I Shall Seal The Heavens - Bölüm 943: Meng Hao'nun Gözyaşları
Bölüm 943: Meng Hao'nun Gözyaşları
Tapınaktaki Fang Wei'nin soyuna destek verme eğiliminde olan Kıdemliler Meng Hao'nun sözlerini duyunca ona ifadesizce baktılar. Saf soy üyelerinin ise yüzlerinde endişeli bakışlar belirdi. Fakat karar Meng Hao'ya ait olduğundan fikrini değiştirmeye ikna etmek için bir şey yapmadılar. Ne de olsa Büyük Kıdemli atasal topraklarda büyük tehlike olacağı konusunda net bir açıklama yapmıştı. Bu şartlar altında Meng Hao'nun içeri girmeyi seçmesi 19. Amcanın ve saf soy Kıdemlilerinin onun kararlılık seviyesini anlamalarını sağlamıştı. Tek yapabildikleri gizlice iç geçirmek oldu. Büyük Kıdemli Meng Hao'ya bir an derince bakarken yüzünde en ufak bir belirti görülmedi. Fakat Meng Hao'ya bakışı... biraz garipti. Orada en fazla heyecanlanan kişi Fang Xiushan idi. Derin bir nefes aldı ve kalbinde kaynayan öldürme arzusunu belli etmeden gözlerini ona dikti. Fang Wei'nin dedesi ise Büyük Kıdemlinin Meng Hao'ya bakışını görünce düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı. Bir sebepten ötürü içten içe huzursuz olmuştu. Büyük Kıdemli bir anlık sessizliğin ardından konuştu, "Kararın buysa girebilirsin." Elini salladı ve nazik bir meltem ortaya çıkarak Meng Hao'yu sardı ve onu burgaca doğru gönderdi. "İki ay sonra atasal topraklar otomatik olarak tekrar açılacak. O zaman dışarı çıkabilirsin. Bu iki ay boyunca... kendine dikkat et." Bu sözlerle birlikte Meng Hao rüzgarın içinde uçtu. Göz açıp kapayıncaya kadar burgacın hemen önüne gelmişti. İçeri baktığında kalbi deli gibi atmaya başladı ve kalbinde anılarla dolu bir hissiyat yükseldi. GÜÜÜMM! Temasla birlikte burgacın içine sanki suya dalar gibi daldı. Ardından ortadan kayboldu. Burgaç hareket etmeyi kesti ve ardından tapınak salonunda kayboldu. Aynı anda Doğu Zaferi gezegeninin dokuz farklı bölgesinde aniden gizemli siyah bir ışık parlamıştı. Bu ışık ışınlanma portalları tarafından yayılmış ve onların içinde ise dokuz tane soğuk ve ifadesiz siyah cübbeli gelişimci oturuyordu. Bu dokuz gelişimci canice bir aurayla kaplıydı, sanki sayısız düşman onların ellerinden can vermiş gibiydi. Eğer Meng Hao onları görebilseydi hemen tanırdı. Bu siyah cübbeler Doğu Zaferi gezegenine 19. Amca ile birlikte gelirken kendilerine pusu kuran siyah cübbeli adamların giydikleriyle aynıydı! Gelişimciler ışınlanma portallarının içinde otururken ışık aniden etraflarında yükseldi ve ardından ortadan kayboldular. Bu tam Meng Hao'nun atasal topraklara girdiği anda gerçekleşmişti. Aynı sırada gerçekleşen başka bir olay daha vardı. Fang Klanı atasal konağının derinliklerinde yedi kurumuş figür bacaklarını çaprazlamış halde meditasyonda oturuyordu. İçlerinde Doğu Miraç Güneşi yükselişi sırasında Meng Hao'nun Kutsal Alev Özünü uyandırdığı sırada gözlerini açmış olan kızıl cübbeli yaşlı adam da vardı. O anda adam gözlerini açtı ve gözleri sonsuz bir kadimlikle parladı. "Bu çocuğun soyu güçlü.... O, En Kıdemli Kardeşin soyundan gelenlerden. O, klanın bu neslinin Seçilmişi olmalı." Siyah cübbeli adamların ortadan kaybolduğunu hissederken yaşlı adamın gözleri titreşti ve ardından içlerinde soğuk bir ışık pırıldadı. "İlginç. Gerçekten de birileri klan kurallarını çiğnemeye ve klanın içinde savaş çıkarmaya niyetli.... Sadece bu değil, bu savaşı atasal topraklarda çıkarmayı seçiyorlar!" Gözlerindeki soğukluk daha da güçlendi. "Bu Altıncı Kardeşin soyu mu...?" Yaşlı adam bir süre kaşlarını düşünceli bir halde çattı. Ardından başını çevirerek mağaranın karanlık bir noktasında meditasyonda oturan altıncı figüre baktı. Yeraltı sığınağında toplamda yedi kişi vardı. Normalde kızıl cübbeli yaşlı adamın uykuda olması ve bu çağda uyanmaması gerekiyordu. Klan kurallarına göre Bu bin yıllık dönemde bilincini tekrar kazanması gereken Altıncı Patrikti. Fakat Meng Hao'nun Kutsal Alevin Özü onun aurasını Miraç Güneşi yükselişi sırasında uyarmış ve onu canlandırmıştı. Bunun ardından tekrar meditasyona geri dönmeyi planlasa da fikrini değiştirmişti. "Altıncı Kardeş astral seyahatte. Onun ruhu artık vücudunda değil." Adam bir an düşündü. "Altıncı Kardeş Reenkarnasyon Efsunu Taoist Büyüsünü zirveye kadar geliştirmiş durumda. Ama... buna değdi mi?" Yaşlı adam gözlerini kapattı. Bu gözlerin kapanması bir etkisizlik durumuna geri dönüş değildi. Aksine sessizce kutsal duyusunu dışarı göndererek bir kutsal irade akışını yeryüzüne doğru gönderdi. Hedefinde Atasal topraklar vardı! ** Yıldırım ve gök gürültüsü sanki yeryüzüne saldırma yolu arıyormuş gibi bulutların arasında dans ederken Gök ve Yer titredi. Yer sanki kan ile ıslanmış gibi görünen kahverengimsi bir renkteydi ve göz alabildiğince uzanıyordu. Toprakların derin çatlaklarla kaplı olmadığı yerler otlarla sarılmıştı. Dört bir yana sonsuz bir ıssızlık ve başıboşluk havası yayılmıştı. Uzaklarda harabeler daha da uzakta ise siyah dumanlarla kaplı bir volkan görülüyordu. Ara sıra korku verici gürlemeler yankılanıyor ve tüm topraklarda fırtına rüzgarları gibi yayılarak her şeyi sallıyordu. Buranın gizemi Ölümsüzlük Harabelerinin bir parçası olmasından kaynaklanıyordu. Buranın itibarı şuan Fang Klanının atasal toprakları olmasından geliyordu. Birinci nesil Patrik buraya gömülmüştü. Klanın diğer Tao Alemi Patrikleri, onun soyundan gelenler de meditasyonda öldükten sonra burada kalmışlardı. Atasal topraklar bütün olarak düz bir çizgi şeklindeydi. İlerledikçe tehlike daha fazla artacaktı. Girişe yakın kahverengi bölgede iki tane dağ silsilesi görülüyordu. Bu iki dağ silsilesi gururlu, etkileyici ve çentikli iki taş ejderha gibiydi. İki dağ silsilesinin arasından bir yol uzanıyordu. Bu yol adeta gökyüzüne değen iki zirvenin çok çok altında kalıyordu. Burası sanki atasal topraklara giden büyük bir kapı gibiydi, orada herhangi bir kapı bulunmasa da sadece dağların kendisinden bile daha büyük devasa bir heykel vardı! Bu heykel adeta dağlara ayrılmaz bir bağ ile bağlı gibiydi. Simsiyahtı ve üzerinde ağır bir zırh takımı mevcuttu. İki eli bir tane büyük kılıcın topuzuna yaslanmıştı ve heykelin kendisi rakipsiz bir kadimliğe sahip gibiydi. Kılıç onlarca metre genişliğindeydi ve yeryüzüne saplanmış durumdaydı. Yüzeyine kazınmış olan antik büyülü semboller basit ve kaba görünse de içinde çözülmesi imkansız derin anlamlar barındırıyordu. Heykelin gözlerinden herhangi bir ifade bulunmuyordu ve bu durum heykeli tamamen hayattan yoksun gösteriyordu. Adeta atasal topraklara konulmuş bir dekorasyon gibiydi. Fakat uzaktan bakınca heykelin gökyüzüne baktığı ve sanki... bir şeyi bekliyormuş gibi durduğunu görmek de mümkündü. Fang Klanında atasal topraklara daha önce giren herhangi biri bu heykeli bilirdi. Efsanelere göre heykelin kökeni tamamen gizemle doluydu. Söylenenlere göre o, Ji Klanı Gökleri değiştirip Dokuzuncu Dağ ve Denizi ele aldığı yıl yıldızlı gökyüzünün bir yerinden uçarak gelmişti. O zamandan beri heykel burada adeta atasal toprakların koruyucusu gibi burada kalmıştı. Yıllar boyunca bu heykelin aslında sadece atasal toprakları korumak için değil Fang Klanının bütün soylarını korumak amacıyla durduğu söylentileri yayılmaya başlamıştı. Yıllar yıllar geçmiş ve en sonunda söylentiler ve hikayeler kaybolmuştu. Fang Klanının gelip geçen nesilleri boyunca bu heykeli kendi gözleriyle gören birçok kişi olmuştu. Fakat hiçbiri geçmişteki absürt hikayeleri ciddiye almamıştı. Ne de olsa... bunlar sadece birer efsaneydi. Heykelin neden kafasını gökyüzüne doğru kaldırarak beklediği konusunda ise insanlar çoktan kafa yormayı bırakmışlardı. Kimse heykelin neden kendi kendine Fang Klanına geldiğini yada... neyi beklediğini bilmiyordu. Ondan güçlü bir uzman aurası yayılıyordu, bu Gök ve Yer sarsacak cinsten bir auraydı. Meng Hao ona baktığında aldığı hissiyat Büyük Kıdemlinin bile kıyaslanamayacağı kadar şiddetliydi. Bu heykel çok güçlüydü... geçmişte olsa Meng Hao onun ne kadar güçlü olduğunu bile anlayamazdı. Fakat şuan heykele baktığında anlamıştı.... Bu heykelin aurası adeta bir Paragona benziyordu! Meng Hao iki dağ silsilesinin arasındaki engin topraklarda duruyordu. Burası atasal topraklara girdiğinde kendini bulduğu yerdi. Şuan hala durgun bir halde düşünceli gözlerle heykele bakıyordu. Atasal topraklara yapacağı bu seyahatin bir pusuyla sonuçlanacağından emindi. Ayrıca en iyi seçimin buraya gelmemek ve Büyük Kıdemlinin kendisine verdiği şansı değerlendirmek olacağını da biliyordu. Aslında en başta buraya girmeye niyetlenmemişti zaten. Fakat burgaca bakıp bu devasa heykeli gördüğünde kalbi inanılmaz uğultularla dolmuştu. Bu uğultular hemen onu tamamen sararak çekmiş ve onu uzak zamanlara ait anılara yönlendirmişti. Meng Hao titredi ve gözleri anılarla parladı. İleri doğru yürüyerek heykelin önünde durmaktan kendini alamadı. Heykelin ayağının önünde durdu, elini uzattı ve ona nazikçe vurdu. Kafasını sağa sola salladı ve heykele dokunduktan sonra tüm vücudu titremeye başladı. Yavaşça kafasını kaldırarak devasa heykele baktı ve ardından uçarak havaya yükseldi. Yavaş hareket ediyordu, sanki heykelin tamamını net bir şekilde görmek istiyor gibiydi. En sonunda heykelin kafasına geldi ve onun gözlerine baktı. Tam bu noktada... kendi gözlerinden yaşlar akmaya başladı. "Terakota askeri..." diye mırıldandı hafifçe. En sonunda gözyaşları yanaklarından süzüldü ve yer düştü. Hatırladığına göre bu Terakota askeri yaklaşık üç metre uzunluktaydı. O şuan öncekinden çok daha büyük olsa da bu terakota askerinin onu kiminle bağladığını asla unutmayacaktı. Tüm tehlikelere rağmen atasal topraklara girmeyi seçmesinin nedeni... bu heykeldi. Tapınaktayken burgaca baktığında ve bu heykeli gördüğünde, adeta gözlerine inanamamıştı. Bu heykeli nasıl unutabilirdi...? Bu nasıl mümkün olabilirdi?? Bu... antik Şeytan Ölümsüzü Tarikatının İkinci Düzlemindeki hayali dünyada üvey babası Ke Yunhai tarafından kendisi için yaratılan iki terakota askerinden biriydi! Antik Şeytan Ölümsüzü Tarikatındayken yaşadığı hayatı asla ve asla unutamayacaktı. "Baba...." dedi gözyaşları yüzünden akarken. Tüm vücudu sallandı ve heykele bakarak ağladı. Antik Şeytan Ölümsüzü Tarikatına dair bütün anılar zihninde süzüldü. Bir anda Ke Yunhai'nin sert ama sevgi dolu yüzü zihninde belirdi. O yıl çınlayan DOksan dokuz çan sesi bir kez daha kulaklarında yankılandı. (R.N: O zaman Ke Yunhai bu doksan dokuz çan sesinin ardından ölmüştü.) O iki terakota askerini bir daha göremeyeceği konusunda çoktan ikna olmuştu. Onları antik Şeytan Ölümsüzü Tarikatının Üçüncü Düzleminde, gerçek dünyada aramış ama bulamamıştı. Meng Hao bu heykellerden birini burada, Fang Klanının atasal topraklarından görebileceğini hiç düşünmemişti. Ömrünün sonuna geldiğini bilen Ke Yunhai bu terakota askerini Meng Hao'yu koruması için yaratmıştı. Tamamen bu sebeple Meng Hao tüm tehlikelere rağmen hiç tereddütsüz içeri girmeye karar vermişti. Olabilecek tehlike ne kadar büyük olursa olsun Meng Hao buraya gelmek konusunda asla tereddüt etmeyecekti. Ve bunun tek sebebi... Ke Yunhai idi! —– Bölüm Notu: Bana göre çok duygusal bir bölümdü. Seriyi genel olarak düşündüğümüzde az sayıda bölümde görmemize rağmen Ke Yunhai beni bu seride en çok etkileyen karakterlerden biri olmuştu.Bu bölümde tekrar adının geçmesi, Meng Hao’nun tepkisi gerçekten dokunaklı ve etkileyiciydi.
