I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1245: Yine Meng Chen
Bölüm 1245: Yine Meng Chen
Meng Hao, merkez tapınaktan elde ettiği kazancın keyfiyle oradan ayrıldı. Sonraki hedefinde çevredeki yan odalar vardı, gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Tabi ki et peltesi ve papağan normalde zenginliği pek umursamıyordu. Papağan tüy ve kürkleri seviyordu, et peltesi ise zorbalara düşkündü.
Fakat Meng Hao ile uzun yıllar takıldıktan sonra huyunu onlara da bulamıştı. Şu an paraya karşı oldukça ilgililerdi ve bu Meng Hao için oldukça güzel bir gelişmeydi çünkü yanında iki tane asistanının olması işini kolaylaştıracaktı.
Üç paragöz adeta arı sürüsü gibi yan odalara daldılar. Ana binadaki gibi büyülü mühür sıkıntıları olmadığı için işleri daha kolaydı ve hemen işe koyulmuşlardı.
Papağan tavana yöneldi, et peltesi çeşitli nesnelere odaklanırken Meng Hao, zemin döşemelerini sökmek ve duvar dekorasyonlarını parçalamak konusunda gönüllü oldu.
En sonunda aşağı yukarı on nefeslik sürenin ardından ayrıldılar. Yan oda ana binadan bile daha boş bir hale gelmişti.
Eğer Açgözlülük burada olsaydı ve bu olanları görseydi Meng Hao'ya karşı olan korkusu kesinlikle artardı.
“Zenginim! Kesinlikle zengin oldum!” Meng Hao çılgınca yan odaları temizlerken gözleri parladı. Üçlü grubun bütün yan odaları temizlemesi çok uzun sürmemişti. Papağan ve et peltesi yorulmaya başlamışlardı, bu yüzden Meng Hao onları depolama çantasına tıkıştırdı ve ardından içten bir kahkahayla çantaya vurdu.
Ardından çıkışa doğru uçmaya hazırlandı. Bu sırada Han Qinglei koridordan yan odalardan birine temkinli bir şekilde girmekteydi. İlk başta yalnış bir yola saptığını ve hedefindeki yere gelmediğini düşündü ama sonra ayrılmak için arkasını döndüğünde etrafındaki boşluk hissiyle şaşkına döndü ve bölgeyi daha dikkatli inceledi.
Yere baktı ve zemin döşemelerinin olmadığını gördü, aynı şekilde duvarlardaki freskler de yoktu. Burada bulunabilecek neredeyse her şey alınmıştı. Yukarıda yanan inci ışıklar bile alınmıştı. Han Qinglei hayretle dondu kaldı.
“N-ne... ne olmuş burada? Bunu kim yaptı?” Han Qinglei işin doğrusu Meng Hao'yu fazla tanımıyordu. Meng Hao'nun sadece Rüzgarlı Alem'deki davranışlarını görmüştü, bu yüzden etrafındaki şok edici sahneyle Meng Hao arasında bir bağ kuramadı.
Derin bir nefes alarak sonraki yan odaya geçtiğinde yüzü korkuyla titreşti. Birkaç tane daha oda gezdikten sonra hepsinin boş olduğunu keşfetti ve kafası allak bullak oldu.
Çok uzak olmayan bir yerde, Meng Hao bütün heyecanını bastırmıştı ve çıkışa doğru gitmeye hazırlanıyordu. Aynı sırada Göktanrı Birliğinden nasıl kaçacağının hesaplarını yapmaya başlamıştı.
“Antik Aleme aşmam en fazla birkaç ay alacak. Benim için Antik Alem sadece bir basamak taşı olacak ve Tao Alemi yolunda hızlı ilerlemelerle yürüyeceğim!” Meng Hao'nun gözleri beklentiyle parladı. Ölümsüz Alemde çok zaman harcamıştı ve neredeyse karşılaştığı herkesten daha fazla gelişme göstermişti.
Hazırlıklarını yapmıştı ve ihtiyacı olan sayıda Ruh Lambasını söndürebileceğinden emindi. Emin olmadığı tek şey kaç tane Ruh Lambasının gerekeceğiydi.
“Tao Alemi her şeyin anahtarı!” Meng Hao derin bir nefes aldı ve beklenti ve umutlarını kalbinin derinliklerine gömdü.
“Eğer yanlış hatırlamıyorsam Han Qinglei de bu ölüler şehrindeydi.” Meng Hao kutsal duyusunu gönderdi ve hemen Han Qinglei'nin yerini buldu. Tam o yöne hareketlenecekken bir anda duraksadı. Çok uzak olmayan bir koridorda cesede dönüşmek üzere olan bir kişiyi fark etmişti.
Bu kişi Meng Chen'di!
“Meng Klanından biri...” Meng Hao onun yüzünü taradı ve ölüm aurası garip bir şekilde çarpılmış olsa da onun Meng Klanı gemisinde fark ettiği genç adam olduğunu anlayabilmişti.
Meng Hao, Patrik Kararuh onun Dokuzuncu Dağ ve Denizden geldiğini söylediği sırada Meng Klanını düşünmüş ve gemideki insanların yüzündeki ifadeyi görmek için bakmıştı.
Onlardan çok azı Dokuzuncu Dağ ve Deniz telaffuz edildiğinde tepki göstermişti ama bu genç adam Meng Chen, şok olmuş bir ifadeye bürünmüştü. Yüzünde karmaşık duygular belirmişti, buna beklenti ve gerginlik de dahildi. Meng Hao bunu fark etmiş ama o zaman ölümcül bir savaşın eşiğinde olduğundan bu konuyla fazla ilgilenememişti. Fakat sonradan bu genç adamın Meng Klanı ile Dokuzuncu Dağ ve Denizden Fang Klanı arasındaki bağlantıyı bildiğine ikna olmuştu.
Meng Hao o an Han Qinglei'yi bir kenara bırakarak Meng Chen'e doğru fırladı. Hatta duvarları geçmek için Yıldırım Kazanını kullandı ve bir an sonra Meng Chen'in yanında belirdi.
Hemen Meng Chen'den yayılan güçlü ölüm aurası ile karşılaştı. Bölgenin zemini onun azalarını çoktan özümsemişti ve vücudunun geri kalanı da yavaş yavaş eriyordu, yüzeyde görülebilen tek parçası kafasıydı. Derisi mavi damarlarla kaplı bir halde kabarık ve simsiyahtı.
Fakat o henüz ölmemişti! Hala son nefeslerindeydi!
Meng Hao, onun yanında eğildi ve elini alnına yerleştirdi. Bir an sonra yüzünden üzgün bir bakış geçti. Meng Chen'in gelişim merkezi daha Ölümsüz Alem seviyesindeydi. İçinde bulundukları ölüler şehri Tao Alemi, uzmanlarının bile çekindiği bir ölüm aurası ile doluydu. Fakat Meng Chen çoktan etkilenmişti ve kısa süre sonra ölecekti.
Fakat hala geriye kendine ait bir nebze aura kalmıştı. Onun sarsılmaz iradesi ve inatçılığıyla beslenen bir parça. Bu arzu ve tutku tütsü çubuğundan çıkan bir duman zerresi gibi dönüşerek Meng Chen'in biraz daha hayatta kalmasını sağlamıştı.
Fakat bu ölümün eşiğindeki hali ile ruhu dağılmaya devam ediyordu ve vücudu eriyordu. O reenkarnasyon döngüsüne giremeyecekti ve eğer Meng Hao gelmemiş olsaydı son kalan aura zerresi de kaybolup gidecekti.
“Bir insanı nasıl bir saplantı ve tutku böyle pes etmemeye sürükleyebilir?” Meng Hao mırıldandı. Onu kurtarmak için bir şeyler yapmak istese de bunun imkansız olduğu bilinciyle iç geçirdi.
Üzgün bir şekilde kaşlarını çatarak uzandı ve Meng Chen'in alnına dokunarak ona biraz hayat kuvveti gönderdi. Bu onu kurtarmayacaktı ama ona biraz berraklı ve ölmeden önce söyleyecek son söz hakkı verecekti.
Meng Chen ürperdi ve şişkin gözleri açıldı; eski yakışıklılığından eser yoktu. Fakat Meng Hao'nun hayat kuvveti Öz gücü barındırdığından Meng Chen'in dağılan ruhu geçici olarak katılaştı ve önceki solgun gözleri berraklaştı.
Ne yazık ki Meng Hao, onun gözlerindeki bu canlılığın ölümden önceki son berraklık titreşmesi olduğunu biliyordu.
“Eğer söylemek istediğin son sözlerin varsa bana anlatabilirsin.” Dedi yumuşak bir sesle.
Meng Chen ona bir an boş gözlerle baktıktan sonra onun kim olduğu fark etti. Gözleri beklentiyle dolarak söylendi. “Meng... Hao....” Onun için konuşmak çok zordu ve konuştuğunda çatlak bir ses tonuyla yapabildi. “Benim... bir teyzemin... ismi... Meng Li, Dokuzuncu Dağ ve Denizde....”
Onun bu sözleri Meng Hao'yu yıldırım gibi vurdu ve titremeye başladı.
Meng Chen'e şaşkın gözlerle bakakaldı; bu durumu tahmin etmiş olsa da meng Chen'in ağzından çıkan sözler onun zihninin yine de şok dalgalarıyla vurulmasına neden oldu.
Meng Hao'nun, Meng Klanının kendisine karşı derin hisler barındırdığını değil de dedesinin soyundan olanlara karşı derin bir ilgi duyduğunu söylemek daha doğru olurdu. En son analizinde, Meng Klanına gitmek istemesinin ilk amacı kendi soyuydu!
Onun gerçek akrabaları Meng Klanının geneli değil o soyun üyeleriydi!
Meng Hao bu önünde yatan gelişimcinin öz akrabalarından birisi olduğunu anlayınca nefesi daraldı. Bir kez daha onun alnına hafifçe vurdu ve biraz daha Öz gücü gönderdi. Bu sefer Meng Chen'in sıradan bir Meng Klanı üyesi olmadığının bilinciyle elinden geldiği kadar fazlasını gönderdi.
Ama yine de bu onu kurtarmaya yeterli olmayacak, sadece gözlerinin aydınlanmasını sağlayacaktı.
“Sen... teyzemi... tanıyor musun?” Meng Chen, Meng Hao'ya beklenti dolu gözlerle baktı.
“O benim annem.” Dedi Meng Hao yumuşak bir sesle. “Benim adım Meng Hao ama aynı zamanda Fang-Meng Hao.”
Meng Chen bunu duyunca titredi ve yüzünde heyecan dolu bir ifade oluştu. Teyzesinin Dokuzuncu Dağ ve Denize giderek evlendiğini ve kocasının soy isminin Fang olduğunu biliyordu.
“Demek gerçekten de sensin...” Meng Chen henüz son nefesini vermemişti. Fakat gözleri kararıyordu ve ölüm aurası onu boğuyordu. Meng Hao'nun desteğiyle bile fazla sürmeyecekti.
“Meng Klanına ve soyumuza şöhretini artırması için yardım et!
”Ben... Meng Chen ve ben soyumuzun tek Ölümsüz Alem gelişimcisiyim şöhretimizi yükseltmemize yardım et!” Meng Chen son sözlerini söylemek için bütün enerjisini kullanırken titredi. Bunun ardından ağzının kenarlarından kara kan aktı ve gözleri karardı. Fakat hala ölmemişti; inatla direniyor ve Meng Hao'dan gelecek cevabı bekliyordu.
Meng Hao akarabası Meng Chen'e bakarken zihni titriyordu. Bir an sonra gözleri kararlılıkla doldu ve başıyla onayladı.
Meng Chen bunu gördüğünde ve onun yüzündeki kararlılığa şahit olduğunda gülümsedi. Bu bir anlık gülümsemeydi ama gözlerindeki bakıştan Meng Hao onun sarsılmaz saplantısını hissetmişti. Bakışı söndü ve ardından gözleri donuklaştı. Gözleri hareketini yitirdi; hayat kuvveti alevi sönmüştü.
Vücudu artık şu an tamamen ölüm aurası ile sarılmıştı.
Meng Chen ölmüştü.
Ondan geriye kalan tek şey yan tarafta duran depolama çantasıydı.
Meng Hao bir sürelik sessizliğin ardından iç geçirdi. Dedesinin soyunun düşüşte olduğunun farkındaydı ve bunun en büyük sorumlusu kendisiydi. Aynı şey Fang Klanı için de geçerliydi. Eğer iki dedesi onu kurtarmak için kayıplara karışmasaydı dedesinin soyu kesinlikle böyle kötü bir durumda olmayacaktı.
“Soyun tek Ölümsüz Alem gelişimcisi mi?” Meng Hao yavaşça ayağa kalkarken mırıldandı. Ayağını yere vurarak ölüm aurasını dağıttı ve toprağın etrafa savrularak Meng Chen'in cesedinin ortaya çıkmasını sağladı, ardından onu dikkatlice aldı.
“Pekala, eve gitme zamanı!” Dedi sessizce. Onu dikkatlice depolama çantasının içine yerleştirdikten sonra döndü ve yavaşça yürümeye başladı. Bununla birlikte görünüşü Meng Chen'e dönüştü!
“Arzu ve tutkunu yerine getirmek için yerini alacağım” dedi yavaşça. “Soyumuzun Meng Klanı içinde yükselmesini sağlayacağım!”
