I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1334: Planlandığı Gibi Tekrar Buluşma
Bölüm 1334: Planlandığı Gibi Tekrar Buluşma
Dördüncü Dağ ve Deniz Dağlar ve Denizlerin reenkarnasyon döngüsünü kontrol ediyordu. Dağ ve Deniz Alemindeki ölen herkes Sarı Kaynaklar'a girerek Dördüncü Dağ ve Denize doğru akan reenkarnasyon nehri olacaktı. Orada yeni gelen ruhlar reenkarnasyon döngüsüne yönlendirilecek ve orada en nihayetinde yeni bir ev bulacaklardı. Dördüncü Dağ ve Denize dair birçok gizem ve efsane vardı. Burası gizemli bir yerdi, çoğu insanın asla kavrayamayacağı bir yerdi. Çoğu insanın bildiği tek şey Alemin en güçlü uzmanının orada olduğuydu. Onun ismi Ksitigarbha'ydı! O, Dördüncü Dağ ve Deniz Lorduydu. Yer altı dünyasını ve reenkarnasyonu kontrol ediyordu. Dağ ve Deniz Lordları arasında bile rakipsiz bir pozisyondaydı. Be bunun nedeni esasen... Dağ ve Deniz Alemindeki herkesin hayatını kontrol ediyor olmasıydı! Dördüncü Dağ ve Deniz, Alemin tam bir döngü yaratmasına izin veren önemli bir düğüm noktasıydı. Meng Hao ilk defa buraya geliyordu ve içeri girdiği anda son derece zayıf ama son derece saf bir ölüm aurası hissetti. Yada belki bunun ölüm aurası değil de bir Yin aurası olduğunu söylemek daha doğru olacaktı. İlk bakışta sıradışı hiçbir şey görünmedi. Yıldızlı gökyüzü ve engin genişlik aynı görünüyordu ama yine de dikkatli bakınca tüm dünyanın gri gibi göründüğünü fark edebilirdin. Meng Hao etrafa sessizce baktı, ardından kutsal duyusunu göndererek tüm Dördüncü Dağ ve Denizi kapladı. Fakat belli bir konumda iki güçlü varlık çetin bir dövüş yapılıyordu. Burası, Ksitigarbha'nın Yabancı İmparator Lord ile dövüştüğü yerdi. Meng Hao'nun kutsal duyusu hemen o ikisinde bir tepkiye sebep oldu. Yabancı İmparator Lord öfkeyle tepki verdi ve Meng Hao'yu katletmek için dövüşten çıkmak istedi. Fakat Ksitigarbha bunu engelledi. Dahası, son derece kendinden emin bir şekilde tamamen sakin bir tonla konuştu. "Demek Meng Hao sensin!" dedi Yabancı. "Yoldaş Taoist Meng," Ksitigarbha'nın sesi duyuldu, "Bu Yabancı'yı ben halledebilirim!" Meng Hao gülümsedi. Savaş geldiğinde ağaçlarda çiçekler sadece tek bir dalda değil bütün kısımlarında açacaktı. Dahası, tek bir kişi tüm savaşın gidişatını değiştiremezdi. Hayır, bunun için topyekün bir çaba sarf edilmeliydi. Meng Hao ellerini kenetledi ve Ksitibarbha'ya baş selamı verdi, ardından kutsal duyusunu Dördüncü Dağ ve Deniz gelişimcileri ile Yabancıların bulunduğu yere doğru odakladı. Milyonlarca Yabancı ve milyonlarca gelişimci görünüyordu. Yapılan savaş göz alıcı ve benzersizdi. Meng Hao orada etrafı korumalarla çevrilmiş olan Xu Qing'i gördü. En ufak bir yara almamıştı ve üstelik sürekli savaş alanının çeşitli yerlerine emirler gönderiyordu. Bu yüzden Dördüncü Dağ ve Deniz gelişimcileri o cephede avantaj sağlamış durumdaydı. Aralarında çok büyük bir mesafe olsa da Meng Hao ona baktığında Xu Qing bunu hissetti. Kafasını çevirdi ve uzaklara doğru baktı ve bir şekilde bakışları onunla buluştu. O anda Meng Hao'nun kalbi titredi. Xu Qing'e bakarken içinde sayısız anı yüz üstüne çıktı. Daqing Dağı'nda ilk görüştükleri zaman. Ardından Reliance Tarikatı'nda ona Kozmetik Gelişim Hapı'nı verdiği gün. Siyah Elek Tarikatı'nın antik Kutsal Topraklarında onu çaresiz ve titrerken bulduğu zaman. Siyah Toprakların dışında, Choumen Tai'nin gökyüzünden düştüğü yerde ikisinin Ji Klanı Yarı-Düzen gelişimcisini öldürdükleri ve ardından gözyaşlarıyla ayrıldıkları gün. Meng Hao bu anıları asla unutmamıştı. Yeniden Doğuş Mağarası ölümün eşiğine geldiğinde Xu Qing onunla ilgilenmiş, hatta hayat şansı vermek için kendi hayat kuvvetini onun için feda etmişti. Kendi ruhu dağılacak olsa da bu bedeli meng Hao için ödemeyi göze almıştı. Hatta onun için Siyah Elek Tarikatı'nda hapis kalmıştı. Kızıl Düğünde Meng Hao onun kollarında kayboluşunu izlemişti. Ölürken onu özenle kucaklamış ve bu sırada Xu Qing'in umurunda olan tek şey onunla evlenme hayali olmuştu. Zihninde bu anılar rüzgar ve yıldırım gibi uçuşurken Meng Hao titredi ve tüm dünya sarsıldı. Sözünü tutmak için gelmişti. Gelmişti! Onu bulacağına, Dağ ve Deniz Aleminin en uzak noktasına gitmek zorunda olsa bile bunu yapacağına söz vermişti. Ne çeşit tehlikeyle yüzleşirse yüzleşsin, onu bulacak ve bir kez daha onunla yan yana duracaklardı. Xu Qing onu bekleyeceğine söz vermişti. Eğer bir ömür ve hayat yeterli olmazsa onlarca ömür ve hayat boyunca bekleyecekti. Meng Hao'nun hayatında ailesi hariç uğruna bu kadar şey yapacağı başka kimse yoktu. Onu bu kadar endişelendiren yada kalbindeki sonsuzluk sarayında oturabilecek başka bir kadın yoktu. O zaman farkında olmasa da Daqing Dağı'nda onu ilk gördüğünde bu arzu çoktan kalbine bir tohum gibi ekilmişti... onunla bütün ömürler ve hayatlar boyunca birlikte olacaktı. Kıdemli Kız Kardeş Xu.... O çarpıcı bir güzelliğe sahip değildi ama Meng Hao'nun gözünde, onun dünyasında o Gök ve Yer'deki en güzel şeydi. Xu Qing'in karmaşık bir kalbi yoktu ve bunun sebebi onun zeki olmaması değil, basitliği sevmesiydi. Bu Meng Hao'nun sevdiği şeydi. En yorgun, en bitik haldeyken basitlik ruhunun içinde yatan sessiz bir limandı. Xu Qing'in sesi, gözleri, her şeyi Meng Hao'nun kalbine kalıcı bir şekilde kazınmıştı ve onun gülümsemesine neden oldu. "Kalbimce, aşık olduğum kişinin sadece bir hatıra bağı olmadığını, sen olduğunu biliyorum," diye mırıldandı. "Gerçek sen. Biliyorum... seni sevdiğimi." Bununla birlikte bir adım ilerledi. Farkında olmasa da bir noktada arkasında uzun siyah cübbeli gölgeli bir figür belirmişti. Bu figür şuan onun uzaklara doğru gidişini izliyordu. Bu figür Katliamdı. Katliam Meng Hao'nun Xu Qing'e nasıl baktığını görünce gözlerinde sanki geçmişten bir olayı anımsamış gibi gözlerinde bir hatıra ışığı titreşti. Sanki... kendisini anımsamıştı. Meng Hao ileri doğru yürürken dünya ortadan kayboldu. Gök ve Yer söndü. Doğal kanun dağıldı. Sadece tek bir kişi kaldı. Karısı, Xu Qing. Yüce Dağlar ve Denizleri aşarak uzun bir yoldan gelmişti. Yıldızlı gökyüzünde adım adım ilerlemişti ve şuan savaş alanına yürüyordu. Yolunda Yabancılar vardı ama bunun nedeni onu durdurmaya çalışıyor olmaları değildi; savaşın kalbine doğru yürürken o onlara rastlamıştı. Etrafını saran yıkıcı bir güç ona 30,000 metre yaklaşan herhangi bir Yabancı'nın çığlıklar içinde patlamasına neden olacaktı. Meng Hao onlara aldırmadı. Etrafında hayret dolu bağırışlar eşliğinde yoluna devam etti. Yabancılar ondan kaçarken savaş alanında garip bir sahne oluştu. Attığı her adımla Yabancılar kaçışırken etrafı bomboş kaldı. Dördüncü Dağ ve Deniz gelişimcileri temkinli kaldılar. Meng Hao'nun gelişi Yabancıların ölümüne neden olsa da hala ihtiyatlılardı. Sadece farklı tepki veren iki kişi vardı. Birisi Dördüncü Dağ ve Denizin Kademe gelişimcisi Lin Cong idi. Diğeri ise tabii ki Xu Qing'di. Kalabalığın içinde duran Lin Cong'un üzerinde gri bir cübbe vardı. Rüzgarlı Aleminde tüm olup bitenleri anımsarken bir iç geçirdi. Yüzünde buruk bir gülümseme belirdi ve gözlerinde karmaşık duygularla iç geçirdi. "Demek nihayet geldi." Xu Qing'in yüzü ışıltılı bir gülümsemeyle doldu. Dördüncü Dağ ve Deniz ordusunun ortasındaki emir köşkünde durmuş Meng Hao'nun gelişini izliyordu. Tıpkı Meng Hao gibi o da geçmişte onca yaşananları anımsadı. Reenkarnasyon yüzünden bu anılar silinmemişti. Daima günün birinde, kocası, sevgili partnerini uzak Dokuzuncu Dağ ve Denizden onu bulmak için geleceğine inanmıştı. Bunun ne kadar uzun süreceği yada onun ne kadar uzakta olduğu önemsizdi. Bir savaş çıkmış olması önemsizdi. Hiçbir şey Meng Hao'yu durduramayacaktı. Kesinlikle gelecekti. Ve şimdi, gelmişti. Xu Qing dudağını ısırdı ve bir adım öne yürürken etrafını sarmış olan gelişimcilerin çoğu şaşırdı. Bazıları onu durdurmak istedi ama Meng Hao yaklaşırken aniden gelişim merkezlerini kontrol etme becerisini kaybettiler. Savaş alanı sessizleşti ve kısa süre sona Meng Hao ve Xu Qing orada birbirlerine bakarak yavaş yavaş yaklaştı. Zaman sanki yavaşlamıştı. Yabancılar ve gelişimciler Meng Hao'nun yaklaşmasını izlediler. Xu Qing emir köşkünden dışarı çıktı ve ikisi... biraz sonra yana yana duracaklardı. "Geldim," dedi Meng Hao onun elini tutmak için uzanarak. Bu onun karısı ve sevgilisiydi. "Evet," Xu Qing yüzü hafif kızararak cevap verdi. Bunun için biraz cesarete ihtiyacı oldu ama yere doğru utangaç bir şekilde bakmamaya direndi. Bunun yerine neşesinin dışarı vurmasına izin verdi ve Meng Hao'nun gözlerine bakarak gülümsedi. Gerçekten de bu reenkarne olduktan sonra yaşadığı en mutlu andı. Meng Hao onun gülümsemesini görünce gülümsemekten kendini alamadı. Elleri birbirlerinin ellerinin üzerinde kenetlendi. Sanki ikisi de birbirlerinin asla gitmesine izin vermek istemiyordu. Fakat şuan birbirleriyle uzun süre geçiremeyeceklerinin farkındaydı. İçten içe istemeseler de birbirlerinin elini bırakacaklardı. Xu Qing'in kendi vazifesi ve Meng Hao'nun görevi vardı. Şuan yeri ve zamanı değildi. Keşke işler önceki gibi, Dağlar ve Denizlerde patlak veren ölümcül savaştan önceki gibi olsaydı.... Meng Hao iç geçirdi. Xu Qing etrafındaki Dördüncü Dağ ve Deniz gelişimcileri ile Yabancılara baktı ve yavaşça elini gevşetti. "Şuan seninle gelemem.... "Beni bekle.... Eğer bu savaşın sona ereceği gün gelirse o zaman... birlikte eve gidebiliriz." Xu Qing aniden ileri yürüdü ve kollarının onun etrafına sararak kafasını göğsüne koydu ve kalbinin sesini duydu. Uzun bir an sonra kafasını kaldırarak ona baktı ve konuştu, “Ben seni bekleyeceğim, sen de beni bekle. İkimiz de birbirimizi bekleyeceğiz." Xu Qing dudağını ısırdı, ardından Meng Hao'nun kucaklamasından ayrıldı ve emir köşküne geri döndü. Meng Hao ona bakarken onun öncekinden farklı olduğunu fark etti. Kendisine nazaran o... büyümüş ve olgunlaşmıştı. Meng Hao'nun kalbi sakindi. Xu Qing'in kendi vazifeleri vardı ve kendisinin de bir görevi. Ona son bir kez derince baktıktan sonra elini sallayarak gönderdiği bir parça kutsal irade onun etrafında dolanmaya başladı. Meng Hao derin bir nefes aldı ve ardından kafasını kaldırarak gökyüzündeki devasa kıta 1. Gök'e baktı. Yavaş yavaş gözlerindeki sıcaklık kayboldu ve yerini buz gibi bir soğuk aldı! Etrafındaki hava buz gibi oldu ve aurası keskin ve tehlikeli bir hal aldı. "Yapmam gereken bir şey var," diye mırıldandı. "Dağ ve Deniz Alemindeki herkesin moralini yükseltecek bir şey!" Gümbürtü sesleriyle birlikte aniden savaş alanını arkasında bırakarak havaya fırladı. Adeta kayan yıldız gibi Dördüncü Dağ ve Denizi geçerek yukarıdaki engin genişliğe yükseldi. Şuan, Dağ ve Deniz Aleminin gökyüzünün yerini almış olan 1. Gök'e doğru gidiyordu. Amacı 1. Gök'ü yok etmekti! Çok az kişi onun gökyüzüne doğru fırladığını fark etmişti. Fakat kesin olan bir şey varsa o da... muazzam bir fırtınanın kısa süre sonra Gök ve Yer'i sarsacağıydı! Bir fırtına geliyordu ve bu fırtınanın kaynağı... Meng Hao olacaktı!
