldi ve onun cesedini gördü. Ardından onun ruhunu bulmak için bir zamanbükme büyüsü kullandı. O gün adamın kalbi kırılmıştı...." "Onu Sekizinci Dağ ve Denizde aradı ama bulamadı.... Fakat ona bir hayat borcu olduğunu biliyordu...." Meng Hao Yan'er'e tüm hikayeyi anlattı. Hikaye çok çok uzun zaman aldı. Tüm gece anlattı ve en sonunda hikaye bittiğinde güneş yükselmeye başlamıştı. En başta Yan'er biraz dalgın bir şekilde dinlese de hikaye devam ettikçe neden olduğunu bilmeden içinde daha fazla acı hissetti. Sanki kalbinde yavaş yavaş bir şey uyanıyordu. Meng Hao hikayeyi bitirdiğinde Yan'er yüzüde boş bir ifadeyle kalakalmıştı. Uzun bir süre geçti.... Ardından kafasını kaldırdı ve sessizce sordu, "Usta, hikayedeki kızın ismi neydi?" Meng Hao uzaklarda yükselen güneşe doğru gözlerini dikerek cevapladı, "Onun ismi... Chu Yuyan." "Hikayenin devamı var mı?" Yan'er sordu. Meng Hao bir an sessizce durduktan sonra başıyla onayladı. "Dinlemek ister misin?" Yan'er titredi ve bir süre hiçbir şey söylemedi. Fakat gözlerinde kafa karışıklığı yavaş yavaş kayboldu. Kısa süre sonra her zamanki gibi basit ve kaygısız haline geri döndü. En sonunda arkasını ona döndü ve başını sağa sola salladı. "Şimdi istemiyorum. Ama bir gün... hikayenin geri kalanını dinlemek istersem bana anlatır mısın?" "Tabii ki!"
