Series Banner
Novel

Bölüm 1207

I Shall Seal The Heavens

I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1207: Dağların Endişesi Yok

Bölüm 1207: Dağların Endişesi Yok

Geçmişteki savuruş şuanki kadar ölümcüldü. Bu tarz bir Zamanbükme büyüsü Meng Hao'nun zaten kullandığına benziyordu ama bu çok çok daha farklıydı.

Birisi kök ise diğeri yaprak gibiydi!

Ji Dongyang ortadan kaybolurken Meng Hao'nun vücudu harekete geçti ve yönünü başka bir ışınlanma portalına çevirdi. Ji Dongyang yüzünden şuan Kunlun Toplumu'na giden başka bir ışınlanma portalı bulmak için zaman harcamak zorunda kalmıştı!

Işınlanma portalından geçtiği anda Kunlun Toplumu gözlerinin önüne serildi.

Burası sonsuz ve görkemli bir bulut kaplı Ölümsüz dağıydı ve çiçek kokuları, kuş sesleriyle doluydu. Adeta göksel bir cennet gibiydi ve ilk bakışta sıradışı hiçbir şey yok gibiydi. Fakat dağın en yüksek zirvelerinden birinde gök gürültüsü ve yıldırım çaktı. Daha yukarıda kara bulutlar çalkalandı ve sanki çevresiyle uyumsuz gibi göründü.

O dağ zirvesini gördüğü anda Meng Hao'nun kurban sunan bir figür gözüne çarptı. Her kolunu sallamasıyla renkler dans ediyor ve gümbürtüler kopuyordu.

Bu Meng Hao'nun tanımadığı yaşlı bir adamdı. Fakat adamın yanında Meng Hao'nun çok iyi bildiği birisi vardı. O... Hap Şeytanı'ydı!

Meng Hao'nun kalbi hızlandı ve aniden yönünü o dağ zirvesine çevirdi. Onun gelişi Kunlun Toplumu öğrencileri arasında oldukça dikkat çekmişti. Dahası içeri dalış şekline bakınca sayısız öğrenci onu engellemek için havalanmış ve sayısız kutsal duyu onun üzerine akın etmişti.

"Bırakın gelsin!" Kunlun Toplumunda sayısız büyü formasyonu etkinleştirilmek üzereyken antik bir ses duyuldu.  Bu ses yukarıdaki güçlü burgaç ile mücadele eden yaşlı adama aitti. Onun yanındaki Meng Hao Meng Hao'ya karmaşık duygularla baktı ve iç geçirdi.

Meng Hao elinden geldiğince hızlı uçtu. Göz açıp kapayıncaya kadar oraya vardı ve Hap Şeytanı ile yaşlı adamın önünde durdu.

Ortaya çıktığı anda dağın üstündeki şeyi gördüğünde vücudunu bir titreme aldı. O... yeşim bir tabuttu!

Sayısız Kunlun Toplumu öğrencisi yüzlerinde hüzün dolu bir ifadeyle tabutun etrafına dizilmişti. Sanki tabuttaki kişiyi diriltmeye çalışıyormuş gibi oturuyorlardı!

"Geç kaldın..." Hap Şeytanı boğuk bir sesle konuştu. "Dün şafakta... fiziksel ruhu dağıldı.

"Patrikten Chu Yuyan'ın ruhuyla ruhsal bağlantıları tekrar kurma konusunda yardım istedim. Ne yazık ki... dağılanı tekrar şekillendiremeyecek."

Meng Hao sarsılıyor ve zihni gürlüyordu. İçinde Chu Yuyan'ın bulunduğu tabuta bakarken adeta Hap Şeytanı'nın dediklerini anlayamamıştı. O sanki uyuyor gibi görünüyordu.

O şuan buraya gelmiş olsa da her şey ona çok ani gelmişti. Bunu anında kabullenemeyecekti. Bu imkansız görünüyordu.

"Bu nasıl oldu...." diye mırıldandı. Tabuta yaklaşırken kalbine acı bıçakları saplandı. Hemen çevredeki Kunlun Toplumu öğrencilerinin gözleri öfkeyle kocaman açıldı.

"Kaybol! Buraya gelmeye hakkın yok!"

"Sen Meng Hao musun? Küçük Kız Kardeş Chu'nun asla unutamadığı adam sen misin? Burada durmaya hakkın yok!"

"Senin gibi kalpsiz, ahlaksız insanların Kıdemli Kız Kardeş Chu'nun cesedini kirletmesi kesinlikle yasak!!"

Buradaki gelişimciler Chu Yuyan'ın Kunlun Toplumunda geçirdiği süreçte arkadaşlık ilişkisi geliştirdiği kişilerdi. Bazıları Kız Kardeşleriydi, bazıları ise ona hayranlık duyan kişilerdi. Yaşadıkları kalp kırıklığı sırasında Meng Hao'nun buraya geldiğini görünce hemen öfkelenmişlerdi.

Bu sözler Meng Hao'nun kulağına geldiği anda kalbi acıyla sıkıştı. İleri doğru sessizce yürürken kalabalıktan fırlayan genç bir adam onun önünde kan çanağına dönmüş gözlerle durdu. Öfkeyle bağırdı, "Sen erkek misin? Chu Yuyan'ın hislerini biliyordun. Biliyordun ama onu reddedecek kadar kalpsizdin! Şuan burada ne yaptığını sanıyorsun? Kaybol buradan!"

Genç adam sağ elini kaldırarak bir büyü hareketi uyguladı ve Meng Hao'ya doğrulttu. Hemen bir büyülü teknik cisimleşerek Meng Hao'ya doğru fırladı.

Onun bu hareketi diğer öğrencilerinde harekete geçmelerine neden oldu. Meng Hao ne onlara karşılık verdi ne de saldırılarından kaçındı. Sadece etrafında gümbürtülerle yürümeye devam etti. En sonunda Hap Şeytanı bağırdı, "Ellerinizi indirin! Geçmesine izin verin. Yan'er'i ondan daha fazla görmeyi hak eden kimse yok!"

Sesi gök gürültüsü gibi dört bir yanda yankılandı. Chu Yuyan'ın yoldaşları hemen saldırıyı kestiler. Meng Hao'ya gözlerini dikerek onun yanından geçmeye başladılar ve öfke ve hüzünle yerlerine geri döndüler. Onlar geçerken hepsi de keskin yorumlarda bulundu.

"Chu Yuyan seni yıllardır bekledi, en sonunda da ölüp gitti," kadının biri buz gibi bir tonla söylendi. "Ne kayıp ama!"

"Küçük Kız Kardeş Chu'nun ruhunun bağlantısı neden aniden dağıldığı hiçbir fikrim yok. Ama son zamanlarda geri döndüğünde ciddi biçimde yaralı olduğunu biliyorum! O yaraları asla iyileşmedi. Yoksa bu yaraların neden ortaya çıktığını bilmediğini söyleme!"

"Meng Hao, Meng Hao.... Dokuzuncu Dağ ve Denizdeki şöhretin önemsiz. Bu kadına çok şey borçlu olduğunu sonsuza kadar unutmamalısın."

Onların sözleri savunması imkansız keskin kılıçlara benziyordu. Dünyevi vücudu ne kadar güçlü olursa olsun bu kılıçların kalbini delip geçmesine engel olamıyordu.

İçten içe acıyla doldu ve sessizce yürürken yüzü kül gibi oldu. İnsanların istedikleri gibi konuşmasına izin vererek tabuta yaklaştı ve ardından içinde yatan Chu Yuyan'a baktı.

Uzun beyaz bir elbise içindeydi çehresi güzeldi. Cildi narindi ve adeta bir meltemle kırılıp gidecek gibiydi. Rengini tamamen atmış olmasa Meng Hao onun gerçekten de uyuyor olduğunu sanabilirdi.

Fakat üzerindeki ölüm aurası ölüm ve yaşam arasındaki çizgileri net bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu Ying ve Yang arasındaki fark gibi sonsuz ve ebediydi.

Boş boş Chu Yuyan'a bakakaldı. Böyle bir gün göreceği hiç aklına gelmemişti.... Dokuz Deniz Tanrısı Dünyasında buna benzer bir şey yaşanmıştı ama en sonunda Chu Yuyan ölmemişti.

Ama şuan... Meng Hao titrek elini kaldırdı ve onu Chu Yuyan'ın alnına yerleştirdi. Ona biraz kutsal duyu gönderdikten sonra daha da şiddetli sarsılmaya başladı.

"Ölmüş..." diye mırıldandı. Kalbindeki acıyla geçmişten bir görüntü gözünde canlandı. Bu Chu Yuyan'ın Wang Tengfei'nin yanında adeta göksel bir çift gibi durdukları görüntüydü.

Daha sonra Chu Yuyan ile birlikte volkanda yaşadıkları ve daha sonra Mor Felek Tarikatı günlerini gördü. Ardından Xu Qing ile düğününde onunla bir kez daha karşılaşmalarını anımsadı. Chu Yuyan orada gözlerinde karmaşık duygularla durmuştu. Yüzünde bir gülümseme olsa da bu sessiz gözyaşları için bir maskeydi sadece.

Tüm bu anılar onun zihninde sonsuza kadar duracaktı.

Gurur. Chu Yuyan'ı en iyi ifade eden kelimeydi. Meng Hao'nun kendisini seçmeyeceğini fark ettiğinde ayrılmayı seçmişti. Unutabileceğini düşünmüş olsa da daha sonra olup bitenlere geri dönüp baktığında bir şey fark etmişti.

Sen bana aşık olmamayı seçebilirsin. Ama benim... sadece iki seçeneğim var: ya sana aşık olurum yada sana daha fazla aşık olurum.

Bu yüzden o Meng Hao'yu Dokuzuncu Denizde tekrar gördüğünde aslında mutlu ve memnun olmuştu. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün içten içe harika zamanlar yaşamıştı. O zamanda biraz daha fazla zaman geçirebilmeyi istemişti. Bunu sonsuza kadar sürdüremese de en azından biraz uzatmak istemişti.

Bu nedenle Meng Hao'nun Rüzgarlı Alem'de elinden geleni yaptığını görünce, onun sarsılma kükremesini duyunca ne yapacağı konusunda hiç tereddüt yaşamamıştı. Gelişim ilerlemesi yapmak için uygun olmayan bir zamanda gelişim merkezini riske atmış ve hatta ciddi biçimde yaralanma riskini göze almıştı.

O zamanda sonuçların ne olacağını düşünmemişti, sadece Meng Hao'ya nasıl yardım edebileceğini düşünmüştü.

Ve bu yardımı yaptığında Meng Hao ona ikinci bir bakış atmak için bile zaman ayırmamıştı...

"Aptal.... Belki de Xu Qing'i sevmesinin nedeni onun da aptal olmasıdır...." Chu Yuyan'ın o zaman iç geçirerek düşündüğü şey buydu ve Rüzgarlı Alem olaylarının ardından  burgaca adım atmıştı.

Meng Hao olup bitenleri düşündükçe yüzü daha da soldu. Chu Yuyan'ın gülümsemesi ona dair bütün anılarını adeta işgal etmişti ve aniden Meng Hao kalbinin kırılarak çatladığını hissetti.

Onun yaptığı her şey Meng Hao'nun derinliklerinde bir pişmanlık boşalmasına neden oldu.... Bu bu kadını asla unutamamasını sağlayacak derinlikte bir pişmanlıktı.

"Bu nasıl olabildi...?" diye mırıldandı biraz kan tükürerek.

Tam bu sırada yukarıdan soğuk ve öfkeli bir ses yankılandı.

"Meng Hao, o seni seçti, bu yüzden ben de iyi olmanızı diledim.... Onun mutlu ve mesut olacağını umdum....

"Ama sen nasıl bu kadar duygusuz ve kalpsiz olabildin!?

"Eğer onu sevmediysen neden cesaret verdin? Eğer onu seçmediysen neden ona umut verdin...? Neden onu benden çaldın!?!?

"MENG HAO!!" Ses hüzünle karışık derin bir öfkeyle doluydu. Ses gökyüzünden inerken yukarıda devasa bir figür belirdi. Onun alnında yıldızlar vardı ve o Tanrıların soyunu uyandıran adam olan... Wang Tengfei'den başkası değildi!!

Öfkeyle kükreyerek gökyüzünde renklerin uçuşmasına neden olurken aşağıdaki Meng Hao'ya doğru meteor gibi fırladı. Bununla birlikte yumruğunu sıkarak Meng Hao'nun göğsüne doğru salladı. Wang Tengfei'nin gök gürültüsü gibi sesi kulaklarına çarparken Meng Hao karşı koymadı.

Ağzından kan geldi ve yüzü daha da beyazlaştı. Chu Yuyan'a karşı herhangi bir his barındırmıyor değildi. Fakat onunla Xu Qing'i karşılaştırınca Xu Qing'i daha fazla önemsiyordu.

Bu onun Chu Yuyan'a soğuk davranmak istediği anlamına gelmiyordu. Kalbinin derinliklerinde onun mutlu olmasını istemişti. Hatta onu unutabilmesini dilemiş ve kendi mutluluğuna giden yolu bulmasını ummuştu.

Daha önce bu düşüncesinin bencillik olup olmadığını düşünmek için hiç zaman ayırmamıştı. Ama şuan Chu Yuyan'ın cesedine bakarken, Wang Tengfei'nin kükremesini duyarken kalbi paramparça oldu. Bu acıyla en sonunda gerçekten bencillik ettiğini fark etmişti.

Mırıltılı bir sesle söylendi, "Dağların endişesi yok,  ipek karlar yağann kadar; suların kederi yok, rüzgarlar esip gürleyene kadar...."

29 Görüntülenme
20 Nis 2025
Bölüm 1207