I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1321: Savaş Ruh Gerektirir!
Bölüm 1321: Savaş Ruh Gerektirir!
Yedinci Dağ'ın etrafında dönen dört büyük gezegenden üç tanesi yok edilmiş ve yıldızlı gökyüzünde süzülen bir enkaz yığını haline gelmişti. Geriye kalan tek gezegen Kaplan Kafesi olarak bilinen yerdi. [R.N: Kaplan Kafesi gezegeni daha önce 301, 322 ve 977. bölümlerde adı geçmişti.] Şuan Yuwen Jian ve Yedinci Dağ ve Deniz kuvvetlerinden geriye kalan on binlerce gelişimci o gezegende Yabancılar ile ölümüne bir savaş veriyorlardı. Dövüş kanlı ve acıydı ve ara sıra kendini patlatma sesleri yükseliyordu. Gökyüzü ve yer kan kırmızısı olmuştu ve gaddar Yabancılar kutsal becerilerini kendi hayat kuvvetleriyle güçlendirerek siyah alev denizlerinin yollarına çıkan her şeyi yakıp kül etmesine neden oluyordu. Gezegenin yüzeyinde muazzam çatlaklar oluştu ve şehirler ve hayat formları titriyordu. Onlar için sanki dünyanın sonu gelmişti. Gökyüzü bile yıkılmanın eşiğinde gibiydi ve gelişimciler ile Yabancılar dövüşürken tek ortak yanları hepsinin de ölüm kalım mücadelesi veriyor olmasıydı! Aslında on binlerce gelişimci arasında en güçlü olanı Yuwen Jian değildi. Fakat kademe gelişimcisi statüsüyle birlikte onun sözleri büyük bir ağırlık taşıyordu ve şuan savaşta gelişimci grubuna liderlik ediyordu. Kanlar içindeydi ve adeta kandan bir elbise giymiş gibi görünüyordu. Derisi yara bere içindeydi ve gözleri kıpkırmızıydı. Mutlak bir korkunçluğa sahipti. Fakat bu korkunçluğun altında bir üzüntü ve umutsuzluk gizleniyordu. "Dağlar ve Denizler için yaşa, Dağlar ve Denizler için öl!!" Yuwen Jian kafasını geriye atarak kahkaha koparttı ve bunun ardından arkasındaki gelişimciler de kudretli bir şekilde kükredi. Canice auralar peyda oldu. Belki kaybedecekleri bir savaşı yaşıyorlardı ama ölmeden önce ne kadar fazla Yabancıyı yanlarında götürürlerse kar sayacaklardı. herhangi bir kaçış yolu yoktu.... Yedinci Dağ ve Denizde Beyaz Lorda bağlılık yemini etmiş neredeyse bütün bölgeler düşmanın ellerine düşmüştü. Gelişimciler üç gezegenlerinin yok edilişini ve sayısız hayatın feda edilişini izlemişlerdi. Yedinci Dağ ve Deniz acımasızca Yabancılar tarafından ele geçirilmiş ve yerli gelişimciler bunu yükselen öfkeyle izlemekten başka bir şey yapamamışlardı. Şuan hayatta kalmalarının tek nedeni dövüşmekti. Hala alacakları bir nefes kalmış olsa bile bunu Yabancı öldürmek için harcayacaklardı! Bir patlama duyuldu ve Yuwen Jian bir ağız dolusu kan tükürdü. Şuan üzerine yıldırım gibi gelen soğuk sırıtışlı bir Tao Alemi Yabancı ile yüzleşiyordu. Yabancı'nın sağ eli bir büyü hareketiyle titreşti ve ortaya çıkan siyah alevler devasa bir ağız formuna dönüşerek Yuwen Jian'ı yemek için fırladı. Yuwen Jian acı acı güldü. Daha önce Tao Alemi Yabancıları ile yüzleştiğinde yanında daima onları yerlerine sabitleyen Yedinci Dağ ve Deniz Tao Alemi uzmanları olmuştu. Ama şuan tüm o Tao Alemi uzmanları ya ölmüş yada ağır yaralanmıştı. Yuwen Jian imha olmakla yüz yüzeydi! Gözlerinde delirmiş gibi bir ışıkla Tao Alemi Yabancıya gözlerini dikti ve kendini patlatmaya hazırlandı. Onun emrindeki diğer gelişimcilerde kan çanağına dönmüş gözlerle baktılar ve onlar da kendilerini patlatmaya hazırlandılar. Bir tane gelişimcinin kendini patlatması bir Tao Alemi uzmanına bir şey yapamazdı ama onlarcası, yüzlercesi ve hatta binlercesi patlatırsa mesele değişirdi! Böylesine muazzam bir güç birikimi bir Tao Alemi uzmanını bile şok edebilecek seviyede olacaktı. Yabancı'nın gözleri kocaman açıldı ve kaşlarını çattı. Tam savunma önlemleri almaya hazırlanırken aniden Gök sarsan, Yer parçalayan bir kutsal duyu patladı. Bu öldürme arzusu, nefret ve delilikle taşan bir kutsal duyuydu ve savaş alanını sardığı anda Tao Alemi Yabancı'nın gözleri kocaman açıldı, telaşla bağırdı. "Tao--" daha tek bir kelime ağzından çıkmışken kafası patladı ve vücudu parçalandı. Neredeyse aynı anda savaş alanındaki diğer Yabancılar da acıyla bağırdılar ve yüz ifadeleri dehşetle dolarken sırayla patladılar. Yukarıdaki yıldızlı gökyüzünden bakınca savaş alanı adeta kan çiçeklerinin açtığı bir tarla gibi görünüyordu.... Hayatta kalan Yabancılar şok ve dehşetle doldular. Hemen gezegenden kaçmaya çalışırken oradaki Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcilerini şaşkın bir halde bıraktılar. Fakat gelişimcilerin nefretleri sönmeyecekti ve hemen kaçmakta olan Yabancılara saldırmaya başladılar. Yuwen Jian titriyordu ama düşünmeye zaman yoktu ve hemen katliama katıldı. Tam bu sırada savaş alanında yeni bir figür belirdi. Bu, içeriye ışınlanan Meng Hao'ydu. Hemen sağ elini uzattı ve vahşi bir pençe hareketi yaptı. Dağlar ve Denizler gücü taştı. Bu güç miktarı çok fazla değildi ama bir Tao Hükümdarı ile dövüşmek için yeterli olmasa bile o alemin altındaki herhangi bir Yabancıyı kuru bir ot gibi ezmeye yetecekti! Gümbürtü sesleriyle birlikte yıldızlı gökyüzünde devasa ve hayali bir el belirdi. Sınırsız dalgalanmalar yayan görkemli el aşağıdaki yabancılara doğru tırmalama hareketiyle indi. Yıldızlı gökyüzü titredi ve sayısız yırtık açıldı. Göz açıp kapayıncaya kadar yıldızlı gökyüzünde Yabancıların bulunduğu bölge tamamen ezildi! GÜM! Acı dolu çığlıklar ve öfkeli kükremeler bir anda kesildi. Bir an sonra devasa el yok oldu ve geriye sadece havada süzülen küller kaldı. Savaş alanı sessizdi ve etrafa bakan Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcileri afallamıştı. Yuwen Jian kafasını çevirdi ve kalabalığın içinde Meng Hao'yu gördü. "Meng Hao...." dedi, yüzünde bir gülümseme kıvrılmıştı. Ne yazık ki bu acı ve hatta içi boş bir gülümsemeydi. Biraz önce 10,000'den fazla Yabancı ölmüş olsa da herhangi bir sevinç sesi yada heyecan belirtisi görülmedi. Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcileri sadece oldukları yerde kaldılar. Yüzlerini Meng Hao'ya döndüklerinde gözlerinde adeta hiçbir hayat belirtisi yoktu, sanki ruhları çoktan ölmüş gibiydi. Şuan Yedinci Dağ ve Denizdeki Yabancıların sayısının hesaplanamaz seviyede olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu savaştaki galibiyete rağmen sıradaki savaşta... sonuç muhtemelen Yedinci Dağ ve Denizin tamamen imha edilişi olacaktı. Gelişimciler sessizce ellerini kenetleyerek Meng Hao'ya doğru baş selamı verdiler, ardından düşmüş yoldaşlarını taşımak için dağıldılar ve Yabancıların pis kanı ile lekelenmiş bölgeleri temizlemeye başladılar. Her yerde hala ölüm sessizliği vardı.... Meng Hao etrafındaki bitkin gelişimcilere baktığında adeta kalbine bir şeyin saplandığını hissetti. Yaralarının verdiği acıyla yüzünü buruşturan Yuwen Jian Meng Hao'ya doğru yaklaştı. Ardından etrafındaki yoldaşlarına baktı ve acı bir tonla konuştu, "Böyle olmalarının nedeni hiçbir umudun olmaması. Meng Hao, gerçekten de... bu savaşı kazanabileceğimizi düşünüyor musun?" Kafası karışmış gibiydi ve sorduğu soruya bakınca sanki içten içe kendini toplamaya ve durumu yükseltmek için bir yol arıyor gibiydi. Bulacağı şey sahte bir umut olsa bile.... Meng Hao daha önce savaş görmüştü ama böylesini hiç tecrübe etmemişti. Kalbi sıkıştı ama kesinlikle etkilenmişti. Etrafındaki on binlerce gelişimciye baktı ve onların ne kadar yorgun ve bitik olduklarını gördü. Kalplerinin derinliklerini umutsuzluğun nasıl işgal ettiğini ve Yabancılardan ne kadar nefret ettiklerini gördü. Aniden konuşma isteği hissetti. Ne diyeceğinden emin değildi, sanki içinden bir ses etrafındaki insanları toparlamak için bağırması için umutsuzca dürtüyordu onu. "Dağlar ve Denizlerin Yoldaş Taoistleri! Ben Meng Hao, Dokuzuncu Dağ ve Denizden Kademe gelişimcisi! "Bu savaşı kazanıp kazanamayacağımızı bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa biz konuşurken şuan yukarıda Paragon Deniz Rüyası Yabancı Paragon ile dövüşüyor!" Konuşmaya devam ettikçe sesi coşkuyla doldu ve yukarıdaki yıldızlı gökyüzünü işaret etti. "Ayrıca Dördüncü Dağ ve Deniz Lordu Ksitigarbha'nın Yabancı İmparator Lord ile dövüştüğünü de biliyorum! “Bütün Dağ ve Deniz Lordları Yabancı Tao Hükümdarı'nın cisimleşimleriyle dövüşüyorlar. Dahası, biraz önce ben diğer bir Tao Hükümdarı'nın 33 Cehenneme hapsettim. O orada ölmese bile en azından bir süre dışarı çıkamayacak! "Bildiğim bir diğer şey ise şuan ben, Meng Hao, Tao Hükümdarı seviyesinde dövüşebilecek tek kişi olarak şuan herhangi bir dövüşün içinde değilim! "Bu savaşı kazanır mıyız emin değilim. Ama... Dağ ve Deniz Alemi kolay kolay alt edilemeyecek! "Bizler Paragon Ölümsüz Alemin çocuklarıyız ve bu günlere kadar geldik. Biz Dağ ve Deniz Alemiyiz ve savaş daha yeni başladı. Şuan nasıl umudumuzu kaybedebiliriz!?!?" Meng Hao etrafındaki Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcilerine bakarak kalbi güçlü teşviklerle dolarken Dokuzuncu Dağ ve Denizdeki Güney Gök gezegeninin üstünde vahşi bir dövüş vardı. Li Klanı büyü formasyonu tüm gezegeni kaplamış ve oraya yaklaşan herhangi bir yabancıyı yok ederek Güney Gök gezegenine adım atmalarını engelliyordu. Gökyüzü yabancıların kanlarından oluşan bir yağmurla doldu. Tabii ki bu kan gelişimcilere zarar verecek ve hatta yeryüzünü harap edecek seviyede kirliydi. Bu yüzden onun toprağa dokunmasına izin verilmedi ve Güney Gök gezegeni gelişimcilerinin gözleri önüne serilmeden önce bir sise dönüştürüldü. Uzaklarda bir dağın zirvesinde gözlerinde ebedi bir hüzün olan Shui Dongliu gökyüzüne bakıyordu. Bir noktada, uzaklarda havada süzüldüğü görülen antik bir gemi belirdi. Bu, hiç kimsenin göremediği... sanki var olmayan bir gemiydi. Geminin ucunda dünyaya sırtını dönmüş, sanki Gök ve Yeri terk etmiş gibi oturan yaşlı bir adam vardı. Eğer Meng Hao orada olsaydı bu gemiyi ve yaşlı adamı hemen tanırdı. Wang Klanının 10. Patriği onun Tao temelini çalıp ölümün eşiğine gelmesine neden olduğunda bu gemiye binmişti. Gemi onu Dağ ve Deniz Aleminde adeta rüya gibi bir seyahate çıkartmış ve bu seyahat Meng Hao'nun dünya görüşünü genişleterek gözlerini açmıştı. İsteyerek yada istemsiz, gemideki yaşlı adam Meng Hao'nun yaralarını iyileştirmiş ve onu bir süre hayatta tutacak kadar hayat kuvveti vermişti. Şuan aynı gemi havada Shui Dongliu'nun karşısında süzülüyordu. Shui Dongliu dağın tepesinde durdu ve gemideki yaşlı adam dünyaya sırtını çevirmiş bir şekilde oturdu. Gözleri birbiriyle bağlantı kurmasa da sanki birbirlerine bakıyor gibilerdi. Aniden gemideki yaşlı adam antik bir sesle konuşmaya başladı. "Tüm bunlar gerekli miydi...? Senin umudun daima başarısız olmaya mahkum." Sanki bu yaşlı adamın gerçek anlamda ilk konuşmasıydı ve sesi sanki zamanın derinliklerinden geliyor gibiydi. O konuştuğunda üzerinde oturduğu gemi öncekinden bile daha hayali bir hal aldı. Shui Dongliu cevap vermedi. Bunun yerine uzaklara bakmaya devam etti. Uzun bir an sonra gemideki yaşlı adam iç geçirdi. Ardından o ve gemisi yavaş yavaş yok olmaya başladı. Gemi ve yaşlı adam ortadan kaybolurken Shui Dongliu aniden kafasını çevirdi. Birisi arkasından sessizce yaklaşıyordu, siyah cübbeli genç bir adam. Yüz ifadesi sakindi ve yüz hatları sıradandı ama ondan yayılan hayret verici bir cani aura vardı. Bu kişi... Meng Hao'ya zaman yürüyüşü tekniğini öğreten kişiydi.... Katliam! [R.N: Katliam daha önce 1120, 1140 ve 1203. bölümlerde ortaya çıkmıştı.] Soğuk gözlerle Shui Dongliu'ya baktı ve gözlerinde öldürme arzusu kaynadı. "Bir süre bu meseleyi düşündüm.... Dağıtılıp gitmiş olmam lazımdı, neden geri getirildim? Bu durumu seni görünceye kadar anlamamıştım. "Bir kez. Sana sadece... bir kez yardım edeceğim!" Bununla birlikte Katliam Shui Dongliu'ya derince baktı ve ardından ortadan kayboldu. Shui Dongliu düşünceliydi. Tüm bu yaşananlar sırasında tek bir kelime dahi etmemişti. Kısa süre sonra güneş battı, gece çöktü ve ay parlayarak onun arkasında uzun bir gölge yarattı. "İnsanları teslim et, dünyayı kaybet," diye mırıldandı yumuşak bir sesle. "İnsanları kaybet, dünyayı teslim et.... Seçim çok uzun zaman önce yapıldı." Gözlerinde yavaş yavaş garip, beklentili bir ışık parlamaya başladı. "Dağ ve Deniz Alemi savaşta ve şuan insanların morali yükseltilmeli!"
