Series Banner
Novel

Bölüm 1379

I Shall Seal The Heavens

I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1379: Üç Yazıt Çivisi!

Bölüm 1379: Üç Yazıt Çivisi!

Papağanın zamanında söylediğine göre Dağ ve Deniz Âleminin üç klasik yazıtını geliştirerek Duayen olunabilirdi. Meng Hao hiç karşılaşmadığı bu efsanevi figürlerinin tam olarak ne kadar güçlü olduklarını hep merak etmişti.

Bu figürler sanki... Dağ ve Deniz Âlemi Lordlarının üstündeki varlıklar gibi görünüyordu.

Fakat onlar sadece efsaneydi. Bu savaşta 8 Özlü kadın Paragon'un ortaya çıkışı Meng Hao'nun nihayet üç büyük Duayen'i görmesini ve şu an onların üzerindeki İmparator Lord aurasını hissetmesine neden olmuştu!

Duayenler İmparator Lord seviyesindeydi!

Hatta onlardan yayılan dalgalanmalardan garip bir şeyin olduğunu da ister istemez fark etti. Fakat Meng Hao savaş alanında kendini gösterdiği anda üç Duayen çoktan Paragon'u mühürleme sürecindeydi. Ayrıca kendisi de ölümcül bir durumun içine girmişti ve yaşadığı hararetli dövüş onları dikkatlice incelemesinin önüne geçmişti. Fakat kalbinin derinliklerinde o şüphe kalmıştı.

Papağan'ın dediklerini belli belirsiz anımsıyordu. Dağ ve Deniz Âleminde Yüce Ruh Yazıtı Yüce Ruh Duayenine ve Tao Mabudu Yazıtı kendi Tao Mabudu Duayenine sahipti. Fakat Gök Bölme Yazıtı... Asla bir Gök Bölme Duayeni doğurmamıştı!

Yine de şu an bariz şekilde üçüncü gerçekten de bir Gök Bölme Duayeni olsa da üçünün arasında en zayıfı gibiydi ve görünüşe göre çoktan ölümcül derecede kurumuştu. Hatta bu durum mührün zayıflamasına ve 8 Özlü Paragon için kurtulmak için bir fırsat bulmasına neden olacak gibiydi.

Meng Hao eskiden bu meseleye fazla kafa yormasa da şimdi Duayenlerin gücünün nasıl bir şey olduğuna şahit oluyordu!

Sözleri hala havada yankılanan kadın Paragon mühür işaretine dokunmak için uzandı. Aniden üçgen mühür yıkılmaya başladı. Bununla birlikte etrafındaki alan bekleneceği üzere kaosla doldu. Mührün içinde barındırdığı güç yüzünden parçalandığı anda Paragon'u tutan sayısız iplik titremeye başladı.

Çok fazla direnemediler ve mühür dağılırken iplikler teker teker kaybolmaya başladı. İlk önce Gök Bölme Duayeninin kontrol ettiği taraftaki iplikler yok oldu.

Daha sonra şu an son derece kurumuş durumda olan diğer iki Duayen'in kontrol ettiği bölgelerde aynı duruma geldi. Hatta Duayenlerin arkasındaki öğrenciler de neredeyse ceset gibiydi.

GÜÜÜÜMMMMM!

Mühür yıkılırken 8 Özlü Paragon dışarı çıkmaya hazırlandı. Bunun ardından 8 Özlü gelişim merkezini serbest bırakacaktı ve yoluna kimsenin çıkamayacağını düşününce savaş hızla sona yaklaşacaktı. Dağ ve Deniz Âlemi Ölümsüz Tanrı Âlemi ve İblis Âlemi gelene kadar bile direnemeyecekti. Âlem yıkılacak ve bütün insanları yok olacaktı.

Fakat tam bu anda Yüce Ruh Duayeni aniden gözlerini açtı ve garip bir ışıkla parladı. Arkasındaki öğrenci de gözlerini açtı ve hayatı boyunca hazırlandığı an gelmiş olsa da ifadesi sakindi.

“Wei'er,” dedi Duayen, “yedi yaşındayken beni Ustan olarak kabul ettin. Yıllar boyunca... Sana asla olması gerektiği gibi davranmadığımı hissettim.”

“Usta, hiçbir pişmanlığım yok.” cesede dönmüş genç adam karşılık verdi. “Eğer bir hayatım daha olursa umarım sizi yine Usta olarak çağırabilirim!”

En ufak bir tereddüt yaşamadan aniden hayat kuvvetini, hatta ruhunu feda ederek sonsuz h-yazıt gücüne dönüşerek yok oldu ve ardından ustası Yüce Ruh Duayeni ile bütünleşti.

O anda Duayen'in et ve kanı bir kez daha güçlendi ve gözleri alev alev yanmaya başladı.  Hemen zirve gücüne geri döndü. Fakat hemen tekrar kurumaya başlarken bütün qi ve kanı, ruh gücü ve gelişim merkezi, sahip olduğu her şey alnında yoğunlaşmaya başladı.

Bir patırtı sesiyle birlikte alnı açıldı ve kan renkli bir çivi dışarı çıktı!

Etrafında sayısız yazıtsal sembol dönen bu çivi Yüce Ruh Yazıtı'ydı. Çivi kemikten yapılmıştı ve usta ve çırağın feda ettiği her şeyin bir kaynaşmasıydı. Tüm her şey bir araya bütünleşerek... Yüce Ruh Çivi'sine dönüştü!!

Çivi ortaya çıktığı anda Yüce Ruh Duayeni gözlerini ölüme kapattı. O öldüğünde yüzünde sakin bir ifadeyle birlikte bir üzüntü ve suçluluk duygusuna dair izler de vardı...

Dağ ve Deniz Âlemi ne onda ne de çırağında herhangi bir hata görmese de kendisi çırağına davranış şeklinden pişmandı.

“Eğer ölümden sonra hayat varsa...”

GÜM!

Yüce Ruh Duayeni ve çırağından yaratılan Yüce Ruh Çivisi inanılmaz bir hızla Paragon'a doğru fırladı.

Kadın Paragon'un yüzü ilk defa titreşti. Etrafındaki mühür işareti kaosla kaynadığından kısıtlanmış durumdaydı ve korkunç çivi onu tamamen köşeye sıkıştırmıştı!!

Basitçe kaçamayacaktı!

Görünüşe göre mühürleme sadece onu bekleyen tuzağın bir parçasıydı. Planın gerçek patlayıcı kısmı mührün kırılmasıyla gelecekti. Bu plan... Kendinden fedakarlık etmekti!!

Muazzam bir patlama yankılanırken çivi Paragon'un göğsüne, kalbinin bulunduğu yere doğru ilerledi. Vahşi çivi acı bir feryadın yükselmesine neden oldu ve tam o anda Tao Mabudu Duayeni gözlerini açtı.

Duayen iç geçirirken arkasındaki çırak kayıtsızca güldü. “Usta, pişmanlık yaşamana gerek yok. Ben bir yazıt bekçisiyim ve en başından beri olacakları biliyordum. Kendimi çoktan hazırladım. Usta, bana hayatımı verdiniz ve tek pişmanlığım sizinle artık ilgilenemeyecek olmam.”

“Usta, ilk adımı atmama izin ver...”

Çırak patlayarak sayısız yazıtsal sembole dönüştü ve bu semboller ustası Tao Mabudu Duayeni'ne doğru fırladı.

Tao Mabudu Duayeni'nin vücudu aniden yenilendi. Sessizce iç geçiren Duayen başıyla onayladı ve ardından hiç tereddüt etmeden vücudunun kurumasına ve qi ve kanının, hayat kuvvetinin, ruhunun ve her şeyinin alnında yoğunlaşmasına izin verdi.

Gümbürtü sesleriyle birlikte aniden bir çivi ortaya çıktı.

O...Tao Mabudu Çivisiydi!!

Sonsuz kutsal duyu içeren çivi ileri fırlarken Gök ve Yer'in şiddetle sarsılmasına neden oldu. Gökyüzü söndü ve bir rüzgârla birlikte 8 Özlü Paragon'a doğru fırladı. İlk başta mühür işaretinin parçalanması etkilerinden dolayı olduğu yere sabitlenmiş ve Yüce Ruh Çivisinden kaçınamamıştı. Şu an Yüce Ruh Çivisi ona saplanmışken... Tao Mabudu Çivisinden nasıl kaçınabilirdi?

Bir patlama çınladı ve çivi Paragon'un alnına, doğruca beynine doğru saplandı!

Paragon'un ağzından kan donduran bir çığlık çıkarken tüm vücudunu bir titreme aldı. Geriye doğru düşerken saçı başı dağılmış haldeydi. Mühür işaretinden kurtulmayı başardı ve ardından gelişim merkezini çılgınca çalıştırarak kendisine büyük tehdit yaşatan çivilerden kurtulmayı denedi.

Fakat tam bu anda tamamen kurumuş olan Gök Bölme Duayeni aniden gözlerini açtı.

Daha ölmemişti!

Gözlerini açtığında onların içinde son derece farklı bir şey vardı. Sanki artık Gök Bölme Duayeni değil başka birisiydi!

Kaçmakta olan Paragon'a doğru baktı ve iç geçirdi. O iç geçirdiğinde arkasındaki kurumuş genç sayısız Yazıtsal sembole dönüşerek Gök Bölme Duayenine doğru aktı.

Genç adam tek bir söz bile etmeden öldü. Fakat gözleri kararlılık ve azmiyle doluydu ve hareketinde en ufak bir tereddüt olmadı.

Gök Bölme Duayeni bu sembolleri özümsedikten sonra keskin bir nefes çekme sesi duyuldu. Aynı zamanda yaşlı adamın aurası aniden daha da garipleşti.

Hatta sanki gelişim merkezi yükseliyordu ve aurasının garipliğinin daha da büyümesine neden oluyordu.

“Ben... Gerçekte Gök Bölme Duayeni değilim!” sanki anılarını dile getiriyormuş gibi yumuşak bir tonla konuştu. Yüzünde üzgün bir ifade belirirken kafasını yavaşça Dokuzuncu Dağ ve Denize doğru döndürdü ve ardından ordunun içindeki Fang Klanı kuvvetlerinin arasında bulunan... Meng Hao'ya baktı.

Bu bakış ayrılmaya gönülsüzlük içeriyordu; aynı zamanda engin bir iç geçiriş ve üzüntü. Ve Meng Hao'ya baktığında sanki kendi neslinden gelen birine bakıyormuş gibi bir sevgi vardı.

“Hao'er, büyümüşsün...” diye mırıldandı.

Meng Hao neden olduğundan emin olmasa da Gök Bölme Duayeni'nin gözlerini görünce kalbinin titrediğini hissetti. Sarsılmaya başladı ve hatta nefesi hızlandı, içinde keskin bir tanıdık hissiyat bir anda yükseldi.

“O...” Adeta beyninde yıldırımlar çaktı. Bu kişi bir yabancı gibi görünmüş olsa da o anda o gözler sanki anılarının içine kadar nüfuz etmiş ve çocukluğundan görüntüler anımsamasına neden olmuştu. Kendisini nazikçe tutan yaşlı bir adam hatırladı ve o adamın gözleri aniden tıpkı bu gözlerle örtüştü.

“Fang Dede!” diye bağırdı.

O anda Fang Klanındaki herkes kendilerine bakan Gök Bölme Duayenine tepki veriyordu. Yüzleri titreşti ve ona bakarken inanamaz ve şaşkın duygularla doldular.

Aniden Gök Bölme Duayeninin yüzü değişmeye başladı. Şu an Fang Xiufeng ve hatta Meng Hao'ya çok benziyordu. Onun yüzü... Öfkeli olmadan tehditkar bir yüzdü!

O kişi... Meng Hao'nun Fang Dedesiydi. Fang Xiufeng'in babası! Fang Klanının önceki Büyük Kıdemli'si, hem gizli yetenek hem de kavrayış gücü anlamında üstün olan bir adamdı. Onun ismi...  Fang Hehai!

Yıllar önce o ve Meng Hao'nun Meng Dedesi Meng Hao'ya yardım etmesi için bir Yabancı'yı aramaya gitmişlerdi. O Yabancı geri dönmüş ama onlar asla dönmemişti. Bu durum Meng Hao'nun Sekizinci Dağ ve Denize gitmesi ve Meng Dedesinin Sekizinci Dağ ve Deniz Lordu olduğunu öğrenmesine kadar devam etmişti.

O zaman Meng Hao Fang Dedesinin nerede olduğunu hep merak etmişti. Meng Dedesi onun Âlem’de bile olmadığını söylemişti.

Meng Hao o zaman belki de Fang Dedesinin... 33 Gök'te bir yerde saklanıyor olabileceğini düşünmüştü.

Ama şu an Gök Bölme Duayeni'nin yüzünü görünce bu adamın kesinlikle anılarındaki aynı adam olduğunu fark ederek zihni allak bullak olmuştu. Onun Fang Dedesi!

“Ama Meng Dede neden onun Âlem’de olmadığını söyledi?” Hemen zihninde beliren soru bu oldu.

Tam o sırada Gök Bölme Duayeni Fang Hehai bakışlarını çevirdi. Vahşi bir kararlılıkla dolarak 8 Özlü Paragon'a doğru baktı ve ardından alnı patladı.

“Gök Bölme...  Çivisi!”

30 Görüntülenme
20 Nis 2025
Bölüm 1379