I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1167: #####
Bölüm 1167: #####
Meng Hao etrafındaki bütün o tanıdık şeylere bakarken nedense kendini Güney Gök gezegenine yabancı hissetti. Kalbinde burası onun eviydi, büyüdüğü ve gelişimi öğrendiği yerdi. Burası onun güldüğü, fikirlerini geliştirdiği ve gençlik enerjisiyle dolup taştığı yerdi. Burası aynı zamanda Xu Qing ile evlendiği yerdi.
Yağmur geçti ve şafakta bir gökkuşağı çıktı. Meng Hao engin Doğu Toprakları'nın birçok yerine gitti. Ölümsüz Antik Taoist Ayin Tapınağı'nın bulunduğu dağlara gitti. Uzun zaman önce burası onun için son derece tehlikeli bir yerdi. Şuan dikkatine değecek bir şey bile yoktu.
Dağlarda yürüyerek uzun, dar yoldan gitti ve sonra nihayet bir zamanlar tapınağın bulunduğu o çukurun kenarına geldi. Orada uzun süre durarak düşüncelere daldı.
Burada olup biten her şeyi hatırladı. Nasıl bronz lambayı aldığını ve herkesin onu nasıl kovaladığını. Bunun ardından gelen günlerde ve gecelerde bir çeşit vaftiz yaşamıştı.
O zaman ilk defa gerçek anlamda Dokuzuncu Dağ ve Deniz'in işlerine dahil olmuştu.
Çukurun kenarında dururken iç geçirdi. Çok zaman geçmişti. Dağlar hâlâ aynı dağlardı ve önceki gibi her yer yeşillikti. Fakat ağaçlar ve diğer bitkiler değişmişti. İlk başta aynı gibi görünseler de renkleri Meng Hao'nun hatırladıklarına göre daha koyulaşmıştı.
Uzun bir süre sonra oradan ayrıldı.
Kuzey Menzili'ne gitti ve oradan Samanyolu Denizi'ne geçti. Sudan geçerken aşağıdaki dalgalara baktı ve orada olup bitenleri anımsadı. Patrik Reliance'ı, Wang Klanının 10. Patriği'ni ve Diriliş Zambağı'nı düşündü.
Samanyolu Denizi'ni geçtikten sonra kendini Batı Çölü'nde buldu. Burası engin bir yerdi ve hâlâ çoğunlukla mor denize batmış durumdaydı. Mor Deniz cansız ve sakindi.
Mor Deniz boyunca ilerledikten sonra bir zamanlar Karga Mabudu Kabilesinin bir zamanlar evi olan bölgeye ulaştı. Orada suya daldı ve bölgedeki tanıdık gelen dağlara ve vadilere baktı.
Oradan sonra suyun altından yoluna devam ederken kendi kendine Güney Gök gezegeni ile ilgili bütün detayları asla unutmamak için kalbine kazıyacağını söyledi. Mor Deniz'in altında yoluna devam ederken en sonunda sonsuzca uzanan Güney Çatlatma Dağlarına ulaştı.
En sonunda devasa bir duvara yada bir şehir kapısına benzeyen bir şeye geldi. Orası Mor Deniz'i... Siyah Topraklar'dan ayrı tutuyordu.
Siyah Topraklar şuan Meng Hao'nun hatırladığından çok farklıydı. Her yer insanla doluydu ve kaynıyordu. Güney Diyarı ile Siyah Topraklar arasında sürekli insanlar gidip geliyordu. Görünüşe göre Güney Diyarı Siyah Topraklar gelişimcilerine karşı oldukça hoşgörülüydü.
Yıllar boyunca Batı Çölü'nün eski güçlü kabileleri ve yerli Siyah Topraklar grupları gelişmiş ve güçlenmişti.
Birçok Kuzey Menzili gelişimcisi Siyah Topraklara yerleşmişti ve burayı evleri olarak benimsemeye başlamışlardı. Onların gelişim yolu yıllar önce Meng Hao tarafından kesilmişti. Ne kadar gelişim yapsalar da belli bir seviyenin ötesine geçemeyeceklerdi. Onların kaderi mühürlenmişti ve Kuzey Menzili'nden ataları Güney Diyarı'na istilaya geldiğinde işledikleri suç yüzünden kefaret ödemişlerdi.
Karga Mabudu Kabilesi şuan Siyah Toprakların en büyük kabilesiydi ve aynı zamanda emrinde birçok tarikat ve klan olan bir numaralı güçtü.
Meng Hao topraklara girdiği anda her yerde heykellerin olduğunu fark etti. Bazıları büyük bazıları küçüktü ama siyah topraklardaki bütün önemli gruplarda vardı.
Bu heykeller... Meng Hao idi!
Heykellerin en büyüğü ruh taşları ile kaplanmıştı. Güneş ışığı onun üzerine düştüğünde çok renkli bir ışıkla ışıl ışıl oluyordu. Bu heykel Siyah Toprakların en yüksek dağında, Karga Mabudu Kabilesine aitti.
Bu heykel Siyah Toprakların sembolüydü ve buradaki gelişimcilerin ruhunu temsil ediyordu.
Sık sık Karga Mabudu Kabilesi üyeleri kurban adamak ve tapmak için heykelin etrafında toplanıyordu. Meng Hao oraya geldiğinde de tam olarak bunu yapıyorlardı.
Orada büyük heykelin üzerinde süzülerek dağın etrafında toplanmış olan Karga Mabudu Kabilesi üyelerine baktı. On binlercesi secdeyle ibadet ediyordu.
Kimse Meng Hao'nun varlığını hissedemiyordu. Sanki o başka bir dünyadaydı.
Görkemli cübbeler giymiş on tane yaşlı adam on binlerce üyeden ayrı duruyordu ve gözleri hırsla yanıyordu. Ellerini havaya kaldırarak bağırmaya başladılar, "Karga Mabudu Kabilesi, Kutsal Antik'i selamlayın!"
Onların çağrısının ardından on binlerce kabile üyesi başını eğdi ve hep birlikte bağırmaya başladılar. Sesler yankılanırken kabile üyeleri kafalarını kaldırarak korku dolu gözlerle heykele baktılar. Görünüşe göre bu heykel canlı olsa ve onlara emirler verse hiç sorgulamadan bu emirleri yerine getirirlerdi.
Meng Hao'nun heykeli Siyah Topraklar gelişimcilerinin sembolü olarak totemlerin yerini almıştı.
Meng Hao havada aşağıdaki sahneyi izledi. Kalabalığın seslerini duydu ve aynı zamanda onların ibadetinde Put Alevi gücünün kalıntıları olduğunu tespit etti. Zayıftı ama oradaydı.
On yaşlı adam bir kez daha yüksek sesle bağırdılar, "Karga Mabudu Kabilesi, Patrik Beşinci ve Patrik Üçüncü'ye selam verin!"
Tekrar herkes başını eğerek selamladı. Meng Hao'nun yüzünde garip bir ifade belirdi. Biraz önce Karga Mabudu Kabilesine ait olan bu heykelin omuzunda bir papağanın ve bileğinde ise ufak bir çanın olduğunu fark etmişti.
İbadet töreni devam etti.
Meng Hao iç geçirdi tam ayrılmaya hazırlanırken aniden kendini tutamadı, "Eee?"
Işıl ışıl gözlerle havada durdu ve aşağıya baktı.
Gördüğü şey herkesten arzulu ibadeti yüzünden yayılan Put Alevi gücünün heykelin etrafında toplandığıydı. Orada daha sonra gökyüzüne doğru patladı ve bir burgaç ortaya çıktı.
Aşağıdaki gelişimciler burgacı göremese de Meng Hao net bir şekilde görebiliyordu.
O sessizce dönerken içinden yavaşça bir figür çıktı. O siyah cübbeli ve tıpkı... Meng Hao'ya benzeyen genç bir adamdı!
Aralarındaki temel fark onun sırtında iki tane siyah kanadın çıkmış olmasıydı. Figür gururlu bir ifadeyle yukarıdan aşağıdaki heykelin kafasına doğru indi. Orada bacaklarını çaprazlayarak oturdu ve Put Alevi gücünü nefesiyle çekmeye başladı.
O Meng Hao'yu göremese de Meng Hao onu görebiliyordu ve kim olduğunu da gayet iyi biliyordu. Bu onu kısa bir süre takip etmiş olan yaratık, siyah yarasaydı!
Şuan insan formunu korusa da yine önceki gibi görünüyordu. Belli ki Siyah Topraklardan feda edilen Put Alevini çalmak için buradaydı.
Meng Hao yarasa varlığa soğuk gözlerle baktı. Aynı sırada depolama çantasındaki mastifin aniden titrediğini ve gözlerini açtığını fark etti. Kan renkli bir parıltıyla beraber buz gibi soğuk bir aura ortaya çıktı.
"O ilgini çekti öyle mi?" Meng Hao düşündü. Ardından mastifin Rüzgarlı Alem'de özümsediği hain ruh adı verilen şeyin de yarasa olduğunu hatırladı.
Meditasyonda oturan kara kanatlı genç adam Put Alevi gücünü özümserken aniden ürperdi. Gözleri açıldı ve şüpheyle etrafına bakındı. Hiçbir şey göremese de sanki Meng Hao'nun varlığı onun ürkmesine neden olmuş gibi inanılmaz korkmuş hissetti.
Aniden bağırarak dört bir yana dalgalanma gönderdi. Dalgalar Meng Hao'ya yaklaştığında Meng Hao parmağını sallayarak onların herhangi bir tepki vermeden geçip gitmelerini sağladı.
Siyah cübbeli genç adam kaşlarını çattı. Bölgeyi kontrol etmek için kutsal beceri kullanmış olsa da herhangi şüpheli bir şey görememişti. Meseleyi göz ardı etmek istedi ama içindeki kriz hissi giderek güçleniyordu.
Burada yıllardır Put Alevi özümsüyordu ve daha önce hiç böyle bir şey hissetmemişti. En sonunda dişlerini sıktı ve oradan ayrılmak için havaya yükseldi. Put Alevi özümsemek yerine herhangi bir tehlike yaşamamayı seçmişti.
Fakat o havalandığı anda Meng Hao'nun gözleri ışıldadı ve homurdandı.
Homurdanma sesi onu gizleyen illüzyondan çıkıp gökyüzünde çatırdayan bir yıldırıma dönüştü. Dünya titredi ve siyah cübbeli genç adam feryat koparttı. Ağzından kan geldi ve artık aşağıdaki insanlardan kendini gizleyemedi. Neredeyse anında herkes havada onu gördü.
Herkes şaşırdı, özellikle yaşlı adamlar. Ardından onun yüzünü gördüler ve ifadeleri inanamazlıkla titreşti.
"Kim var orada!!?" diye bağırdı siyah cübbeli genç adam biraz daha kan tükürerek. "Kim bana pusu kuruyor!!?" Tamamen sarsılmıştı ama tek duyduğu biraz önce Meng Hao'nun çıkarttığı homurdanma sesinden kaynaklı gök gürültüsüydü.
Eğer Meng Hao'yu duymuş olsaydı asla konuşma cesareti bile gösteremezdi.
"Kutsal Antik!!"
"Bu yüce Kutsal Antik! Tanrım, Kutsal Antik'in bir tezahürü!!"
"Selamlar, yüce Kutsal Antik!!" Aşağıdaki on binlerce Karga Mabudu Kabilesi gelişimcisi korkuyla titredi. On yaşlı adam'ın nefesleri kesildi.
"Ben Meng Hao, buranın Kutsal Antik'i!" diye bağırdı siyah cübbeli genç adam. "Her kim bana pusu kurmaya çalışıyorsa lanet olası yüzünü hemen gösterse iyi olur!" Derin bir nefes alarak Put Alevi'ni içine çekti ve içinden parlak bir ışığın yükselmesine ve onu görkemli bir Ölümsüz gibi göstermesine neden oldu.
"Bu baya komik," dedi Meng Hao yürüyerek ortaya çıkarken. "Eğer sen Meng Hao'ysan, o zaman... Ben kimim!?" Aşağıdaki herkes onu şuan görebiliyordu.
Karga Mabudu Kabilesi gelişimcileri inanamaz, kafası karışık ve şaşkın haldeydi. Meng Hao'ya baktılar ve ardından siyah cübbeli genç adama döndüler, belli ki hangisinin gerçek olduğu konusunda emin değillerdi.
Aslında onların tahmin yürütmesine gerek bile yoktu. Siyah cübbeli genç adam Meng Hao'yu gördüğü anda yüzü düştü ve gözleri kocaman açıldı. Nefesi hızlandı ve telaşlı bir bağırış koparttı.
"Meng Hao... Sen... Ne zaman geri geldin!?" Siyah cübbeli adamın tüyleri diken diken olmuştu. Aniden biraz önceki gök gürültüsünün aslında Meng Hao olduğunu fark etmişti. Titreyerek geri çekilmeye başladı ve ardından bütün hızıyla kaçmaya çalıştı.
Meng Hao sakin ifadesiyle kaçmakta olan genç adama doğru bir adım attı. Ardından ortadan kayboldu ve doğruca onun karşısına dikildi.
Aşağıda on binlerce Karga Mabudu Kabilesi gelişimcisi bu ikinci Meng Hao'nun gerçek Kutsal Antik olduğunu fark ederek sarsıldılar.
"Selamlar, Kutsal Antik!!"
"Karga Mabudu Kabilesi selamlarını sunuyor, Kutsal Antik!!"
Sesleri çınlarken tüm Siyah Topraklar titredi.
Bölüm ismi: Karga Mabudu Kabilesi'ne Geri Dönüş!
