I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1280: Savaşın Aleviyle Arınan Topraklar!
Bölüm 1280: Savaşın Aleviyle Arınan Topraklar!
Beş, yaralı Patrik bile Meng Hao'ya korku dolu gözlerle bakmaya başlamıştı. Onun cesur ve korkunç performansı, ölümcül kararlılığı onların bile kalplerine korku saplamıştı.
Meng Nine kalabalığın içindeydi ve tam anlamıyla sarsılmıştı. Meng Hao onun torunuydu ve onu sürekli şaşırtmaya devam ediyordu.
“Ben sizin Patriğiniz değilim.” dedi Meng Klanı üyelerine bakarak. “Ben Meng Chen de değilim. Benim ismim... Meng Hao.
”Dokuzuncu Dağ ve Denizdeki Fang Klanındanım.” Bu sözler Meng Klanı gelişimcilerini şok etti. Aniden beş Patrik belli bir meseleyi anımsadılar ve gözleri şaşkınlıkla açıldı.
Bütün gözler üzerinde olan Meng Hao büyükannesine doğru yürümeye başladı. İnsanlar saygıyla ona yol verdiler ve kısa süre sonra büyükannesinin önüne geldi. Yüzünde duygusal bir ifade bulunan Meng Hao ona baktı, ellerini kenetledi ve baş selamı verdi.
“Meng Nine...” dedi.
İnsanlar ona anne tarafından ninesi olarak hitap ettiğini duyunca, şok olmuş bakışlarını Meng Nine'ye çevirdiler. Biraz düşündükten sonra insanlar ellerini kenetleyip ona baş selamı vermeye başladılar.
Patrikler bile aynısını yaptı.
Bu savaştan sonra Meng Hao'nun büyükannesi ve onun insanları gerçek anlamda birincil soy olmuştu. Meng Klanı'nda hayatta kalanlar, hangi soydan olursa olsun tek bir muhalif kelime sarf edemediler. Hatta herkes kalbinin derinliklerinden bunu onayladılar.
Beş Patrik de aynıydı. Yedinci Dağ ve Deniz'in geldiğini ve bir Dağ ve Deniz Savaşı'nın yaşanacağını düşününce bu mantıklıydı. Meng Hao gibi korkunç bir figürün onlara liderlik etmesi âdeta büyülü bir tılsımla korunuyor gibi hissetmelerine neden olacaktı.
Bu tılsımla Meng Klanı savaşta güvende olacak ve hatta hayatta kalma mücadelesinde onlara inanılmaz bir avantaj sağlayacaktı. Bu noktada klan içindeki kişisel pozisyon ve güç önemini yitirmişti.
Kuvvet her şey demekti!
Büyükannesi Meng Hao'nun sözlerini reddetmedi ve böylece Klan Şefi gibi davranarak kayıp Meng Dede'nin yerini aldı ve otoritesini sağladı. Çok sayıda emir iletildi. Meng Klanı savaşta hayatta kalmış, hainleri kovmuş ve şimdi yeni bir hayata başlamıştı.
Dokuz yan kıta tekrar organize edildi ve yeni bir klan büyü formasyonuna dönüştürüldü. Atasal konak da tamamen yenilendi.
Meng Hao, Meng Klanı'nda kapalı meditasyona girmeye karar verdi. Dördüncü Dağ ve Deniz'e gitmek için can atıyor olsa da şu an Meng Klanı'nın ona ihtiyacı vardı.
Meditasyona başlamadan önce yıldızlı gökyüzüne doğru baktı. Sanki orada Xu Qing'i görebiliyordu, çok çok uzakta Dördüncü Dağ ve Denizdeydi. Orada bir an sessizce oturduktan sonra gözlerini kapattı, bacaklarını çaprazladı ve nefes egzersizi yapmaya başladı.
Yedinci Dağ ve Denizi'nin asıl planına göre Meng Klanı'nın şu an silinmiş olması gerekiyordu. Bu istilacılar için büyük bir yenilgiydi ve Xiao Yihan ana kuvvetin bulunduğu noktaya iki dağ ve denizin arasındaki büyük yarığa geri döndüğünde olup bitenleri rapor etti. Bu raporun ardından Meng Hao ile ilgili çok az soru soruldu ve hiç kimse olayın üzerine fazla gitmedi.
Bu sırada Göktanrı Birliği'nde yaklaşık 50,000 gelişimci toplanarak bir ordu oluşturmuştu. Sayısız güçlü uzman emir verilen pozisyondaydı ve bu ordu kısa süre sonra Göktanrı Birliği'nden ayrılarak Yedinci Dağ ve Deniz sınırındaki yarığa doğru yola koyuldu.
İki Dağ ve Deniz arasındaki ilk gerçek savaş başlamak üzereydi ve bütün dikkatler bunun üzerindeydi. Han Klanı ve Meng Klanı bu savaşı gözlemlemek için gelişimciler göndermişti.
Çok geçmeden üç gün sonra savaş yarığın hemen dışında başladı.
Yedinci Dağ ve Deniz'den gelişimciler yarık yoluyla durmaksızın akıyordu ve şu an yaklaşık 60-70 bin kişilik bir orduya sahiplerdi. Dövüş başlar başlamaz inanılmaz şiddetli geçti.
Kimse geri durmadı ve savaş sesleri sürekli yankılandı. Sekizinci Dağ ve Deniz bazı nihai silahlarını ve büyülü hazinelerini harekete geçirerek elinden geleni ardına koymazken aynısı Yedinci Dağ ve Deniz için de geçerliydi, dövüş yedi gün boyunca sürdü. Yıldızlı gökyüzü patlama sesleriyle doldu ve yedi günün ardından Sekizinci Dağ ve Deniz'in neredeyse yarısı kan kokusuna bulandı.
İki taraftan da sayısız insan öldü, bunlara Tao Âlemi gelişimcileri de dahildi. Ara sıra insanlar kendini patlatmayı seçerken dört bir yana patlama sesleri gönderdiler.
Dövüşün acı hali hiçbir şeye benzemiyordu...
Yedi gün sonra Göktanrı Birliği ağır bir yenilgi tattı!
50,000 gelişimciden geriye sadece 2000 tanesi dönebilmişti. Yedinci Dağ ve Deniz'in kayıpları görünüşte daha azdı. Hatta yarıkta sürekli gelişimciler akarken on binlerce destek daha gelmişti.
İlk savaş Sekizinci Dağ ve Deniz'i tamamen sarstı. Göktanrı Birliği tarikatları çok kötü sarsılmıştı. Yapılan şey gerçek bir savaştı ve sonuçta ortaya çıkan zarar Göktanrı Birliği'ne ağır bir darbe indirdi.
Sadece bununla da kalmadı. Yedinci Dağ ve Deniz bu zaferin ardından fırsatı değerlendirmek için Göktanrı Birliği'ne doğru 70,000 kişilik bir ordu gönderdi.
Savaş, gerçek anlamda başlamıştı!
Göktanrı Birliği'nin dışında Han Klanı tamamen kilitlenmişti ve dışarıyla bütün iletişimini kesmişti. Düşmanlara saldırmaya değil kendilerini korumaya odaklanmışlardı. Fakat bu sadece bir ay sonra Yedinci Dağ ve Deniz'in onlara saldırmasıyla sonuçlandı.
Koca bir Yedinci Dağ ve Deniz ordusu onlara gönderilmişti.
Savaşın alevleri Sekizinci Dağ ve Deniz'de yükseldi. Her yerde acı bir dövüş ve sonsuz bir katliam vardı. Özellikle Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcileri lanet gücü kullanma konusunda uzmandı. Dahası, aralarında âdeta yenilmez görünen vücut gelişimcileri vardı ve bu dinç ve diri güç, topyekûn bir katliama neden oluyordu.
Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcileri aynı zamanda savaşta devasa canavarla kullanıyordu. Bu canavarlar şok edici bir güç serbest bırakıyor ve dövüşte büyük etki sağlıyordu.
Tüm bunlardan etkilenmemiş gibi görünen tek kuvvet Meng Klanı'ydı. Sanki Yedinci Dağ ve Deniz onların bölgesini yasaklı bir bölge gibi görüyordu. Savaşın geçtiği bir ay boyunca Meng Klanı âdeta bir ütopya gibi kalmıştı. Beklenmedik şekilde tek bir Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcisi bölgeye girmemişti.
Ara sıra yakından geçseler de bu sırada yüzleri titreşiyor ve hemen hızlanıyorlardı.
Bu nokta Han Klanı ile Göktanrı Birliği'ni etkilememişti. Şok olsalar da meseleyi araştırmak için zamanları yoktu, Yedinci Dağ ve Deniz'in ölümcül saldırıları karşısında nefes alamıyorlardı.
Meng Hao tüm bunları normal karşıladı. Meng Klanı'nda gizli bir odada meditasyonda kalmaya devam etti. Bu oda klanın merkezindeki devasa heykelin içindeydi, Meng Hao'nun öncekinden daha fazla Dağ ve Deniz Âlemi qi akışı bulunduğunu hissetiği bir yerdi. Burası gelişim pratiğine büyük katkı sağlıyordu.
Dışarıda yaşanan savaş konusunda endişeli değildi; gelişime odaklandı ve Ölümsüz gücü ile Antik mana arasındaki farkı tecrübe etti.
Ayrıca 33 Ruh Lambası için çalışmaya zaman ayırdı. Geçen her saniye lambalar büyüdü ve Meng Hao'nun onları söndürme arzusu da güçlenmeye devam etti.
Meng Klanı savaşa dahil olmasa da dışarıda olup bitenlerle ilgili bilgi topluyorlardı. Bu bilgiler Meng Hao'ya aktarılıyordu ve olup bitenler konusunda güncel kalıyordu. Ne de olsa Meng Hao bu olup bitenlerin daha başlangıç olduğunun farkındaydı.
“Korkarım ki gerçek savaş, kapıda...” son zamanlarda papağanın ne kadar gergin ve huzursuz olduğunu düşünerek mırıldandı.
Meng Klanı sessiz ve huzurluydu. Klan üyeleri gelişime odaklansalar da ara sıra soğuk gözlerle yıldızlı gökyüzüne bakıyorlardı.
Zaman geçti. Yarım ay geride kaldı. Kısa süre sonra iki Dağ ve Deniz arasındaki savaş başlayalı iki ayı bulmuştu. Artık savaşa dahil olanların sayısı on binlerle değil yüz binlerle ifade edilecekti. Ve sonra milyonlar.
Yıldızlı gökyüzünün dinmek bilmeyen gürültüsü Meng Klanı'na kadar yankılandı. Kan kokusu her yeri sarmıştı. Gök ve Yerin enerjisi kaosa bürünmüştü, bu Ölümsüz Âlem gelişimcilerin tespit edebildiği bir durumdu.
En sonunda diğer Dağlar ve Denizlerin güçlü figürleri de Sekizinci Dağ ve Deniz'de büyük bir savaş olduğunu hissetmişti.
Hatta Meng Hao, Dağ ve Deniz Âlemi qi akışının bir bütün olarak âdeta hüzünlü bir şekilde yavaşça dağıldığını hissediyordu.
“Bu hüznün sebebi, Yabancılar gelmek üzereyken bir savaş yaşanması mı?” Meng Hao mırıldandı. “Ama yine de buna bir son vermiyorsun... Sen de benim gibi mi hissediyorsun, büyük savaş engellenemeyeceği için bu Dağ ve Deniz Savaşı'nın bizi harp yöntemlerine alıştıracak bir ezilme aşaması olarak mı görüyorsun?” Elindeki Meng Klanı tarafından verilen yeşim kayışa baktı, son bir ayda yaşananların raporuydu.
Yarım ay önce Göktanrı Birliği'nin ışınlanma gezegenleri yok edilmişti ve bir milyon Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcisi onların merkezine doğru savaşarak ilerlemeye başlamıştı. Göktanrı Birliği arka arkaya büyük savaşlar yaşıyordu. Kısa süre sonra savaş çıkmaza girmiş ve iki tarafta sanki son bir savaşa, sonucunu kimsenin tahmin edemeyeceği bir savaşa hazırlanır gibi işe koyulmuştu.
Fakat küçük çaplı çatışmalar sürekli devam ediyordu.
Beş gün önce Han Klanı'nın savunması kırılmıştı. Ağır kayıplar verdikten sonra hayatta kalanlar kaçmış ama Yedinci Dağ ve Deniz tarafından amansızca kovalanmışlardı.
**
Meng Hao sessizce yıldızlı gökyüzüne baktı ve Han Qinglei'yi düşündü, ardından gözleri aniden titreşti.
Uzaklarda, Meng Klanı tarafından kontrol edilen bölgenin sınırında hızla uçan birkaç yüz kişilik bir kuvvet gördü. Kadınlar ve erkekler, çocuklar ve yaşlılar vardı. Hepsi de yaralıydı ve yüzlerinde hüzün ve umutsuzluk hakimdi. Ara sıra yaralarından kanlar fışkırıyordu. Onlara ikisinin de yüzü kül rengine dönmüş ve ağır yaralı yaşlı Tao Âlemi gelişimcileri önderlik ediyordu.
Şaşırtıcı şekilde bu iki yaşlının arkasında yüzünde vahşi bir ifade bulunan Han Qinglei geliyordu. Öldürme arzusu yaysa da sanki bir çeşit lanetten dolayı görünümü anormal şekilde karanlıktı. Vücudu son derece cılızdı ve görünüşe göre hâlâ kurumaya devam ediyordu.
Bu insanlar klanları yok edildikten sonra kaçmayı başaran Han Klanı gelişimcileriydi.
Arkalarında her biri 3,000 metre olan üç tane devasa canavar geliyordu. Onlar zümrüt yeşili renkte tamamen acımasız görünen devasa örümceklerdi.
Örümceklerin üstünde binden fazla gelişimci oturuyordu ve yüzlerinde soğuk ve memnun ifadelerle Han Klanı gelişimcilerini kovalıyorlardı. Ortadaki örümceğin üstünde zümrüt yeşili bir tahtta genç bir adam oturuyordu. Bacaklarından biri, dört ayak üstüne çökmüş ve titremekte olan genç bir kadının sırtında duruyordu ve kolu başka bir kadın gelişimciyi sarmıştı.
Genç adamın gözleri zümrüt yeşili bir ışık ve zalimlikle parladı.
“Genç Lordunuzu dinleyin!” dedi dudaklarında soğuk bir gülümsemeyle. “Han Qinglei'yi canlı istiyorum. Diğerlerini dev Şeytan canavarlara yem edebilirsiniz!”
