Series Banner
Novel

Bölüm 1383

I Shall Seal The Heavens

I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1383: Dövüş İradesi Gök ve Yer Parçalıyor!

Bölüm 1383: Dövüş İradesi Gök ve Yer Parçalıyor!

Shui Dongliu'nun sözleri adeta Gök ve Yer'i yırtarak muazzam bir kapı açmıştı. Olup bitenler yüzünden biriken Dağ ve Deniz gelişimcilerinin çılgınlığı şuan canice bir patlamayla açığa çıkmıştı!

Nihai savaş başlamıştı!

Mücadele ve hatta savaş Dağ ve Deniz âlemi tarafından çoktan kaybedilmişti. Fakat yenilgiye rağmen... Hala gururlulardı. Ölecek olsalar bile düşmana acı yaşatacaklardı. Hayatları boyunca hatırlayacakları ve Dağ ve Deniz Âlemi ruhunun ve gururunun ne kadar korkunç olduğunu unutmayacakları bir acı!

GÜÜÜÜMMMMM!

Kendini patlatmalar devam etti. Fakat karşı tarafa geçenlerin hepsi gizliden gizliye sadık kişiler değildi. Bazıları gerçekten de Dağ ve Deniz Âlemine ihanet ediyordu. Fakat aldatmaca tarafından yaratılan kaos yüzünden hainler bile Yabancılar tarafından saldırıya uğradı.

Gerçek anlamda ihanet eden Dokuzuncu Deniz etkilenmemişti.

Ne de Wang Klanı. Tam boğulacaklarken bir kılıç ışık ışını inerek onları ordudan ayırdı. Bu 8 Özlü erkek Paragon'un işiydi. Sert ve öfkeli bir ifadeyle olayları izlerken Wang Klanı'nı korumak için zamanını ayırmıştı.

Gerçek hainler çevredeki Yabancı ordusu tarafından saldırıya uğradıktan sonra hiçbiri kendini patlatmayı seçmedi ama yine de... Hayatlarını fazla devam ettiremediler.

Dokuzuncu Dağ'ın dışındaki sahne tam bir kaosla doluydu. Sesler çınlamaya devam ederken ve patlama sesleri duyulurken geriye kalan Dağ ve Deniz gelişimcileri savaşa giriştiler. Gözler kan çanağına dönmüştü ve moral anlamında tarif etmesi imkânsız bir duruma ulaşmışlardı.

Eski bir söyleyişe göre kazanmak zorunda olmanın kızgınlığıyla yanan bir ordu gibilerdi. Fakat Dağ ve Deniz gelişimcileri sadece kızgınlıkla yanmıyordu. Aynı zamanda delilik ve çılgınlıkla da yanıyordu. Onlar için tüm dünya kandı ve aynı kanlı renge sahip olmayan her şey onlar tarafından saldırıya uğrayacaktı.

Bu gelişimcilerin ölümden korkusu yoktu ve şans bulurlarsa ölmeden önce kendilerini patlatacaklardı. Bunu hiç bir tereddüt ya da korkaklık olmadan yaptılar ve bağırışları Yabancıların kalplerine korku tohumları saçtı.

“Bu aptallardan birini öldürdüm ama yeterli değil!!”

“Hahaha! Beş Yabancı öldürdüm, bu benim için gayet yeterli artık mutlu mesut ölebilirim!!”

“Baba, yakında tekrar buluşacağız!!”

“Eskiden ölümden korkardım ama şimdi fark ettim ki... Korkmaya hiç gerek yok! Hadi bakalım lanet olası Yabancılar. Hodri meydan!”

“GEBER!!”

Kükremeler yankılandı ve patlamalar Gök ve Yer'i salladı. Dağ ve Deniz Âlemi gelişimcileri delirmişti. Milyonlarcası on milyonlarca Yabancıyla yüzleşiyordu ama yine de... Geriye doğru ittirilen Yabancı tarafı oldu!!

Yabancıların bütün o alaycılığı, küçümseyici ve vahşiliği kaybolmuş yerini şok, kafa karışıklı ve hayret almıştı.

Dağ ve Deniz gelişimcilerinin çılgınlığı onları afallatmıştı ve hatta bu bağlılık seviyesine anlam verememişlerdi. Gelişimcilerin dövüşürken gösterdiği acımasızlık ve kana susamışlık onları afallatmıştı.

Sanki savaşın seyri tamamen karşı yöne dönmüş gibiydi.

Dağ ve Denizin her bir gelişimcisi dövüşe katılmıştı. Sadece ölümlüler yoktu. Dövüşen kuvvetler içinde... Ke Jiusi, Usta Hap Şeytanı, Suh Hai, Taiyang Zi, Kademe gelişimcileri ve diğer tanıdık yüzler de vardı.

Chen Fan, Wang Youcai, Şişko, Li Ling'er, Ji Yin... Fang Klanı Patrikleri ve ayrıca...  Fang Wei ve daha fazlası.

Savaşın bu noktasında askeri düzenlere ya da karmaşık stratejilere gerek yoktu. Xu Qing dişlerini sıktı, Meng Hao'nun yanından ayrıldı ve yabancı ordusunda katliam yapmaya başladı. Savaş, aşk ve romantizm gibi meselelere dalmanın zamanı değildi.

Meng Hao da oradaydı. Üç Yabancı paragon ve onların İmparator Lordları Dokuzuncu Dağ'a doğru ilerlemeye çalışıyordu. Shui Dongliu dövüşüyor, paragon kukla, Ksitigarbha, Dağ ve Deniz Lordlarıyla birlikte Paragon Deniz Rüyası kendi hayat kuvvetini yakıyordu!

Bunların yanında 33 Cehennemden iyi talih kazanan Seçilmişler de vardı. Onlar İmparator Lordlarını tutarken Shui Dongliu tek başına Dao Fang ile ilgileniyordu. Bu özel dövüş tüm Dokuzuncu Dağ'ı sarstı ve en sonunda yıkılma belirtileri göstermeye başladı.

Deniz Rüyası, Paragon kukla ve Ksitigarbha 8 Özlü paragon'u tutmaya çalışırken varını yoğunu ortaya koyuyorlardı. Meng Hao ise şiddetli bir öldürme arzusuyla birlikte Fang Dedesinin ölümüne sebep olan zayıflamış gelişim merkezine sahip kadın Paragon ile dövüşüyordu.

DÖVÜŞ!!

Gök ve Yer ağladı ve yıldızlı gökyüzü kanlı gözyaşları döktü. Çeşitli gezegenlerde ölümlüler az buçuk gökyüzünün ötesinde şok edici olayların gerçekleştiğini anlayabiliyordu. Ne de olsa bir süredir ne ayı ne de güneşi görememişlerdi.

Yukarıda ölümlülerin sonsuz gecede ışık olarak kullandıkları fenerler olan sayısız ışık noktası görülüyordu ve Göklere ibadet ederek kurban adıyorlardı.

Dilencisinden İmparatoruna kadar herkes aynı şeyi yapıyordu...

Bu mutlak bir soykırımdı. Eğer Dağlar ve Denizler yenilirse sadece gelişimciler ölmeyecekti. Ölümlüler de yok olup gidecekti...

Yabancı Paragonlar bile son savaşın bu kadar çetin olacağını tahmin etmemişti ama şuan durum buydu.

Alışılmadık şekilde büyük kafalı olan gelişimci Dokuzuncu Dağ'a doğru hızlanırken gittiği her yerde Dağlar ve Denizlerin güçlü uzmanlarının başını ağrıtıyordu. Gelişim merkezi takıldığı kişilerle kıyaslanabilir gibi dursa da nadiren açık dövüş için zamanını harcıyordu.

Genel durum Dağ ve Deniz Âlemi için giderek kötüleşiyordu. Bütün ön cephelerde durum esasen aynıydı. Meng Hao kadın Paragon'u savaş alanında geriye püskürtse de onu öldüremedi. Dahası, koca kafalı gelişimcinin müdahalesi onun cani aurasının daha da kızgınlaşmasına neden oldu.

Herkes hattı savunmak için elinden geleni yapıyordu fakat çok geçmeden bir gedik açılacak ve Yabancılar içeri sel gibi akacaktı!

Ordular çarpıştı ve milyonlarca Yabancı durmaksızın ittirildi. Fakat sayıları çok fazlaydı. Dağ ve Deniz Âleminin çıldırmış dövüş modu çok uzun sürmeyecekti. Kendini patlatmalar devam ederken ve gelişimciler giderek zayıflarken iki tarafında zayiatları giderek çoğaldı.

Durmaksızın savaş alanında bağırışlar yükseldi: “Dağlar ve Denizler için yaşa, Dağlar ve Denizler için öl!” Bu Dağlar ve Denizlerin savaş çığlığıydı ve görünüşe göre bu sözler yankılandığı sürece Dağlar ve Denizler düşmeyecekti. Bu kelimeler dindiğinde bütün gelişimciler ölmüş olacaktı.

Savaş alanında Meng Hao'nun göremediği bir kısımda Taiyang Zi vardı. Kanla sırılsıklam olmuş ve vahşice bağırıyordu. Sadece dövüşmüyordu aynı zamanda mutlak bir vahşiliği serbest bırakmıştı. Fakat bu delilik halinde kuvvetini kaybediyordu. Büyülü teknikleri tükenmiş, kutsal becerileri harcanmış, büyülü eşyaları bitmişti. Yine de ileri doğru acımasızca fırladı ve dişlerini bir Yabancının boynuna sapladı. O Yabancının gelişim merkezi daha yüksekti ama bu şaşkınlıkla kan donduran çığlık atmaktan kendini tutamadı.

Taiyang Zi onun boğazını dişleriyle parçalarken başka bir yabancının kendisine indirdiği ağır darbeleri önemsemedi. Gözlerinde çılgınca bir pervasızlıkla birlikte herhangi bir pişmanlığı yoktu.

En sonunda çevredeki Yabancıların arkası bitmeyen saldırıları karşısında bilincini kaybetmeye başlarken aniden gülümsedi.

“Dağlar ve Denizler için yaşa, dağlar ve Denizler için öl! Benim adım Taiyang Zi!!” Kendini patlatırken büyük bir gürültü çınladı. Patlamanın gücü muazzam olmasa da bu kararı verirken bir an bile tereddüt etmedi!

Boğazı kesilen Yabancı patlamayla birlikte paramparça oldu. Çevredeki Yabancılar ölümden kaçınmayı başardılar ama ciddi biçimde yaralandılar. Kısa süre sonra durumdan faydalanmak için bir gelişimci dalgası akın etti.

Yabancıların korkuları gözlerine yansımıştı. Onlara göre Dağ ve Deniz gelişimcileri Ölümsüzler değildi; onlar daha vahşi bir ırktı.

Savaş alanının başka bir yerinde Üç Büyük Taoist Toplumu direniş gösterirken saçı başı dağılmış olan Fan Dong'er de oradaydı. Artık Kutsal Kız gibi görünmüyordu; aklını yitirmiş gibi mutlak bir acımasızlıkla dövüşüyordu.

O gururlu biriydi, Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası'nın Kutsal Kızıydı. Ama Dokuzuncu Denizin karşı tarafa geçmesi Tanrı Dünyasına ağır bir darbe indirmişti. Fan Dong'er bunu anlayamıyordu. Dokuzuncu Deniz onun eviydi...

Dokuzuncu Deniz sadece içindeki deniz canavarlarını götürmekle kalmamış aynı zamanda birçok Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası öğrencisini ve bazı Patrikleri de almıştı. Onların ayrılışı Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası'nın görkemini ve kudretini yokluğa boğmuştu.

Fan Dong'er onlarla birlikte gitmemişti. Tarikatın bazı Kıdemli üyeleriyle birlikte kalmıştı ve diğer öğrencilerle birlikte Yabancı ordusuna karşı savaşıyordu. Yorgundu ve hem kendi hem de düşmanlarının kanıyla sırılsıklam olmuştu.

Eski güzel yüzü bir büyülü kılıçla kesilmiş ve onu vahşi gösteren ürkütücü bir yara açılmıştı. Normalde bu dövüşte bu zamana kadar direnemezdi. Fakat arkasında beliren bir ceset onu sürekli savunuyordu.

Dövüşmeye devam ederken acı acı güldü. Yine de yorgunluğu artmaya devam etti. Bir tane daha Yabancıyı doğradı ve o Yabancının ölürken yaptığı karşı saldırı onun kalbinin çoğu kan damarını parçaladı.

“Şimdi ölecek miyim?” diye düşündü kan tükürerek. Bilincini kaybetmeye başlarken Dokuzuncu Dağ'a doğru baktı ve Meng Hao'yu zar zor görebildi.

“Güle güle...” dedi. İç geçirdi ve tam kendini patlatmaya hazırlanırken aniden arkasındaki beyaz cübbeli ceset ona iyilik dolu bir ifadeyle baktı. İç geçiren cesetin saçları aniden havalanarak Fan Dong'er'i bir kozaya sardı ve yıldızlı gökyüzünde gömüldü.

Yıldızlı gökyüzünün aşağısında bir dip olsaydı oraya gideceklerdi... Onların ayrılışı kaotik savaş alanında kimsenin dikkatini çekmedi.

Daha uzaklarda orta yaşlı bir gelişimci kafasını geriye atarak delice bir kahkaha kopardı. Sahip olduğu yaralarla hala hayatta olması adeta imkânsızdı. Birçok açıdan sayısız uçan kılıç ona saplandı ve tamamen kanlar içindeydi. Tüm bunlara rağmen her zamanki vahşiliğiyle ve kahkahalarla Yabancı ordusunun içine doğru daldı.

“Benim adım Song Luodan, piç herifler! Song Klanının Tao Çocuğu! Bir seferinde Meng Hao'yu yendim. Siz Yabancı piçler neden bana bir iyilik yapıp gebermiyorsunuz!”

Song Luodan şuan Antik Âlem’deydi ama vahşi ve acımasız çabası çevredeki Yabancılar mutlak bir dehşete düşürmüş ve ne pahasına olursa olsun ondan kaçınmaya çalışmalarına neden oluyordu. Savaş alanında katliamla ilerlerken etrafında Yabancı cesetleri birikti. En sonunda enerjisi zayıfladı ve aurası kayboldu. En sonunda durduğunda etrafında çok sayıda ceset vardı. Adeta sanki dinleniyormuş gibi olduğu yerde sessizce kaldı.

Fakat biraz zaman geçtikten sonra şaşkın Yabancılar yaklaşmaya başladılar.

Bu noktada Yabancı Kıdemlilerden birisi karmaşık duygularla iç geçirdi ve mırıldandı, “Nihayet öldü...”

38 Görüntülenme
20 Nis 2025
Bölüm 1383