I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1279: Esir Almak Yok!
Bölüm 1279: Esir Almak Yok!
Yedinci Dağ ve Deniz geliyordu!
Tüm ordu hemen gelmedi. Fakat istilacı gelişimcilerin ilk dalgası hemen iki Dağ ve Deniz arasındaki yarığı güçlendirmeye başladı.
Bu açıklık yoluyla buraya geçebilmişlerdi ve ortaya çıktıkları anda âdeta bir garnizon gibi sayısız büyü formasyonu kurmaya başladılar. Ayrıca yarığa da genişçe açılmasını sağlamak için saldırdılar.
En etkileyici olan şey ise büyük bir gelişimci grubunun hep birlikte devasa bir dokuz başlı ejderha çağırmasıydı. Ejderha simsiyahtı ve açıklığın içinde kükrediğinde boyutu giderek büyüdü ve yarığında daha da genişlemesine neden oldu.
Rüzgarlar uğuldadı ve tüm Sekizinci Dağ ve Denizde yankılanarak Yedinci Dağ ve Deniz Lordu'nun sesini taşıdılar.
“Ben Sima Tao, Yedinci Dağ ve Deniz Lordu! Bugün... Sekizinci Dağ ve Deniz'e savaş ilan ediyorum! Ya teslim olursunuz ya da ölürsünüz!” Buz gibi sesi tüm Sekizinci Dağ ve Denizde çınladı.
Tabii ki Yedinci Dağ ve Deniz Lordu, burada kendi evi olan Dağ ve Deniz'i terk etmeyecekti. Savaşçı gelişimcilerin çoğunun mevzilenmesinin ardından kendisi de gelecekti.
Fakat o kesin surette savaş ilanını açıklayacaktı!
Bu şok edici sözler Sekizinci Dağ ve Deniz'in titremesine neden oldu. Bunu duyan bütün gelişimciler ve tarikatlar inanamadı ve şaşkınlıkla doldular.
“Bu... Bu...”
“Yedinci Dağ ve Deniz istilası!”
“Bir Dağ ve Deniz Savaşı. Efsanevi bir Dağ ve Deniz Savaşı! Şu an böyle bir şeyin gerçekleştiğine inanamıyorum!”
“Bu çok ani oldu. Bu nasıl olabilir? Yedinci Dağ ve Deniz aslında savaş için kışkırtıyordu. Ama onlarla neredeyse hiçbir sorunumuz yoktu!”
Sekizinci Dağ ve Denizde özellikle Göktanrı Birliği şok olmuştu. Hemen mümkün olduğunca hızlı bir şekilde herkesin toplanması emri gönderildi.
Göktanrı Birliği'nin yan dalları da buna dahildi, ayrıca Sekizinci Dağ ve Deniz'in büyük klanlarından diğer Han Klanı da dahildi. Yüce koruyucu büyü formasyonu etkinleştirildi ve bütün istasyonlar güçlendirildi.
Büyük bir fırtına yaklaşıyordu!
Bu hazırlıklar Yedinci Dağ ve Deniz yarık yoluyla gelmeye başladığı anda başladı. Aynı zamanda, Meng Klanı'nda istilacı gelişimciler Meng Hao'nun önünde korkuyla titriyordu. Ama sonra neler olduğunu hissettiler ve yüzleri heyecanlı ve keyifli ifadelerle doldu.
“Yedinci Dağ ve Deniz'den destek geliyor!”
“Hahaha! Dağ ve Deniz Savaşı başlamak üzere. Biz Yedinci Dağ ve Deniz'in tarafındayız ve savaşı kesinlikle kazanacağız!”
“Siz Meng Klanı da kısa sürede savaşla yüzleşeceksiniz! Neden hâlâ teslim olmadınız?” İstilacı gelişimcilerin bağırışları dalga dalga yayılarak Meng Klanı gelişimcileri üzerine geldi. Patriklerin yüzleri düştü, yüzlerinden kan çekildi.
Meng Klanı'nda ki hain gelişimciler ise kafalarını geriye atarak gürültüyle kahkaha attılar. Sesleri kibirli ve son derece moralliydi. Biraz öne Meng Hao tarafından korkutulmuşlardı ve şimdi Yedinci Dağ ve Deniz'in geldiği haberini duyunca tekrar öz güvenlerini geri kazanmışlardı. Onların düşüncesine göre Meng Hao'nun tehtidi şu an ölümcül değildi.
Hem Meng Hao'nun hem de Meng Klanı'nın şu an kararsızlıkla boğuşacağını ve bunun da onların güvenliğini getireceğini düşünüyorlardı.
İstilacı gelişimciler aptal değildi. İlk önce geriye çekilenler Yedinci Dağ ve Deniz'den gelen siyah cübbeli adamlar oldu. Biliyorlardı ki destek geldiğinde hemen üstün pozisyona geçeceklerdi. Meng Klanı'nı hemen silemeyecekleri için ilk önce kendi güvenliklerini düşünmeleri gerekiyordu.
Onların kafasındaki düşünce Meng Klanı'nın tereddüt içinde olması onlara geri çekilmek için kusursuz bir fırsat verecekti. Meng Klanı'nın onları şu an kovalamaya cesaret edemeyeceğinden eminlerdi.
Diğer istilacı gelişimciler ve Meng Klanı'nın içindeki hainler de aynı düşünceler içindeydi. Kısa süre sonra herkes geri çekilerek ayrılmaya hazırlandı.
Aslında tahminleri tamamen doğruydu. Beş Tao Âlemi Patriği de dahil Meng Klanı gelişimcileri düşmanlarıyla dövüşmeye ya da onları takip etmeye cesaret edemeyerek sessiz kaldılar. Eli kulağında Savaşı düşününce ve gelen desteği göz önüne alınca tüm Meng Klanı âdeta baskıdan kaskatı kesilmişti.
Fakat istilacılar bir şeyi yanlış hesap etmişlerdi ve o da... Meng Hao!
“Size gidebileceğinizi söyledim mi?” yıldızlı gökyüzünde sakince konuştu. Meng Klanı da Göktanrı Birliği gibi Yedinci Dağ ve Deniz'den endişeliydi. Diğer taraftan Meng Hao için bu durum önemsizdi.
Sekizinci Dağ ve Deniz'de tek önemsediği şey Meng Nine ve akrabalarıydı. Diğerlerinin ölüp ölmemesi umurunda değildi. Zaten bu olanları da durdurabilecek gücü yoktu. Biliyordu ki kısa süre içinde Dağ ve Deniz Âlemi şok edici bir savaşa sahne olacaktı. 33 Gök'ün ötesindeki iki kadim güç geliyordu ve o savaş kaçınılmazdı.
Biraz önce konuştuğu kelimeler istilacı gelişimcilerin kalplerini şaşkınlıkla doldurdu. Ona baktılar.
Kalabalığın içinden soğuk bir ses çınladı: “Yedinci Dağ ve Deniz kuvvetleri geldiler bile. Bunda sonra Meng Klanı'nı savunmak için çok çaba göstermen gerekecek, gerçekten de bizi durdurmak için zamanını mı harcayacaksın?”
Meng Hao yüzünde soğuk bir ifadeyle kalabalığı inceledi.
Bir an sonra konuşan figürü buldu ve Meng Hao'nun bakışlarındaki güç aniden yükseldi. Bir an sonra adam patladı. Meng Hao daha sonra ileri sıçradı ve elini sallayarak çağırdığı Kan Şeytanı anında düşman kuvvetlerini biçti.
Siyah kabuk iblisleri tiz çığlıklarla katliama başladılar. Kan Ruhu ve mastiff de canice auralarla dahil oldular.
“Burayı istila edecek cesarete sahipseniz, şimdi hiçbir yere gidemezsiniz. Sekizinci ve Yedinci Dağ ve Denizler arasındaki savaş pek umurumda değil, ama hainlerden nefret ettiğimi söylemeliyim.”
“İster klanınıza isterseniz yaşadığınız Dağ ve Deniz'e ihanet edin, hepsi aynı.” Meng Hao soğuk bir tonla konuşurken tekrar elini salladı ve Antik manasıyla çağırdığı sayısız dağ dört bir yandan inmeye başladı.
Bu dağlar artık Ölümsüz Qi'si ile kaynamıyordu, onlarda kadim ve antik bir his vardı sanki uzun yıllar boyunca varlıklarını sürdürüyor gibilerdi. Bunlar antik dağlardı ve ortaya çıktıkları anda yıldızlı gökyüzüne güçlü dalgalanmalar gönderdiler.
Meng Hao soğuk gözlerle Meng Klanı gelişimcilerine ve Patriklere baktı. Bakışları Patriklerin üzerine düştüğünde, adamlar hemen titremeye başladılar. “Meng Klanı!” diye kükredi. “Ne diye orada bekliyorsunuz? SALDIRIN!”
Onlar Meng Hao'nun korkunç Antik Felaketi'ni görmüşler, Xiao Yihan'ın korkudan kaçışını izlemişler ve Meng Hao'nun dehşet gücüne ilk elde şahit olmuşlardı. Dişlerini sıkarak onun emrine uymaya karar verdiler.
Beş Patrik kükreyerek ileri fırladı. “Meng Klanı gelişimcileri. SALDIRIN! Bütün isyancıları ve istilacıları katledin!”
Diğer klan üyeleri bir an tereddüt ettikten sonra güçlü bir bağırışla saldırıya geçtiler.
Savaş devam etti. Fakat bu sefer Meng Klanı zayıf pozisyonda değildi. Aksine istilacıların ve isyancıların kanları akıyordu. Birçok hayat son bulurken acı dolu feryatlar yükseldi.
Meng Hao bir adım ileri yürüdü ve ortadan kayboldu. Tekrar ortaya çıktığında siyah cübbeli bir adamın, Xiao Yihan ile birlikte gelen Tao Âlemi gelişimcilerinden birinin karşısında belirdi. Meng Hao cisimleştiği anda yaşlı adam dilini ısırdı ve hızla geriye çekilerek bir ağız dolusu kan tükürdü. Fakat bunu yaptığı anda Meng Hao parmağını salladı.
Bu basit bir hareketti ama sonucunda yıldızlı gökyüzü sarsıldı ve adamın etrafında toplanan görünmez bir kuvvet anında inanılmaz bir baskıyla ona çöktü.
Üzerine Dağlar ve Denizlerin gücü çökmüş gibi hisseden adam kan donduran bir çığlık attı. Ses ağzından çıktığı anda ezilerek kan posasına dönüşmüştü.
“Dağ ve Deniz gücü...” Meng Hao mırıldandı. Şu an içindeki Dağ ve Deniz gücünü net bir şekilde hissediyordu ve aynı zamanda onu nasıl kullanacağını biliyordu.
Diğer Tao Âlemi uzmanları onun bu yaptığını görünce şok geçirdiler. Tam kaçmaya başladıklarında Meng Hao dönerek onlara baktı ve ileri adım atarak başka bir Tao Âlemi uzmanının önünde belirdi. Elini sallayarak patlayıcı bir rüzgarın fırlamasına neden oldu. Rüzgarın geçtiği yerlerde uğultular çınladı ve güçlü uzmanlar direnç gösteremeden yok olup gittiler.
“Kaçın! Kaçın!”
“Deli! Bu herif habis bir deli!”
“Lanet olsun, yedinci Dağ ve Deniz en sonunda Meng Klanı'nın kökünü kazıyacak!” Çığlıklar duyulurken etrafı kuşatılmış istilacılar ve hainler öldürülme korkusuyla ezilirken akıllarında tek bir düşünce vardı: nasıl kaçacakları.
Kısa süre sonra on binlerce gelişimciden geriye sadece yarısı kalmıştı. Herkes dağılıyor, olabildiğince hızlı hareket ediyor ve hatta gizli büyüler kullanıyordu. Meng Klanı gelişimcileri onları ölümüne takip ediyordu ve kısa süre sonra istilacılar tamamen dağılmıştı.
“Ben savaşa girdiğimde arkamda sağ bırakmam.” Meng Hao sakince konuştu. Sağ ayağını yere vurdu ve bir alev denizinin kükremesine neden oldu. Bu Kutsal Alev Özüydü ve mutlak bir acımasızlıkla hızlıca yayıldı.
Anında genişleyerek çevredeki kaçan gelişimcilere ulaştı. Deniz onlardan çok daha hızlıydı ve hemen onların etrafında bir çember oluşturdu.
Meng Hao elini salladı ve ateş çemberi bir alev duvarına dönüşerek düşmanları içeri hapsetti. Şu an bütün kaçış yolları mühürlenmişti.
“Esir almak yok.” dedi Meng Hao sakin bir sesle. Elbise kolunu sallayarak vahşi bir rüzgarın çıkmasını sağladı. Aynı sırada Meng Klanı gelişimcilerinin gözleri kıpkırmızı oldu ve saldırma için ileri fırladılar.
Acı dolu çığlıkların sonu gelmedi ve katliam sesleri dinmek bilmedi. Meng Hao, Tao Âlemi uzmanlarına odaklanırken diğerlerini Meng Klanı üyelerine bırakarak aynı zamanda onların savaşa hazırlık yapmalarına olanak sağladı.
Bir taraf dövüşürken, parlarken diğer taraf dehşetle bağırdı. Bu büyük çaplı bir savaş değildi ve kuvvetlerin dengeli olmadığını düşününce hainlerin ve istilacıların tamamen yok olmaları sadece bir kaç saat aldı!
Meng Klanı ağır bir bedel ödemişti ve birçok zayiat vermişti. Fakat hayatta kalanlar savaş tecrübesi yaşamış ve değişmişti. Hâlâ korku hissetmelerine rağmen katliamın ateşi gözlerinde yandı. Kısa süre sonra savaş alanına bir sessizlik yayıldı ve yavaş yavaş bütün Meng Klanı üyeleri Meng Hao'ya baktılar.
İlk kimin başlattığı bilinmese de herkes Meng Hao'ya doğru secdeye indi.
Hep bir ağızdan avazları çıktığı kadar bağırarak dört bir yanı salladılar. Çevredeki düşmanlarının cesetleri ve iskeletleriyle sarılı bir halde yıldızlı gökyüzüne doğru haykırdılar: “Selamlar, Patrik!”
