I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1326: Tanrımezarı Vadisi!
Bölüm 1326: Tanrımezarı Vadisi!
Tüm bunlar olup biterken Yuwen Jian boş gözlerle bakakaldı. gözleri biraz önce ölen Yabancıların durdukları yerde takılı kalmıştı. Dört bir yanda kaçışmakta olan diğer Yabancılara baktı. En sonunda da Meng Hao'ya döndü. Meng Hao sert bir ifadeyle kaçan Yabancılara baktı ve ardından sunağa doğru bir adım attı. Yuwen Jian bir an tereddüt ettikten sonra konuştu, "Biliyorsun, zaman kaybı olsa da kaçan Yabancıların hala en az yüzde otuzunu öldürebiliriz." Meng Hao dönerek cevapladı, "İnsanları öldürmek kalplerini öldürmek kadar etkili değildir! Savaşın anahtarı sadece muhareberleri kazanmak değil. Ruhun içinde yatıyor.... "Kalplerini ezdiğim için cesaretlerini kaybettiler. Ruh olmadan bu Yabancılar Dağ ve Deniz Alemi gelişimcilerinin morallerini yükseltmek için ilk adım taşı olacaklar." Yuwen Jian Meng Hao'ya saygı gösterdi ama hala söylemek istediği şeyler vardı. "Sadece bir zafer yada güçlü birinin etkileyici bir gösterisi... muhtemelen bunun gerçekleşmesi için yeterli olmayacak." "Haklısın. Bu yüzden mümkün olduğunca hızlı bir şekilde Tanrımezarı Vadisi'ne girerek Tanrı kanı almam lazım." Meng Hao sunağa adım attı ve kafasını kaldırarak yıldızlı gökyüzüne baktığında oradaki devasa kara parçası olan 1. Gök'ü gördü. O anda gözlerinde çılgın bir alevin titreştiği görüldü. "Sana bir soru sormak istiyorum," Meng Hao yumuşak bir tonla mırıldandı. "Şunu bir hayal et. 1. Gök Yabancıları kafalarını kaldırdıklarında tüm dünyalarının paramparça olduğunu ve gökyüzünden aşağı doğru yağdığını görüyorlar. Bunun ardından morallerinin, kalplerinin ve cesaretlerinin... aynı kalabileceğini düşünüyor musun?" Sözleri sakin bir tonla söylese de onların arkasındaki anlam Gök ve Yer'i sarsacak kadar hayret vericiydi! Yuwen Jian'ın ağzı açık kaldı. "Sen...." Adeta yıldırım çarpmışa döndü ve konuşamadı. Meng Hao gözlerini kapattı. "Bir savaşı kazanmanın anahtarı... düşmanının ruhunu yok etmektir! O Yabancılar için 1. Gök evleri ve onların ruhu...." Bununla birlikte sunağın içinde kayboldu. Yuwen Jian titriyordu. Bunun sebebi korku değil beklenti ve heyecandı. Meng Hao'nun sözleri zihninde yankılandı ve dövüşün ortasındayken bir anda gökyüzüne baktığında 1. Gök'ün parçalanarak aşağı doğru yağdığını görse neler olabileceğini hayal etti. Onun için bu son derece canlandırıcı ve heyecan uyandıran bir olay olurdu. Bunun tam tersine, Yabancılar için bu mutlak bir felaket anlamı taşırdı! ** Tanrımezarı Vadisi! Burası aslında antik bir savaş alanının parçalanmış bir bölümüydü. Burada olan şey sadece buydu. Dağ ve Deniz Alemi iradesi bile tespit edilemiyordu. Sanki burada sadece her yere nüfuz etmiş bir dövüşme iradesi vardı. Meng Hao bu boyuta geçtiği anda kulaklarında gök gürültüsü gibi çınlayan sayısız ses duydu. "DÖVÜŞ!!" Bu ses herhangi bir varlığa değil, boyutun kendisine ve burada sayısız yıldır bulunan güçlü dövüşme iradesine aitti. Adeta ecelsiz bir ruh gibi kafasını geriye atarak kükrüyordu ve Göklere, yıldızlı gökyüzüne ve bütün topraklara doğru giden yolda katliam arzusuyla yiyip bitirilmiş gibiydi. Eğer Meng Hao'nun kutsal iradesi bir Paragon'un yüzde sekseni seviyesinde olmasaydı bu dövüşme iradesi onun aniden bir şeylere saldırma dürtüsüne yenik düşmesine neden olacaktı. Ama şuan onun üzerinde çok hafif bir etki yaratabilmişti. Fakat Yuwen Jian ortaya çıktığı anda sarsılmaya başladı ve yüzünden kan çekildi. Meng Hao elini salladı ve Yuwen Jian kendine geldi. Etrafa baktıktan sonra yüzünü Meng Hao'ya çevirdi. "Kardeş Meng, kendi başıma yapabilirim!" Bununla birlikte ellerini kenetledi ve ardından gözlerinde kararlı bir parıltıyla uzaklara doğru hızlandı. Meng Hao onun bahşettiği koruma alanından ayrılışını izledi ve aynı zamanda onun ne kadar kendini zorladığını, ruhundaki çılgın arzunun onu ne boyuta getirdiğini de görebildi. Meng Hao iç geçirdi. Yuwen Jian'ın kendi yolu vardı. Meng Hao bunu anlıyordu ve bu yüzden müdahale etmedi. Kafasını çevirdi ve uzaklara doğru baktı. Buradaki toprak siyahtı ve sayısız cesetle doluydu. Bazıları çoktan taşa katılaşmış, bazıları ise hala çürümüş durumdaydı. Hatta vadinin derinliklerine doğru giden yolda cesetler daha yavaş çürüme belirtisi gösteriyordu. Tanrımezarı Vadisi halka biçimindeydi. Dış bölgeler daha güvenliydi ve merkeze yaklaştıkça tehlike seviyesi de artıyordu. Sadece bu değildi. Yukarıda gök gürültüsü vardı ve sayısız yıldırım aşağı doğru yağmur gibi yağıyordu. Yine de Meng Hao'nun kulaklarında çınlayan en güçlü ses bu değil, savaşa çağrı yankılanmasıydı! Burası Gökleri sarsani Yeryüzü parçalayan bir yıldırım denizi gibiydi ve içinde gölgeli figürlerin birbiriyle dövüştükleri görülebiliyordu. Normalde yukarıdan yağan yıldırım yağmuru aşağıdaki her şeyi yok ederdi ama bu durumda savaş öylesine korku vericiydi ki yıldırımın etkisi önemsiz kalıyordu ve muharebenin şiddeti bütün Gök ve Yer'i allak bullak ediyordu. Bir yerde Meng Hao yıldırımdan oluşan kocaman bir dev gördü. Elektrikle çatırdayarak görünmez düşmanlarla dövüşüyordu. Daha uzakta uçmakta olan savaş arabaları gördü. Yıldırım düşerken arabaları delip geçse de arabalar sanki orada değilmiş gibi yıldırım katmanlarını geçiyorlardı. Büyülü dövüşlere girişmiş gelişimciler de vardı. Savaş çağrısına dönüşen ses her yerin titremesine neden oluyordu. Yerde devasa, 3,000 metrelik canavarlar ve kaba, antik cübbeler giymiş gelişimciler görülüyordu. Ayrıca her an sürekli akan, düşen, yükselen ve değişen kudretli dağlar ve nehirler de vardı. En rahatsız edici şey ise sürekli ortaya çıkıveren hayali şehirlerdi, kalbi şok ile dolduran bir sahneydi bu. Fakat en şaşırtıcı olanı ise vadinin en merkeziydi. Meng Hao her yeri gözlemlemek için kutsal duyusunu gönderdiğinde en merkezde... iki tane dağın olduğunu gördü! Fakat bunlar aslında dağ değil devlerdi! Her dev 300,000 metre uzunluğa sahipti ve kaba derileri karmaşık büyülü sembollerle kaplıydı. En fark edilir şey ise alınlarındaki yıldızlardı. Bu yıldızlar sanki bütün hayat kuvvetini kaybetmiş gibi griydi. Yine de bu iki devin cesetleri çürümemiş, aksine dağa dönüşmüşlerdi. Görünüşe göre onların üzerinde bir çeşit büyülü teknik kullanılmış ve gerçek boyutlarının sadece bir bölümüne kadar küçültülmüşlerdi. Meng Hao bu iki devi ve boyutun diğer her yerini gördüğünde hemen aklına Dokuzuncu Dağ'daki Ölümsüzlük Harabeleri geldi... orada devasa bir ağaç görmüştü ve o ağacın altındaki kara kütlesi de bir devin cesediydi! [R.N: Meng Hao cesedi 863 ve 864. bölümlerde görmüştü.] Meng Hao'nun o zaman o cesetten hissettiği aura şuan gördüğü iki devden hissettiğine benziyordu. Tek fark boyut farkıydı. "Bunlar... Tanrılar mı?" Meng Hao harekete geçerek yıldırım dünyasına girdi. Yüzünde sakin bir ifadeyle kayıtsızca yoluna devam etti. Attığı her adımda sınırsız yıldırım üzerine çöktü ama hiçbiri ona dokunmayı bile başaramadı. Hayali savaş arabaları yükselen bir dövüşme arzusuyla ona doğru hücum etti ama Meng Hao kaçınmadı. Onların gelmesine ve sadece geçip gitmelerine izin verdi. Meng Hao yürürken şok edici canavarların kükrediğini, devlerin yumruklarını savurduğunu ve diğer sayısız yaratık ve canlıyı gördü. Ayaklarının altındaki cesetleri gördü. İlk başta cesetlerin çoğu taşlaşmıştı ama gittikçe çürümüş cesetlerin sayısız arttı ve bir noktadan sonra her şey katılaşmış et kütleleri oldu. Kısa süre sonra Tanrımezarı Vadisi'nin dış bölgesinden merkez alanına geçme noktasına geldi. Buradaki hiçbir hayali varlık ona etki sağlayamamıştı. Ne de patlayıcı bir baskı oluşturabilmişlerdi. Meng Hao üzerine doğru sanki hafif bir meltem esiyormuş gibi hissetti. Ara sıra durarak etrafındaki hayali dövüşleri gözlemliyordu. Sık sık sanki yeni bir aydınlanma kazanmış gibi gözleri titreşiyordu. Birkaç gün geçtikten sonra Tanrımezarı Vadisi'nin merkez bölgesindeki Meng Hao'nun gözüne bir ceset çarptı. Ceset ayaklarının altındaki zemine gömülmüş olsa da tüm bölge şiddetli yıldırımlarla vurulduğu için derinin bir kısmı görünür duruma gelmişti. Bu en az 30,000 metrelik bir devdi. Meng Hao dizlerinin üstüne çöktü ve avucunun içiyle yere vurdu. Bir gümbürtü çınladı ve bölgedeki toprak dağılarak ortaya devasa bir cesedin çıkmasına neden oldu. Meng Hao sağ elini devin kafasının üstüne yerleştirdi ve göz açıp kapayıncaya kadar devin yüzü kıpkırmızı oldu. Bir an sonra tekrar solarken alnından bir kan damla havalandı ve Meng Hao'nun eline geldi. Meng Hao düşünceli gözlerle altın kan damlasına baktı. En sonunda başını sağa sola salladı ve söylendi, "Yeterince saf değil. Çok kirli." Bununla birlikte altın kan damlasını bir kenara koydu ve yola devam etti. En sonunda Tanrımezarı Vadisi'nin en merkezine ulaştı. Burası gelişimciler için kısıtlanmış olan olarak sayılıyordu, çok çok az kişinin girebileceği bir yerdi. Geçen yedi günde Meng Hao birçok yeri gezmiş ve oradan buradan topladıklarıyla tam yüz damla kirli kan toplamıştı. Hatta iki devasa cesedi de incelemiş ve onlardan biraz kaliteli Tanrı kanı çıkartmıştı. Fakat tüm bunlar Meng Hao'nun amaçladığı ilerleme için yeterli değildi. Diğer taraftan Yuwen Jian kendi iyi talihini bulmuştu ve şuan dünyevi vücudu Gök sarsan, Yer parçalayan değişimler geçiriyordu. Meng Hao daha fazla aradı ama daha fazla Tanrı kanı bulamadı. Yüzü karardı ve hayal kırıklığı hissetti ama aynı zamanda şüpheleri de arttı. "Yabancıların Tanrımezarı Vadisi'ni bu kadar sıkıca mühürlemesine rağmen hala içeri kuvvetlerini göndermediklerine inanmıyorum. Burada Dharma Koruyucusu gibi davranan Yabancılar olmalı. "Pekala, neredeler?" Meng Hao harekete geçerek havaya yükseldi ve aşağıdaki kıtayı tamamen görebileceği bir noktaya çıktı. Gördüğü şey onun titremesine ve gözlerinde garip bir ışığın parlamasına neden oldu. Gördüğü şey, Tanrımezarı Vadisi'ni oluşturan toprakların aslında Dokuzuncu Dağ ve Denizdeki Ölümsüzlük Harabelerinde gördüğü, üzerinde devasa ağacın büyüdüğü dev ile boyut olarak aşağı yukarı aynı olduğuydu. Hatta Tanrımezarı Vadisi ondan biraz daha büyüktü.... Fakat Meng Hao'yu en çok şaşırtan şey kıtanın şeklinin... bir yüzü andırmasıydı! En yüksek dağ bu yüzün burnuydu ve en derin vadi ağzı oluşturuyordu! Dahası, alın pozisyonunda görülen sekiz yıldız, zayıf olsa da hala ışıkla titreşiyordu! Bu yıldızların her biri Meng Hao'yu titreten dalgalanmalar yayıyordu! "İşte bu!" dedi gözleri ışıldayarak.
