I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1082: Rüzgarlı Alem Yolu!
Bölüm 1082: Rüzgarlı Alem Yolu!
Chu Yuyan titredi ve derin bir nefes aldı. Ardından yavaşça dönerek Meng Hao'ya baktı ve bütün enerjisini kullanarak konuştu: "Bırak Beni!
Meng Hao kaşlarını çattı.
"Ne oldu, elimi bırakamıyor musun?" diye sordu Chu Yuyan alaycı bir şekilde. "O yıl volkanda olduğu gibi?"
"Şuan çok zayıfsın," Meng Hao sakince cevapladı kolunu bırakarak. "Gitmek için acele etme."
"Beni kurtardığın için teşekkür ederim," Chu Yuyan'ın sesi öncekinden bile daha zayıftı. "Kaçırılmam konusunda kendini suçlu hissetmene gerek yok. Bunu sen yapmış değilsin." Kulağının arkasında bir tutam saç attı ve ardından yavaşça kenara doğru gelerek eliyle duvardan destek almaya devam etti.
Meng Hao onu durdurmadı.
Chu Yuyan tam çıkışa ulaştığında zayıflığına yenik düştü. Görüşü bulandı ve bayıldı.
Meng Hao iç geçirerek ileri yürüdü ve onu düşmeden önce tuttu. Ardından onu yere yatırdı ve yanına karmaşık bir yüz ifadesiyle oturdu.
Ölümsüz mağarası oldukça sessizdi ve Meng Hao'ya düşünme fırsatı sağlıyordu. Birer birer Güney Gök gezegenindeki olaylar zihninde tekrar canlandı.
Zaman geçti. İki gün sonra Chu Yuyan gözlerini tekrar açtı. Şuan enerjisini biraz toplasa da hâlâ zayıftı. Bir kez daha ayağa kalkmaya çalıştı ama bu sefer ayrılmaktan söz etmedi. Bacaklarını çaprazlayarak oturdu ve gözleri boşluğa daldı.
"Han Bei'yi hatırlıyor musun?" Meng Hao aniden sordu.
Chu Yuyan bir süre cevap vermedi. En sonunda döndü ve Meng Hao'ya doğru kaşlarını hafifçe çatarak baktı.
"Han Bei kim?"
Meng Hao'nun gözleri şaşkınlıkla açıldı. Biraz düşündükten sonra konuştu, "Han Bei, Güney Gök gezegeninden. O Güney Diyarı'ndaki Siyah Elek Tarikatı'nın öğrencisiydi."
"Bana bir şey çağrıştırmadı," dedi ona bakarak, "Siyah Elek Tarikatı ile çok fazla temasım yoktu. Ne oldu?"
"Ah, bir şey yok. Sadece geçmişteki bir şey aklıma gelmişti." Chu Yuyan'ın cevabının kendisine hiç yardımcı olmadığını fark edince Meng Hao'nun yüzü karardı. Ne de olsa... Chu Yuyan Siyah Elek Tarikatı ile çok da içli dışlı değildi!
Bu nedenle onun Han Bei'yi bilmemesi mantıklı olabilirdi. Onun Han Bei'yi hatırlamaması şuan bir ipucu olsa da ne bir kanıt ne de bir açıklama görevi görüyordu. Ne de olsa Chu Yuyan'ın Mor Felek Tarikatı'ndaki pozisyonu Han Bei'nin Siyah Elek Tarikatı'ndaki pozisyonundan çok farklıydı.
Han Bei'yi hiç duymamış olması ya da duymuş olsa bile aklında yer edecek değeri bulmamış olması muhtemeldi.
Meng Hao'nun bu meseleyi daha fazla deşmek istemediğini gören Chu Yuyan daha fazla soru sormadı. Gözlerini kapatarak meditasyon yaptı. Şuan ayrılmak için enerjisinin olmadığını biliyordu; bu nedenle yapabileceği en iyi şey bir an önce iyileşmekti. Ardından buradan ayrılıp tarikatına gidebilirdi. O... Meng Hao'ya bakmak istemediği için onunla nasıl etkileşim kuracağını bulmakta zorlanıyordu. Meng Hao'yu her gördüğünde kendini huzursuz hissediyordu.
Güney Gök gezegeninden ayrıldıktan sonra sık sık kendisine Meng Hao'nun nesini sevdiğini sromuştu. Bu sadece volkanda yaşanan tek bir olay olamazdı. Ya da onun ardından gelen şeyler. En sonunda iyi bir neden bulamamıştı. Ondan nefret etmesi gerektiğini biliyordu ama ne kadar denese de sanki... Onun görüntüsü kalbine kazınmıştı. O bazen Mor Felek Tarikatı'ndan Fang Mu bazen de Meng Hao idi. Bazen ikisi birden.
Bu görüntülerden kurtulamıyordu. Bu sanki bir çeşit lanet gibiydi.
Chu Yuyan iç geçirdi, gözlerini kapattı ve meditasyona devam etti.
Ölümsüz mağarası bir kez daha sessizleşti. Bir süre sonra zihninde çeşitli olasılıklar titreşen Meng Hao'nun gözleri aydınlandı.
"Belki olayı fazla abartıyorum ama... durum başlı başına son derece olağandışı." Biraz düşündükten sonra gözleri parlamaya başladı. Olay nispeten basit gibi görünse de üzerine düşündükçe karmaşık bir hal alıyordu. Meng Hao en sonunda kesinlikle sıradışı bir şeylerin olduğuna ikna oldu.
"Gerçeği öğrenmenin en kolay yolu Güney Gök gezegenine geri dönmek. Fakat... Siyah Elek Tarikatı çoktan yok oldu ve hayatta kalanları bulmak çok zor."
"Pekala, Qing'er oradaydı. Tekrar buluştuğumuzda emin olmak için ona sorabilirim. Eğer Qing'er de Han Bei'yi hatırlamazsa bunun anlamı... Kesinlikle gizemli bir şeylerin döndüğü olur!"
Rüzgarlı Alem'inin açılacak olmasından ötürü Meng Hao çeşitli hazırlıklar yaptı. Bütün siyah böceklerin üzerinde ruh-ölümsüz taşlarını kullandı ve hatta işlemi hızlandırmak için onları daha iyi besledi. Sonraki günlerde onları birer birer depolama çantasına hapsetti.
Bunun dışında ayrıca Ölümsüz İmparator hali performasının zirvesindeydi. Öncekinden çok çok daha güçlüydü ve ayrıca kutsal duyusunu da güçlendirmişti. Dahası, tecrübe ettiği sınavlar ve felaketler sayesinde gelişim merkezi de patlayıcı bir ilerleme yaşamıştı.
Fakat bunlar onun asıl kozu değildi. Asıl kozu Antik Alem dünyevi vücudu ve gözlerinde yanan Ruh Lambalarıydı. Bu yüzden savaş hüneri büyük ölçüde artmıştı.
Düzenlediği başka bir şey de depolama çantası oldu. Rüzgarlı Alem'ine tam anlamıyla hazır olduğundan emin olmak istiyordu. Ayrıca ruh-ölümsüz taşlarıyla birlikte elde ettiği yarı yanmış tütsü çubuğunu da çıkarttı. Onu bir süre dikkatlice inceledikten sonra tekrar depolama çantasına geri koydu.
"Rüzgarlı Alem'inde ikinci Nirvana Meyve'mi özümseme fırsatı bulabilirim!" diye düşünerek derin bir nefes aldı.
Yedi günlük süre hemen geçti. Şafak vaktinde çanlar çalarak ses tüm Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası'nı doldurdu. Meng Hao'nun gözleri açıldı ve ışıl ışıl parladı.
O gözlerini açtığı anda kulaklarında antik bir ses yankılandı. Bu ses Tanrıüstad'a aitti. "Meng Hao, vakit geldi. Dağ zirvesine gel!"
Meng Hao derin bir nefes alarak ayağa kalktı. Aynı sırada elini sallayarak sayısız siyah ışık ışığının üstüne doğru uçmasını sağladı. En sonunda avucunda toplanan elliden fazla siyah kapsülü depolama çantasına attı.
Gözlerini açmış ve kendisine bakmakta olan Chu Yuyan'a döndü.
"Kendine iyi bak," dedi Chu Yuyan yumuşak bir ses tonuyla.
Meng Hao başıyla onayladı ve Ölümsüz mağarasının kapısına yürüdü. Orada durdu.
"Gideceğim yer başka bir dünyanın kalıntıları. Orada doğal kanunlar eksik ve bu durum araştırma yapmayı daha kolay kılıyor. İçindeki zehir yedin gün içinde dağılacak ve gelişim merkezin eski haline dönecek...."
"O zaman Ölümsüz Alem'in kıyısında ilerleme elde etmenin bir adım uzağında olacaksın!"
"Gideceğim yerdeki doğal kanunun kaos içinde olması aslında Ölümsüzlüğe Yükseliş için son derece uygun bir yer. Fakat orada aynı zamanda birçok tehlike de mevcut. Benimle... birlikte gelmek ister misin?"
Chu Yuyan sessizce otururken yüzünde karmaşık ve anılarla dolu bir ifade belirdi. Uzun bir an sonra yüz ifadesi azimli bir şekle büründü. Aniden bir zamanlar Hap Şeytanı'nın kendisine söylediklerini anımsadı.
Gelişimde sıkı çalış. Bu yolla... Bir gün her şeyini kaybetmiş olsan da hâlâ yanında bir Yüce Tao'nun olduğunu göreceksin.
Chu Yuyan kafasını kaldırarak Meng Hao'ya baktı ve cevap verdi, "Teşekkür ederim. Geliyorum!"
Meng Hao karşılık vermedi. Sağ elbise kolunu sallayarak inanılmaz bir çekim kuvvetinin ortaya çıkmasını sağladı. Chu Yuyan karşı koymadı ve güç onu Meng Hao'nun depolama çantasına alıp götürdü.
En sonunda Meng Hao döndü ve Ölümsüz mağarasından hızla çıktı.
Kapının dışına çıktığı anda hemen yukarı fırladı. Bununla birlikte aşağıdaki Şeytani gelişimcilere ve Su Yan'a baktı, ardından bir kavrama hareketiyle onları mühürledi ve depolama çantasına aldı. "Papağan! Et peltesi! Gidiyoruz!"
Papağan hayrete düştü ve et peltesi afallamıştı.
"Nereye?"
"Rüzgarlı Alem'e!"
GÜÜMM!
Meng Hao sudan dışarı fırladı ve gökyüzüne doğru uçtu. Papağan ve et peltesi de ışık ışınlarına dönüşerek onun peşinden gittiler ve en sonunda omuzlarına tünediler. Et peltesi hâlâ gevezelik ediyordu.
"Rüzgarlı Alem mi? Orası neresi? Ne tür bir yer? Daha önce oraya hiç gitmemiştim! Oraya nasıl gideceğiz peki? Hey, neden cevap vermiyorsun?"
"Kapa çeneni!" diye homurdandı papağan. Ardından boğazını temizledi ve tam konuşmaya başlayacakken Meng Hao araya girdi: "Orada zorbalar var. Ve ayrıca görkemli kürk ve tüylere sahip yaratıklar." Aniden et peltesi ciddileşti ve papağan heyecanla ciyakladı. İki aptal birbirlerine baktılar, ardından heyecanla bağırmaya başladılar.
Meng Hao tarikat topraklarında hızla ilerledi. Kısa süre sonra Tanrıüstad ve Dokuzuncu Nine ile ilk karşılaştığı dağ zirvesi karşısında belirdi.
Dağın tepesi önceki sefer olduğu gibi beyaz karlarla kaplıydı. Fakat ayrıca yeni bir şey daha vardı, gökyüzüne yükselen bir ışık sütunu.
Yanında Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası'nın çeşitli yerlerinden gökyüzüne fırlayan altı farklı farklı ışık ışını daha mevcuttu. Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası'nın bütün büyü formasyonları etkinleşmişti ve dört bir yana inanılmaz bir güç yayılıyordu.
Meng Hao bu sahneyi gördüğünde her bir ışık sütununun tepesinde bir Tao Alemi uzmanı oturduğunu görünce şok oldu. Tanrıüstad ve Ling Yunzi ile birlikte Dokuzuncu Nine de oradaydı. İki Şeytani Patrik bile vardı.
Toplamda yedi ışık sütunu yıldızlı gökyüzüne uzanıyordu. Orada bozulmalar eşliğinde devasa bir yarığın açıldığı görülüyordu.
Eş zamanlı olarak Ölümsüz ve Antik Alem de dahil bütün Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası gelişimcileri muazzam bir büyü formasyonu şeklinde oturuyorlardı.
Onlar gelişim merkezlerinin gücünü serbest bıraktıklarında Gök ve Yer enerjisi çöktü ve ardından Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası enerjisinin patlayıcı bir şekilde fışkırmasına neden oldu. Enerji ışık sütunlarına akarak daha da parlamalarına neden oldu.
Kısa süre sonra bütün öğrencilerin, Şeytani gelişimciler de dahil gelişim merkezleri tüm gücüyle serbest bırakıldı. Tüm tarikat titredi ve yer sallandı. Aniden tüm kıta yükselmeye başladı. Yükseldiği her santimle beraber ışık sütunları daha da güçlendi. Muazzam gümbürtüler duyuldu ve yıldızlı gökyüzündeki yarık daha da genişledi.
Yarık görünüşe göre... Rüzgarlı Alem'e giden yoldu!
Tüm kıta giderek hızlanarak yükselmeye devam etti. Kısa süre sonra her hamlede yüzlerce metre kat etmeye başladı. Deniz suyu şelale gibi üzerinde akıyordu.
Bu olup bitenleri izlerken Meng Hao sarsıldı, gözleri Rüzgarlı Alem'e ulaşma hırsıyla parladı!
"Dünyanın yarısının yok olduğunu ve birçok doğal kanunun değiştiğini saymazsak diğer her şey geçmişteki Düşük Alem'lerden birisinin kusursuz bir kopyası olacak!"
"Rüzgarlı Alem!" diye mırıldandı.
