Series Banner
Novel

Bölüm 886

I Shall Seal The Heavens

I Shall Seal The Heavens - Bölüm 886: Kendi Başlarına Uçmalarına İzin Vermeliyiz!

Bölüm 886: Kendi Başlarına Uçmalarına İzin Vermeliyiz!

Beyaz renkli canavar Meng Hao'nun tekrar ikinci seviyeye döndüğünü görünce biraz şaşırmış göründü.

"Gelişim merkezini düşününce başarısız olmaya mahkumdun," dedi yankılı sesiyle. "Ama yine de ölmeden çıkabildin...." Meng Hao'ya derince baktı ve yanmış, parçalanmış elbisesini görünce şüpheleri çoğunlukla gitmişti.

Meng Hao buruk bir gülümsemeyle başını salladı, ardından derin bir nefes aldı.

"Kıdemli, ben kaba ve aceleciydim. Gelişim merkezimin farklı olduğunu ve denemem gerektiğini düşündüm. Bahsettiğiniz gibi başarısız olacağımı hiç düşünmemiştim.... Neyse ki çok yaklaşmadım aksi takdirde orada ölüp kalırdım."

Yaşlı canavar başıyla onalyadı ve Meng Hao ellerini kenetleyerek baş selamı verdi. Yaşlı canavar Meng Hao'nun çıkış portalında ortadan kaybolmasına izin verdi.

Lu Bai ise sessizce Meng Hao'nun gidişini izledi.

**

Antik Tao Göllerinin belli bir noktasında pırıltılı ışıklar eşliğinde Meng Hao yer altı dünyasından dışarı ışınlandı. Yüzünde heyecanlı bir ifadeyle depolaman çantasına vurdu ve derin bir nefes aldı.

"3,000 metre bölgesinden aldığım o ateş ruhunu Ölümsüz Aleminin zirvesindeki birinin yer aldığı tehlikeli bir durumda bile kullanabilirim. Ne yazık ki ateş sonsuz değil. Acaba onu kaç kez kullanabilirim? Eminim çok değildir." Bununla birlikte Meng Hao ortadan kayboldu.

Meng Hao takip eden günlerde Güney Diyarının farklı farklı yerlerinde görüldü. Siyah Topraklar da dahil tanıdık yerlere giderek eski dostlarını ziyaret etti.

Batı Çölünün hâlâ çoğu kısmı Mor Deniz ile kaplıydı ve cansız haldeydi.

Siyah Topraklardaki dostlarıyla vedalaştıktan sonra bir seferinde Ji'nin Gökleriyle karşılaştığı yere gitti. Oraya gittiğinde herhangi bir insana dair iz yoktu.

(R.N: 321. bölüm.)

Bunun ardından bir zamanlar olduğunun aksine sessiz ve sakin durumda olan Samanyolu Denizine gitti. İç Bölgede yıllar önce minnettar olduğu antik gemiyi görmüş ve bu gemiyi daha sonra Ölümsüzlük Harabelerinde de görmüştü.

Samanyolu Denizinde dolandıktan sonra Doğu Toprakları geri döndü. En sonunda gerçekten de ayrılma vaktinin geldiğini anlayınca uzun bir iç geçirdi.

"Şişko şuan Paleo-Ölümsüz Mozolesinde, Kıdemli Kardeş Chen Fan Yüce Akıntı Kılıcı Mağarasına gitti ve Wang Youcai Aybatışı Gölüne katıldı.... Hatta Ji Klanından tanıdığım bütün Seçilmişler bile Dokuzuncu Dağ'a dağıldılar." Tüm bunlar son zamanlarda babası tarafından anlatılan haberlerdi.

Güney Diyarında tanıdığı bütün Seçilmişler ya ölmüşler, ya gitmişler ya da güç anlamında çok geride kalmışlardı. Çoğu Meng Hao'nun bakmaya bile tenezzül etmeyeceği durumdaydı.

"Gerçekten de gitme zamanı geldi," diye düşündü Meng Hao iç geçirerek. Şuan Doğu Topraklarında dağları ve ovaları geçiyor ve Güney Gök toprakları anılarını zihnine iyice kazıdığına emin oluyordu. Bir gün kendini Doğu Topraklarındaki kudretli bir nehrin kıyısında bulunca aniden duraksadı.

İnanılmaz zayıf halde olsa da tanıdık bir aura hissetti. Eğer bu alanda yürümeseydi onu asla fark edemeyecekti.

"Bu aura...." Doğu Topraklarındaki ana nehir olarak kabul edilen önündeki nehre baktı. Bu nehir iki alt kıtayı birbirinden ayırıyordu ve Samanyolu Denizinden geliyordu.

Garip olan şey bu auranın sadece tanıdık değil, inanılmaz tanıdık gelmesiydi. Bu... kendi aurasıydı!

Kendi kendine mırıldanan Meng Hao aurayı takip ederek ilerleyince kendini nehrin ücra bir kıyısında buldu. Yakınlarda hiç insan yoktu ve vahşi hayvan izleri mevcuttu.

Belli bir noktada aniden yakınlardaki tenha bir yakada gözüne çarpan bir nesne aniden duraksamasına ve şaşkınca bakakalmasına neden oldu.

Zaman adeta durmuş gibiydi ve dünya hareketini kesmişti. Meng Hao'nun karşısındaki her şey ortadan kayboldu, sadece suda yüzmekte olan o nesne haricinde. Bu sahne adeta sonsuzluk gibiydi ve o nesne aniden Meng Hao'nun görebildiği tek şey haline geldi.

Bu bir su kabağı şişesiydi.

İki kayanın arasına sıkışmış, doğa tarafından yıpratılmış ve nehrin suyunda yıllardır ıslanmıştı. Tamamen eskimiş haldeydi ve görünüşe göre tamamen çürümenin eşiğindeydi. Orada sessizce duruyordu. Sanki birisinin gelip kendisini almasını bekliyor gibiydi.

Belki de onu yerinde tutan o iki kaya olmasa su kabağı şişesi uzun zaman önce kaybolmuş olacaktı. Belki de... Yüce Tang'a ulaşmayı başaracaktı.

Meng Hao titremeye başladı. Su kabağı şişesi sıradan görünse de onun asla unutamayacağı bir şeydi.

Eskiden bilgin olduğu zamanlarda, yine bir imparatorluk sınavını geçemediği günlerden birinde Daqing Dağının tepesinde durmuş bir kağıda bir şeyler karalamış ve onu su kabağı şişesine koyarak dağın altındaki nehre fırlatmıştı.

( R.N: 1.Bölüm.)

O nehrin Doğu Topraklarına kadar aktığı söylenirdi ama Meng Hao uzun zaman önce onun Doğu Topraklarına değil Samanyolu Denizine bağlandığını öğrenmişti.

Sanki yıllar içinde bilinmeyen bir güç su kabağı şişesine Samanyolu Denizi boyunca rehberlik etmiş ve Doğu Topraklarına kadar gelip burada takılıp kalmasına neden olmuş gibiydi.

Meng Hao tanıdık auraya sahip şişeye bakakalmıştı. Günün birinde bu su kabağı şişesini bulacağını hiç hayal etmemişti. Onun uzun zaman önce deniz yada nehrin dibine battığını yada başka birisi tarafından bulunduğunu düşünmüştü.

"Bu şişeyi nehre attığımda henüz gelişim pratiğine başlamamıştım. Şimdi, buradan ayrılacağım sırada onunla tekrar karşılaştım...." Sessizce su kabağı şişesine doğru yürüdü, ardından eğilerek onu aldı.

Şişe çürümüştü ve elinde tutarken en ufak bir hareketle parçalanacakmış gibi hissetti.

"Ama nasıl... yüzlerce yıldır durabildi...? Bu sıradan bir su kabağı şişesi. Uzun zaman önce yok olup gitmesi gerekiyordu." Ona uzun bir süre baktıktan sonra şişeyi açtı. İçi hafiften nemliydi ama su yoktu. Meng Hao onu ters çevirdi ve bir kağıt parçası düştü.

Kağıdı görünce yüzünde anılarla dolu bir ifade belirdi. Genç halini düşündü. Daqing Dağında durup geçemediği imparatorluk sınavlarına öfkesini haykırdığı günleri.

Ayrıca Yunjie Ülkesindeki hayatını ve orada yaşananlar anımsadı.

Dikkatli bir şekilde kağıt parçasını açtı. Kelimeler biraz belirsiz olsa da o yıl bu kelimeleri yazarken hissettiği tutkuyu aşağı yukarı anımsıyordu....

Kağıt parçasına baktı ve gülümserken sanki su kabağı şişesi artık Meng Hao'nun arzusunu taşıma görevini tamamlamış gibi küle dönüştü. Kağıt parçası da yavaş yavaş çözünerek parmaklarını arasında rüzgara karıştı.

Meng Hao bununla birlikte bu tanıdık auranın yok olup gittiği hissetti.

Bir an olduğu yerde sessizce kalakaldı. En sonunda gözlerini kapattı. Zaman akıp gitti. Günler arka arkaya geçti ve bir hafta geride kaldı. Nehi aktı, güneş ve ay yükselip battı. Kuşlar ve hayvanlar nehir kenarında koşuşturdu.

Yedi gün sonra Meng Hao gözlerini açtı ve ardından gözleri aydınlanmayla parladı.

"Dünyada gizemli bir güç var..." diye mırıldandı.

"Ve o güç arzu."

"O sıradan su kabağı şişesinin bugüne kadar hayatta kalabilmesinin nedeni içindeki arzumun onu ayakta tutmasıydı. Bir gelişimci olarak ben güçlendikçe sahip olduğum o arzu da güçlendi. Ama ben bunun farkında değildim."

"Su kabağı şişesinin onca yıldır hayatta kalabilmesine yardım eden.. benim kendi tanıdık auramdı."

"Onu aldıktan sonra, şişenin içinde ve kağıt parçasında toplanan arzu ortadan kayboldu ve benim elime geri döndü. Bu yüzden o Gök ve Yerin içinde kayboldu."

"Bu tıpkı Yanan Tütsü Çubuğu Toplumundan Xie Yixian'In arena karşılaşmasında dediklerine benziyor. Yanan Tütsü... bütün canlı varlıkların arzularını toplar ve o arzunun gelişimi yanan tütsüdür."

"Yanan tütsünün gücüne dair burada aydınlanma kazanacağımı hiç düşünmemiştim." Bir an eline baktıktan sonra onu salladı.

Zaman sanki tersine dönmüş gibi yedi gün önce rüzgarla savrulan küller aniden tekrar ortaya çıktı. Onlar bir daha önce yok olan kağıt parçasına ve su şişesi kabağına dönüştüler.

Meng Hao yüzünde sakin bir ifadeyle bir kez daha kağıt parçasını şişenin içine soktu ve onu nehre bıraktı. Suyun akışıyla su kabağı şişesi dalıp çıkarak uzaklara doğru sürüklendi.

"Hâlâ arzuladığım şeyi elde edemedim. O su kabağı şişesinin ortadan kaybolmasına nasıl izin verebilirim...? Belki de bundan yıllar sonra birisi su kabağı şişesini bulur ve onu açarak arzumu ve auramı ortaya çıkartır...." Su kabağı şişesinin uzaklarda kayboluşunu izlerken yüzünde hafif bir gülümseme açtı.

"Ayrılma zamanı geldi," dedi. Derin bir nefes alarak döndü ve kararlı bir ifadeyle yürümeye başladı. En sonunda gökyüzünde ortaya çıktı ve orada bir ışık ışınına dönüşerek uzaklarda kayboldu.

Bir gün sonra.

Doğu Topraklarının Fang Klanında arka avluda büyük bir ışınlanma portalı kurulmuştu. Portaldan ışıltılar yükselirken yan tarafta Meng Hao, ailesi ve başka bir orta yaşlı adam duruyordu.

Orta yaşlı adam Fang Xiufeng ve Meng Li'ye karşı son derece saygılıydı ve Meng Hao'ya baktığında yüzünde duygusal ve sevgi dolu bir ifade vardı.

"Hao'er," dedi Fang Xiufeng, "Bu senin 19. Amcan. O benim küçük kuzenim ve bizim soyumuzun bir üyesi."

Meng Hao ellerini kenetledi ve içten bir baş selamı verdi.

İçten bir kahkaha atan 19. Amca hemen Meng Hao'yu doğrulttu. Yüzündeki düşkün ifade daha da derinleşmeye devam etti.

"Sen iyi bir çocuksun," dedi. "Harika, gerçekten de harika. Klana geri döndüğümüzde umarım kendi oğlumla ilgilenmeme yardım edebilirsin. O tüm gün etrafta haytalık ediyor ve daima başımı ağrıtıyor."

"Doğu Zaferi Gezegenindeki Fang Klanı Güney Gök Gezegeninden çok uzak," dedi Fang Xiufeng Meng Hao'ya ciddi bir ifadeyle bakarak. "Sahip olduğun gelişim merkeziyle yıldızların arasında doğrudan seyahat edemezsin. Oraya ulaşmak için iki tane ışınlanma portalına ihtiyacın olacak. Yanındaki 19. Amcan bizzat yolda sana eşlik etmek için geldi."

Fang Xiufeng'in yanında duran Meng Li'nin oğlundan ayrılmaya gönlü yoktu. Fakat Meng Hao'nun yolunun bu gezegende değil yıldızların arasında uzandığını da biliyordu.

Tek yapabileceği şey onun çantasını düzenlemeye başlamak olmuştu. Meng Hao bir depolama çantasına sahip olsa da annesi onun için bizzat kendisi çanta dikmişti. Onun elbiselerini düzenledikten sonra oğluna doğru baktığında gözleri yaşlarla doldu.

"Anne," dedi Meng Hao yumuşak bir tonla, "endişelenme iyi olacağım."

"Güney Gök Gezegeninden ayrılamayacağım," dedi Fang Xiufeng. "Eğer dışarıda herhangi bir tehlike yaşarsan seni koruyamam. Bu timsah geçici olarak senin Tao Koruyucun olacak ama en nihayetinde kendi kendini korumak zorundasın." Elini sallamasıyla birlikte timsah ortaya çıktı, itaatkar bir şekilde büzüldü ve Meng Hao'nun eline konduktan sonra hızla elbise kolunun içine girdi. Fang Xiufeng sakince devam etti, "Eğer ölürsen...."

"Baban intikamını alacak!"

Meng Hao ve 19. Amca ışınlanma portalında durdular. Yumuşak bir ışık yanarken Meng Hao portalın dışında duran ebeveynlerine baktı. Aniden gözleri nemlendi ve dizlerinin üstüne çökerek üç kez onların önünde secde etti.

"Anne, baba. Artık gidiyorum.... Beni özlemenize yada endişelenmenize gerek yok. Sık sık ziyarete geleceğim."

Güüümm!

Işık ışınlanma portalından havaya yükseldi. Meng Hao tamamen kaybolmadan önce onlara el salladı.

Oğlunun gidişini izleyen Meng Li artık gözyaşlarını tutamamıştı. Kalbi kaygıyla doldu ve o kısacık anda yaşlanmış gibi göründü.

Fang Xiufeng dışarıdan güçlü görünse de gözleri bulanıktı.

"Çocuklar büyüdüler. Onların kendi başlarına uçmalarına izin vermeliyiz."

51 Görüntülenme
20 Nis 2025
Bölüm 886