I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1301: Sahiplenme ve Tüketme!
Bölüm 1301: Sahiplenme ve Tüketme!
“Sana Ji Dongyang diye mi yoksa Ji Klanı Patriği diye mi seslenmeliyim!?” Meng Hao Ji Dongyang'a baktığında gözleri kısıldı ve kalbi ihtiyatla doldu. Ölümcül kriz hissi şiddetlenmeye devam etti ve hatta Beyaz Lord ile dövüşürken hissettiğinden bile daha netti.
Ne de olsa Meng Hao şu an mutlak bir zayıflık içindeydi ve Ji Dongyang ile şu an karşılaşması tek bir şeyi gösteriyordu: onu bir süredir izliyor ve doğru anı bekliyordu. Sadece şans eseri böylesine bir fırsat yakalaması imkânsız olurdu.
Meng Hao'nun Ji Dongyang'ın kimliği ile ilgili şüphe duymasının nedeni onu bu kadar süredir nasıl tespit edilemeden izlediğiydi. Bu yüzden Meng Hao tahminini sesli olarak söylemişti.
Dahası Ji Dongyang hata yaparak bir parça önemli bilgiyi ortaya dökmüştü. Belki bunun nedeni nihayet istediği fırsatı yakalamış olmanın verdiği heyecandı. Eğer Meng Hao'nun tek bir cümleye dayanarak onun gerçekte kim olduğunu tahmin ettiği gerçeğini bilseydi kesinlikle afallayıp kalırdı.
Ji Dongyang bir an şaşırdı, ardından güldü ve Meng Hao'nun onun kim olduğunu bilmesinin bir önemi olmadığını fark etti.
“Son zamanlarda Ji Dongyang'ı tercih ediyorum, ama geçmişte Ji Tian olarak bilinirdim!”
Bu kelimeler Ji Dongyang'ın ağzından çıktığı anda Meng Hao'nun göz bebekleri büzüldü. Ji Tian, Ji Klanı’nın birinci nesil Fang Klanı Patriği ile aynı çağda yaşamış güçlü bir uzman olan Patriğiydi. Dokuzuncu Dağ ve Deniz Lordluğu için verilen rekabette üstün çıkmıştı.
“İyileşmek için zaman çalmaya çalışmana gerek yok. Yaraların kısa sürede iyileşemeyecek kadar kötü. Seviyesini ve savaş hünerini düşününce ben bile Beyaz Lord'dan çekinirdim. Hatta eğer onunla dövüşsem kesinlikle kaybederim.”
“Sen ise beni çok çok mutlu ettin...”
“Seni dokuzuncu hayatım olarak alma kararı kesinlikle en iyi seçimdi... Gel Meng Hao, benimle bir ol. Dokuzuncu hayatım ol. Bunun ardından Dokuzuncu Dağ ve Denizi 33 Gök'e karşı koymak ve geri dönüşlerine direnmek için götürerek işleri eski haline geri getireceğim.”
“Kendini feda ederek sadece bana değil tüm Dağ ve Deniz Âlemi’ne yardımcı ol! Hatta sana Fang Klanı'na iyi bakacağım sözünü bile verebilirim...”
“Senin olan her şey... Benim olacak.” Ji Dongyang içten bir kahkaha attı ve gözleri ışıldadı. Fakat hala Meng Hao'ya yaklaşmadı. Uzaklardan şahit olduğu savaş onu mutlak bir şaşkınlığa boğmuştu.
Meng Hao'nun yüzü son derece sertti ama cevap vermedi. Sadece olduğu yerde durarak soğuk gözlerle Ji Dongyang'ı izledi.
Ne Meng Hao hareket etti ne de Ji Dongyang aceleci bir hamlede bulundu. On nefeslik süre kadar birbirlerine baktılar, ardından Ji Dongyang kaşlarını çatarak aniden Meng Hao'ya doğru üç adım attı.
Üçüncü adımını attığı anda Meng Hao'nun gözleri öldürme arzusuyla titreşti ve o da Ji Dongyang'a doğru uzun adımlarla yürümeye başladı. Bu ani hareketlilik Ji Dongyang'ın kalbinin şaşkınlıkla titremesine ve hiç düşünmeden geri çekilmesine neden oldu.
Fakat o geri çekildiği anda Meng Hao da aynı şeyi yaptı ve göz açıp kapayıncaya kadar uzaklarda belirdi.
Ji Dongyang'ın yüzü soğukça titreşti ve içten içe rahat bir nefes alırken takibe başladı. Ona doğru yaklaşırken sağ elini uzatarak bir büyü hareketi uyguladı ve işaret etti. Aniden Meng Hao'ya doğru siyah bir ışık akışı fırladı.
Meng Hao da kalbinden iç geçirdi. Ji Dongyang ile baş etmenin zor olacağını biliyordu. Sahip olduğu seviyeye bakınca bir hamle yapmadan önce iyice düşünüp taşınan tipte biri olmalıydı. Belli ki o son derece temkinli biriydi.
Dahası Meng Hao enerji harcayacak durumda değildi. Yaraları çok ağırdı ve daha yeni iyileşmeye başlamıştı. Kaşlarını çatarak gözleri titreşti ve elini siyah ışık ışınına doğru sallayıp onu parçaladı.
Bir patlama yankılandı ve ters etki ağzından kan gelmesine neden oldu. Arkasındaki Ji Dongyang yumuşak bir sesle güldü.
“Kardeş Meng, endişelenme. Daha çok zamanımız var. Yaraların ağır ve ben sabırlı biriyim. Artık dayanamayarak bayılma noktasına geleceğin zamana kadar bekleyeceğim.
“Tabii ki istediğin an arkanı dönüp dövüşmek isteyebilirsin. Sana garanti veriyorum, beni öldürmeyi başaramadan önce bilincini kaybedeceksin. Yani gerçekten de benimle dövüşmek isteyip istemediğini düşünmelisin.” Bir an Meng Hao'ya bakarken Ji Dongyang'ın gözleri ışıldadı, ardından sağ eliyle bir büyü hareketi uygulayarak her biri Karmik güç ile dolu olan on tane ışık ışınının Meng Hao'ya doğru ateşlenmesine neden oldu.
Meng Hao buna karşılık hızını artırmaktan başka bir şey yapmadı. Göz açıp kapayıncaya kadar aralarındaki mesafeyi artırdı ve Göktanrı Birliği'ne doğru değil Yedinci ve Sekizinci Dağ ve Denizler arasındaki yarık bağlantısına doğru gidiyordu!
Şu an Beyaz Lord'un kaçarken kullandığı aynı yolu takip ediyordu.
Meng Hao inanılmaz bir hızla kırmızı saçlı adam ve diğer Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcilerini geçti, hepsinin de yüzlerinde şaşkınlık vardı.
Onu takip eden Ji Dongyang'ın yüzü şaşkınlıkla titreşti. Meng Hao saldırsa da saldırmasa da ne yapacağı konusunda zaten planı vardı. Eğer saldırmazsa onu dövüşmeye zorlayacaktı. Eğer dövüşürse alay edecekti. Fakat Meng Hao'nun yarığa girmeyi seçeceği hiç aklına gelmemişti.
Eğer bunu yaparsa Yedinci Dağ ve Denize ışınlanacaktı. Bu onu son derece tehlikeli bir durumun içine sokacaktı, ama görünüşe göre Meng Hao orada buraya göre biraz daha fazla hayatta kalma şansının olduğunu düşünüyor gibiydi.
Tabii ki tehlike Ji Dongyang için de aynı olacaktı. Onun da hayatta kalma şansı az olacaktı. Ne de olsa eğer Yedinci Dağ ve Denize giderse klonu gerçek benliğinden iki dağ ve deniz uzakta olacaktı ve tepki zamanında oluşacak gecikme onun için ölümcül olacaktı.
Bu yüzden normalde planı Meng Hao'yu Sekizinci Dağ ve Denizde ele geçirmekti. Fakat Yedinci Dağ ve Deniz istilasıyla birlikte Meng Hao'nun ayrılmamayı seçmesi yüzünden planını biraz geciktirmek zorunda kalmıştı.
“Lanet olsun!” Ji Dongyang'ın yüzü titreşti ve daha yüksek bir hızla Meng Hao'ya doğru fırlarken gümbürtü sesleri yankılandı. Meng Hao yarığa yaklaştığı sırada Ji Dongyang'ın gözlerinde öldürme arzusu titreşti ve uzanarak bir kavrama hareketi yaptı. Sayısız Karma İpliği girdap gibi dolanarak devasa bir el formuna geldi ve Meng Hao'ya uzandı.
Fakat el yavaştı ve Meng Hao çoktan yarığa yarı yarıya girmişti. Kaçmanın eşiğindeydi ve bu en kritik anlarda her ne kadar temkinli biri olsa da Ji Dongyang'ın düşünmeye zamanı yoktu. Eğer bir an bile tereddüt ederse Meng Hao'yu elinden kaçıracaktı. Dişlerini sıktı, gelişim merkezi gücüyle taştı ve Dokuzuncu Dağ ve Deniz gücüyle bir olarak enerjisi tırmandı ve bir Dağ ve Deniz Lordu'nun görkemiyle patladı.
Ekstra güç göz açıp kapayıncaya kadar geldi ve Ji Dongyang ardıl görüntülere dönüşerek şu an yüzde sekseni yarığa girmiş olan Meng Hao'ya doğru fırladı.
“Ele geçirme!” Ji Dongyang kükredi. Vücudu eriyor gibiydi ve ruhu Meng Hao'yu ele geçirmek için dışarı uçmanın eşiğindeydi. Fakat tam o anda, tam ağzını açarak ruhu tükürmek üzereyken Meng Hao aniden arkasını döndü ve yüzünde alaycı bir ifadeyle baktı. Ağzından soğuk bir gülümseme kıvrıldı. Yüzündeki bakışa bakıldığında en başından beri kaçmak gibi bir planı olmamıştı. Hatta Ji Dongyang'ın tuzağa çekmek için numara yapmıştı!
Bu, onun Beyaz Lord'dan kaptığı bir taktikti.
Ji Dongyang'ın gözleri kocaman açıldı.
“Kurt Hepsini Tüketir!” Meng Hao kükredi. Gerçekte Meng Hao'nun içinde tek bir enerji zerresi kalmıştı ve asıl soru onu nasıl kullandığıydı. Yine de bu son enerji zerresi Ji Dongyang'a karşı kazanıp kazanamayacağını belirleyecekti.
Bu enerji zerresiyle Açgözlülük'ün Tao Meyvesi içindeki hayat kuvveti özünü uyarmıştı. Aniden devasa, Gök sarsan ve Yer parçalayan bir kurt görüntüsü arkasında belirdi ve kafasını geriye atarak kükredi!
Ji Dongyang tam Meng Hao'yu ele geçirmeyi denerken kurt da Ji Dongyang'ı yemeye çalıştı!
Birisi ele geçirme girişiminde, diğeri ise yeme girişiminde bulunuyordu ve kimin başarılı olacağını bilmek güçtü. Ji Dongyang'ın ruhu Meng Hao'yu delerek onun bilinç denizine kadar ulaştı ve eş zamanlı olarak Ji Dongyang'ın vücudu Göksel Kurt tarafından yenilen hayat kuvveti cevherine dönüştü.
Gümbürtüler eşliğinde Ji Dongyang yok oldu. Meng Hao'yu bir titreme alırken içinde yükselen patlayıcı bir güç onu yarıktan dışarı doğru iterek ortadan kaybolmasına neden oldu.
Ne Meng Hao ne de Ji Dongyang ele geçirme ya da yeme oyununun Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcileri önünde sergilenmesini istemiyordu. İkisi de eş zamanlı olarak başka yere ışınlandılar. Göz açıp kapayıncaya kadar gittiler ve Sekizinci Dağ ve Deniz'in ıssız bir köşesinde tekrar ortaya çıktılar.
Meng Hao orada süzülürken adeta bir ceset gibiydi, vücudu ara sıra hayat kuvveti uyarıları yayıyordu. Ara sıra gümbürtüler duyuldu ve aynı zamanda Beyaz Lord ile savaşta aldığı yaralar iyileşti. Bu, Meng Hao'nun Ji Dongyang'ın hayat kuvvetini tüketmesinin sonucu olan yenileyici güçtü.
Aynı sırada iç yaraları da hızla iyileşiyordu!
Fakat Meng Hao'nun bilinç denizinde tüketme ve ele geçirme güçleri arasında Gök sarsan, Yer parçalayan bir savaş vardı! Mücadele kritik bir ana ulaştı ve kim kaybederse kesinlikle ölecekti!
Dahası birinin ölmesi diğerinin daha da güçleneceğinin habercisiydi.
Kurnaz ve acımasız Ji Dongyang, Meng Hao'ya tam da hem gelişim merkezi hem de kutsal duyu anlamında son derece zayıf olduğu anda saldırmayı beklemişti. Bu yüzden eğer her şey planına göre gitseydi Ji Dongyang onu nispeten daha kolay bir şekilde ele geçirecekti.
Ji Dongyang bu ele geçirme anını çok çok uzun bir süre beklemişti. Meng Hao'ya geniş ölçüde çalışmış ve onun korkunç kutsal duyusunu ve sıra dışı gelişim merkezini fark etmişti. Onun geleceğin Dağ ve Deniz Lordu olduğunu biliyordu ve bu içinde korku duygusu beslese de aslında onun saplantısını daha da körüklemişti. Meng Hao'yu ele geçirmek için çok sabırlı davranmıştı ve tam Meng Hao'nun avucundan kaçtığını, her şeyin boşa gittiğini düşündüğü an gelmişti. Meng Hao Beyaz Lord ile dövüşmüş ve son derece zayıf bir duruma düşmüştü.
Bu son derece heyecan verici bir an olmuştu!
Fakat titizlikle yaptığı planda gözden kaçırdığı bir nokta vardı.
Meng Hao'yu 33 Cehennemde bile takip etmiş olsa da ölüler şehrine girememişti. Herkesin ölüler şehrine çekildiği o kritik anda Göktanrı Toplumu'nun Dharma Koruyucusu gibi o da kaçmayı seçmişti. Bu yüzden Açgözlülük ile Meng Hao arasında yaşananlardan haberi olmamıştı.
Bu nedenle Meng Hao'nun son anda Açgözlülük'ün hayat kuvveti özünü nasıl çektiğini bilmiyordu. Açgözlülük'ün Özü her şeyi yiyebilirdi, buna Ji Dongyang'ın hayat kuvveti ve ruhu da dâhildi. Hatta serbest bıraktığı ele geçirme gücü bile tüketilmişti!
“HAYIR!!” Günler sonra Meng Hao'nun içinde hayali ve öfkeli bir kükreme yankılandı. Vücudunu bir titreme aldı ve gözleri açıldı. Ağzında ise aynı alaycı gülümseme vardı.
