I Shall Seal The Heavens - Bölüm 928: Hepinizi Özledim!
Bölüm 928: Hepinizi Özledim!
Bu kan ve altının çarpışmasıydı! Reenkarnasyon gücü ile Siyah Beyaz İncilerin mücadelesiydi! Bu Fang Wei ile... Meng Hao'nun çatışmasıydı! İlk savaşlarıydı! Kan ve altın renkler birbirleriyle buluştuklarında hava gümbürtüyle doldu. Gece karanlığı aniden reenkarnasyon gücü ile Siyah Beyaz İncilerin çarpışması sonucu aydınlandı ve Gök ve Yer titredi. Dört bir yana muazzam yankılar dağıldı. Kan Şeytanı kafası yerle bir oldu ve altın dünya paramparça oldu. Reenkarnasyon hissi yok olurken... Meng Hao'nun Siyah Beyaz İncileri de yıkıldı. Meng Hao'yu bir titreme aldı ve Sonsuz sınıfı hemen harekete geçerek darbenin gücünden silkelenmesini sağladı. İzleyicilerin gözünde Fang Wei'nin avuç saldırısı onu durduramamıştı! Bir an bile duraksamadan Doğu Miraç Köşküne adım atmıştı! Fang Wei'nin gözleri buz gibi parladı ve yüzü biraz soldu. Meng Hao'nun karşı saldırısından avuç saldırısı ile ayrılmış olsa da yine de etkisini hissetmiş gibiydi. En şaşırtıcı olan ise burasının, Parlakay Gölünün Fang Wei'nin gelişim pratiği yaptığı yer olmasıydı. Gök suyu ile bir rezonans şekillendirmişti ve bu nedenle avantaj sahibiydi. Dahası Meng Hao bir de yanındaki Fang Xi'yi koruyordu. Fakat en nihayetinde gerçekte hangisinin daha güçlü olduğuna karar vermek çok zor olmuştu! Meng Hao köşke adım attığı sırada düzinelerce Siyahay Muhafızı gölün üzerine ona doğru uçuyorlardı. Meng Hao onlara aldırış etmedi. Bunun yerine soğuk bakışlarını kalabalığın üzerinde gezdirdi ve en sonunda Fang Wei'nin üstünde durdu. "Küçük Kuzen Fang Wei, neden bu köşke girme hakkım yokmuş?" "Peşinde Siyahay Muhafızı olanların doğal olarak buraya girme hakları olamaz," diye cevapladı Fang Wei soğukça. Muhafızlar köşke yaklaşıyorlardı ve dahası göl kıyısını çoktan geçmişlerdi. Ayrıca onların gerçek uzmanlarının gelmesi çok uzun sürmeyecekti. Fang Wei içten içe soğukça güldü. Meng Hao'nun bu durumla nasıl başa çıkacağını görmeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Meng Hao'nun yanında duran Fang Xi'nin yüzü solmuş, nefesi hızlanmıştı. Daha önce bu köşke hiç girmemişti ve normalde bu durumda heyecanlanması gerekirdi. Fakat şuan Siyahay Muhafızları gelmek üzereydi ve olup bitenleri düşününce ister istemez derin bir nefes alarak herşeyini riske atmak için kendini cesaretlendirdi. Bu olayların onun yüzünden olduğuna karar vermişti, sorumluluğu alacak ve klanın Meng Hao için herhangi bir problem yaratmadığına emin olacaktı. "Öyle mi?" diye cevapladı Meng Hao gülümseyerek. Keskin uğultu sesleri eşliğinde yedi yada sekiz tane muhafız ona doğru yaklaşıyordu. Yüzlerinde öldürme arzuları vardı ve tam saldıracakken... Meng Hao gelişigüzel bir şekilde elini kaldırdı ve arkasındaki muhafızlara birşey gösterdi. Ardından kafasını bile çevirmeden soğuk bir sesle bağırdı, "Kaybolun!" Sesi yankılanırken köşkün dışındaki Siyahay Muhafızları elindeki nesneyi gördüler. Yüzleri düştü ve aniden duraksayarak Meng Hao'nun eline, oradaki nesneye bakakaldılar. Ardından nefesleri hızlandı. Bu sırada, bölgeye daha fazla Siyahay Muhafızı gelmişti. Hepsinin de verdikleri tepki aynıydı, sanki kafalarının içinde yıldırımlar çakıyordu. Yakınlardaki düzinelerce Siyahay Muhafızı ve daha uzaktaki yüzlercesi adeta dilini yutmuş gibi kalakalmışlardı. Bu olup bitenleri Doğu Miraç Köşkündeki Seçilmişler görünce gözlerinde garip ışıklar parladı. Fang Wei aniden birşey hatırlamış gibi göründü ve yüzünde inanılmaz çirkin bir ifade oluştu. Fang Yunyi'nin nefesi kesildi. Bu ani gelişme karşısında nasıl tepki vereceğini bilemedi. Siyahay Muhafızlarının aniden oldukları yerde durarak daha fazla yaklaşmamalarına neden olacak şeyi anlayamamıştı. Fang Hong şok içinde izliyordu. Fang Xiangshan tereddütlüydü. Fang Donghan'ın gözleri merakla parladı. "Daha ne diye bekliyorsunuz orada?" dedi Meng Hao arkasına bile bakmaya tenezzül etmeden. Bu sözler ağzından çıktığı anda arkasındaki muhafızlar nefeslerini tuttular. Aniden ellerini kenetlediler ve ona baş selamı verdikten sonra acı bir ifadeyle oradan ayrılmak için döndüler. Gölün çevresinde bu olaya şahit olanların çoğu şaşkınlık içindeydi. Biraz önce Siyahay Muhafızlarının öldürme arzusuyla köpürdüklerini bizzat görmüşlerdi ama aniden durmuşlar ve daha fazla yaklaşmaya cüret edemeyerek aynı anda geri çekilmişlerdi. Kalabalığın içinde görme yetisi sıra dışı olan bazıları da vardı ve Meng Hao'nun elinde tuttuğu nesneyi fark edebilmişlerdi. Nefesleri kesildi ve yüzlerinde inanamaz ifadeler belirdi. "Bir kademe 8 simyacı emir madalyonu!!" "Bu madalyon bir Klan Kıdemlisinin emir madalyonuna denktir.... Kademe 8 simyacı emir madalyonu!! Bu ona bir klan Kıdemlisi ile aynı statüyü sağlıyor! Ve klan Kıdemlileri... Siyahay Muhafızlarına emir verme hakkına sahiptir!" "Fang Hao Göksarayı Güneşruhu Hapını yaptığı için anında kademe 8 simyacı rütbesine yükseldi!!" Dışarıdaki karmaşadan süzülen sesler köşke girdi ve içeride toplanan gelişimcilerin hep bir ağızdan nefeslerini tutmalarına neden oldu. Fang Xi şaşkındı ve ardından bir anda inanılmaz bir neşeye boğuldu. Meng Hao yavaşça elini indirerek Fang Wei'ye hafifçe bir gülümseme gösterdi. "Şimdi hakkım olduğunu söyleyecek misin?" Meng Hao'ya gözlerini diken Fang Wei'nin yüzünde son derece çirkin bir ifade vardı. Daha cevap bile veremeden Meng Hao ileri yürüdü ve sağ elini kaldırdı. Fang Yunyi'nin yüzü düştü ve kaçmaya çalıştı ama vücudu istemsizce havada uçarak Meng Hao'ya doğru fırladı ve boğazından tutmasına engel olamadı. "Beni görmene rağmen düzgünce selam vermiyorsun," dedi Meng Hao gülümseyerek. Bir yandan da yanağına hafifçe vurdu. "Ah, Yunyi, sana bu konuda en son bir ders vermiştim ama görünüşe göre dersi iyi dinlememişsin." Meng Hao'nun gülümsemesi Fang Yunyi'nin titremeye başlamasına neden oldu. Tam birşey söyleyecekken aniden Meng Hao'nun yüzü karardı ve onu köşkün zeminine çarptı. Köşk büyülü bir şekilde güçlendirilmişti ve böyle bir darbe hasar vuramaması gerekiyordu. Zemin son derece sertti ve bunun sonucunda Fang Yunyi kan donduran bir çığlık koparttı. Meng Hao daha sonra onu yere yedi yada sekiz kez daha çarptı. Ağzından kanlar saçılan Fang Yunyi sürekli çığlıklar kopartıyordu. Hatta merhamet dilenmeye başlamıştı. Fang Wei kaşlarını çattı. "Yeter!" dedi. Meng Hao gülümsedi ve ona doğru baktı. "Kıdemli otoritemi kullanarak bir klan üyesini azarlıyorum. Küçük Kuzen Fang Wei, bu kelimeyi sen bana hangi otoriteyle söylüyorsun?" Bununla birlikte Fang Yunyi'yi saçlarından tuttu, etrafında savurdu ve ardından bir kenara fırlattı. Her yer kan olmuştu. Odadaki Seçilmişlerden çıt çıkmadı. Fakat Meng Hao'nun hareketlerini görünce hepsinin aklına farklı farklı şeyler gelmişti. Üzellikle Sun Hai hafiften titriyordu. Fang Wei yüzünde son derece sert bir ifadeyle Meng Hao'ya baktı. Tam bir şey söylemek üzereyken Meng Hao güldü. "Diğer taraftan," dedi, "bu gece ay ve yıldızlar parlak. Yarın Doğu Miraç Güneşi yükselecek, uğurlu bir gün olacak. Üstelik, burada birçok eski dostumu görmek beni oldukça mutlu etti. İşleri daha da zorlaştırmayacağım." Her birinin yüzünde farklı farklı ifadeler bulunan Seçilmişleri süzdü. Sun Hai istemsizce başını eğmişti. Li Ling'er'in gözleri öfkeyle doluydu. Fan Dong'er'in yüzü öldürme arzusuyla titreşti ve Wang Mu adeta kavga istiyormuş gibi bakıyordu. Song Luodan ve Taiyang Zi dişlerini sıkmıştı. Meng Hao ile daha önce yaşadıkları tecrübeler hayatları boyunca unutamayacakları türdendi. Meng Hao hafif utanmış gibi göründü, ardından çekingen bir kahkaha ile yerde perişan halde yatan Fang Yunyi'ye baktı. "Bana bir borç senedi imzala," dedi Meng Hao gözleri kısık bir halde gülümseyerek. Hemen depolama çantasından bir kağıt kalem çıkarttı ve Fang Yunyi'ye uzattı. "Beni biliyorsun, ne yazacağını da." Bununla birlikte kafasına hafifçe vurdu. Fang Yunyi'nin yüzü bembeyazdı. Ona göre Meng Hao Gök ve Yerdeki en habis varlıktı. Titreyerek kendi kanıyla borç senedini karaladı. Meng Hao senedi aldı, üfleyerek kuruttu ve kağıdı adeta bir hazineymiş gibi titizlikle depolama çantasına attı. Ardından Fang Yunyi'ye gülümsedi ve onun kanının donmasına neden olacak bir şey söyledi. "Yunyi, üçüncü bir şansın olmayacak. Eğer bir daha böyle davranırsan... ölümden beter bir hayat yaşadığına emin olacağım." Meng Hao'nun gülümsemesi kulaklarına varsa da sözleri buz gibi soğuktu. Bu keskin tezat köşkteki bütün Seçilmişlerin sessizce bakmalarına neden oldu. Fang Yunyi titremeye başladı ve yüzünde inanılmaz bir korku belirdi. Meng Hao'nun kelimelerindeki caniliği hissetmişti ve aynı zamanda onun birşeyi yapacağını söylediğinde sözünden asla şaşmayacağından da emindi. Fang Yunyi, bir dahaki karşılaşmalarında ona saygıyla selam vermezse Meng Hao'nun kesinlikle onu ölmek isteyecek kadar perişan edeceğini biliyordu. Korkmuştu, mutlak ve gerçek anlamda korkmuştu. Bu durumda Fang Wei'nin bile ona yardım edememesi korkusunun inanılmaz bir seviyeye ulaşmasına neden olmuştu. "Şimdi, defol buradan," dedi Meng Hao. Onu saçlarından tuttu ve köşkün dışına doğru fırlattı. Vücudu şiddetli bir acıyla dolan Fang Yunyi gölün üzerinde uçtu ve kıyıdaki kalabalığın içine düştü. Yardımlarla ayağa kalktıktan sonra hemen Meng Hao'dan olabildiğince uzaklaşmak için oradan ayrıldı. Bu sırada kalbi buz gibi bir dehşetle sarılmıştı. Doğu Miraç Köşkünde, etraftaki Seçilmişlere baktı ve yüzünde utangaç bir gülümseme belirdi. Sanki aniden bu kadar fazla eski dosta rastlamak onun utanmasına neden olmuş gibiydi. "Selamlar, Yoldaş Taoistler!" dedi. "Yine karşılaştık! Hepinizi çok özledim!" Huzurlu bir tavırla Sun Hai'ye doğru yürüdü ve o daha geri kaçamadan sanki sıkı fıkı bir dostuymuş gibi kolunu onun boynuna doladı. "Hey, Küçük Hai! Nasılsın!? İşler nasıl? Neden saçlarını kazıttın? Ama fena olmamış. Bence oldukça eşsiz bir saç stili." Sun Hai titremeye başladı ve adeta her an bağırabilirmiş gibi duruyordu. Meng Hao'nun gölgesi onun kalbine daimi olarak çökmüştü. Bu onun kel kafasına bakılarak anlaşılabiliyordu. Meng Hao onun parlak kafasını okşadı ve birkaç kez hafifçe vurdu. Sun Hai sessiz öfkesini yuttu, büyük bir buhran yaşıyordu. Bu noktada Meng Hao'nun bakışları Li Ling'er'e yöneldi. İstemsizce kendini... onun kıvrımlı kıçına bakmaktan alamadı. "Oh! Küçük kız kardeş Ling'er, uzun zaman oldu! Öncekinden bile daha güzelleşmişsin. Kıçın... çok hoş görünüyor...." Meng Hao boğazını temizledi. "Hey, bana öyle bakma! Aslında şimdi düşündüm de, bizi çocukken nişanlamışlar!" Meng Hao'ya bakan Li Ling'er'in yüzünde son derece karanlık bir ifade vardı. Nefesi hızlanırken göğsü aşağı yukarı hareket etti ve adeta patlamanın eşiğinde gibiydi. Eğer Meng Hao'ya rakip olamayacağını bilmeseydi ve Fang Klanında olmasalardı kesinlikle ona saldırırdı. Li Ling'er'in öfkeden kudurduğunu gören Meng Hao hemen bakışlarını çevirerek Fan Dong'er'i gözüne kestirdi. Aniden gözleri aydınlandı. "Eee? Zifiri! Sen de buradasın! Küçük kız kardeş Dong'er, Zifiriyi sana bir süreliğine kiralamıştım, onu ne zaman bana vereceksin?" Fan Dong'er'in gözleri öfkeyle yandı ve sağ elini kaldırdı. Çatırdama sesleriyle beraber aniden iki tane mor uçan hançer ortaya çıktı. Hançerlerden gizemli alevler fışkırdı ve korkunç auralar yaydılar. "Cesaretin varsa bir kelime daha et!" dedi dişlerini sıkarak.
