I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1291: Fırtına Bulutları Yaklaşıyor
Bölüm 1291: Fırtına Bulutları Yaklaşıyor
O an Meng Hao'nun düşüncelerini tarif etmek imkânsız olacaktı. Sekizinci Dağ'ın eteğinde bir süre sessizce bekledikten sonra bir adım atarak tırmanmaya başladı.
Gelişim merkezi seviyesini düşününce tereddüt etmesini gerektirecek hiçbir şey yoktu. Fakat bunun ne kadar önemli olduğunu ve dağın zirvesindeki Meng Dede'sini düşünmeden edemiyordu.
Kendi çapında tahminleri olsa da hâlâ neden dedesinin Dağ ve Deniz Lordu olduğunu merak ediyordu. Fakat en nihayetinde önemli kısım bu değildi. Önemli olan şey, dedesinin hâlâ hayatta olmasıydı.
Çocukluk anılarında iki dedesinin de görüntülerini hatırlayabiliyordu, onu nasıl kollarına aldıkları, nasıl mutlu gülümsedikleri ve onu kimin tutacağı konusunda hararetli tartışmalara girdiklerini anımsıyordu.
En unutulmaz anı ise Fang ve Meng Dedelerinin onu kurtarmak için bir yerlere gittikleriydi. Ayrıldıktan sonra asla geri dönmemişlerdi. Bu yüzden ikisinin de soyu bir zamanlar zirve noktasındayken düşüşe geçmişti.
Meng Hao derinden etkilenmiş ama aynı zamanda suçluluk hissetmişti. Bu nedenle daha da büyük bir bedel ödemesi gerekecekse Meng Dedesi ve insanlarını korumak için her şeyi yapacaktı. Fang Klanı'nı eski görkemine kavuşturmuştu ama Meng Klanı konusunda onları ancak elinden geldiğince koruyabilmişti.
“Bu sen olabilirsin ya da olmayabilirsin.” diye mırıldandı. “Oraya vardığımda öğreneceğim...” Biraz daha zaman geçtikten sonra Sekizinci Dağ'ın üst kısmına doğru yavaşça yürümeye başladı. Bununla birlikte zihninde anılar girdap gibi dönmeye başladı.
Burası yüce Dokuz Dağ'dan birisiydi ve aslında ilk defa bu Dağlardan birine adım atmıştı.
Dağ kocamandı, öyle büyüktü ki bir ölümlü hayatı boyunca yürüse yine tepesine ulaşamazdı. Hatta gelişimciler arasında bile Dağ'ın gerçek zirvesine ulaşabilecek kişilerin sayısı azdı. Fakat bu Meng Hao için herhangi bir engel teşkil etmiyordu. Yürümeye devam ederken zaman geçti, ne kadar geçtiğini de bilmiyordu. Kısa sürede dağı yarıladı ve orada Ölümsüz Antik Taoist Ayin'ini gördü.
Tıpkı Dokuzuncu Dağ'daki Ölümsüz Antik Taoist Ayin'ine benziyordu, tek fark burasının iç kuvvetler tarafından mühürlenmesiydi.
Meng Hao oraya baktı ve içeride son derece güçlü auralar da dahil gelişimcilerin olduğunu hissetti. Aynı sırada onları inceledi ve ne yapıyor olduklarına baktı.
Uzun bir an sonra Meng Hao ellerini kenetledi ve baş selamı verdi. Ardından yoluna devam ederek zirveye doğru ilerledi.
En sonunda kendini devasa bir dikili taşın önünde buldu, üzerinde yazan şey...
Göktanrı Toplumu idi!
Kelimelere baktığında dikili taşın sayısız yıllık bir geçmişe sahip olduğunu hissedebiliyordu. Dikili taşı geçti ve orada dar bir yol gözüne çarptı. Bu yol, dağın zirvesine gidiyordu!
Bu, hiçbir insanın bulunmadığı huzur dolu küçük bir yoldu. Hiçbir yerde ses seda yoktu. Yolu takip ederek en sonunda göksel bir göletin su kaynağını gördü.
Bu suyun içinde bir Xuanwu kaplumbağası heykeli vardı. Aslında o tıpkı bir heykel gibi görünse de Meng Hao, o Xuanwu heykelinin içinde bir hayat kıvılcımıyla birlikte Dağ ve Deniz Âlemi aurası olduğunu söyleyebilirdi.
O anda içindeki Şeytan Mühürleme Nazar Büyüsü titredi. Meng Hao sanki bir şey kendisini çağırıyormuş gibi hissetti. Bir anda Xuanwu kaplumbağası gözlerini açtı ve ona baktı.
Bir adam. Bir kaplumbağa. Birbirlerine bakarken Meng Hao'nun zihni allak bullak oldu. Sanki doğrudan Dağ ve Deniz Âlemi, kendisine bakıyor gibiydi. Uzun bir an sonra Meng Hao nihayet düşüncelerini yatıştırdı. Ardından Xuanwu kaplumbağası yavaşça başını eğdi ve bu onun Meng Hao'ya bağlılık sunduğuna işaretti. Bu resmi bir selamlamaydı... Dağ ve Deniz Âlemi'nden onun tek Lordu'na.
Göksel göleti geçince bir saray göze çarpacaktı. Bu saray görkemli değildi, dağa inşa edilmişti. Ön kapısı kapalıydı, her yer sessiz ve huzurluydu.
Meng Hao'nun bakışları bir süre Xuanwu kaplumbağasının üzerinde gezindikten sonra onu geçerek saraya doğru ilerledi. Kapının dışında bir an sessizce durdu, ardından elini kaldırdı ve onu itti.
Hiçbir ses duyulmadan kapı yavaşça aralandı ve iki tarafında siyah zırhlarla kaplı heykellerin dizili olduğu mütevazi bir salon göz önüne serildi. Daha ileride üzerinde birisinin bacaklarını çaprazlayarak oturmuş olduğu devasa bir taht vardı.
Üzerinde zırh vardı ve yüzü kaplıydı. Figürün içinden görkemli, sınırsız bir güç akıyordu, Meng Hao'nun bile kaskatı kesilmesine neden olacak bir baskı yayıyordu.
Baskı sınırsız bir kuvvet, sonsuz bir deniz gibiydi ve tam anlamıyla derindi. Bu, patladığı zaman Gökleri yok edebilecek Yeryüzünü söndürebilecek türden bir güçtü. Bunların yanında Meng Hao onda Dağ ve Deniz Âlemi dalgalanması hissedebiliyordu.
Bunlar dağları devirebilecek ve nehirleri kurutabilecek dalgalanmalardı, görünüşe göre Dağlar ve Denizler gücünü her şeyi yok edebilecek bir baskıya yoğunlaştırabilirdi.
Meng Hao salonun dışında durdu. İçeri adım atmak yerine tahtta oturan zırhlı figürü inceledi. Meng Hao'nun görüşü zırhın içine nüfuz edebiliyordu; içeride son derece yaşlı bir adam vardı.
Meng Hao'nun hissettiği dalgalanmalar ve o yüz oldukça tanıdıktı. Dahası, depolama çantasındaki emir madalyonu o adama karşı güçlü bir özlem belirtileri göstermeye başlamıştı. Tüm bunlar Meng Hao'nun şüphelerini şu an teyit etmişti. Heyecanla titredi ve önünde duran kişinin Meng Dedesi olduğundan artık emin oldu!
“Dede...” dedi. Buna kendini hazırlamış olsa da heyecanını bastırmakta güçlük çekti. Yıllardır iki dedesini bulmayı arzuluyordu ve en sonunda birisini bulmuştu.
Uzun bir an sonra Meng Hao derin bir nefes aldı ve gözleri ışıl ışıl parladı. Dedesiyle ilgili bir şeylerin ters olduğunu söyleyebilirdi. Onun gelişim merkezi canlı ve güç ile dolup taşıyor olsa da bu sadece dışarıdan görünüşüydü. İçeriden gerçek gelişim merkezi hareket bile etmiyordu.
Görünüşe göre dedesinde eksik bir şey vardı, normalde gelişim merkezini harekete geçirebilecek bir şey. Sanki vücudunun ruhu uyuyordu.
Uzun bir süre sonra Meng Hao gözlerini kapattı, salona ve çevreye kutsal duyusunu gönderdi. Kısa süre sonra tüm Sekizinci Dağ'ı kapladı. Zaman geçti. En sonunda Meng Hao gözlerini açtı ve ışıl ışıl parladıkları görüldü.
“Onun ruhu gitmiş...” diye mırıldandı. Bu biraz tanıdık bir durumdu. Kısa süre sonra gözleri kocaman açıldı.
“Böyle bir şeyi Hayali Yalnızlık'ta tecrübe etmiştim... Meng Dede'nin ruhu vücudunda değil, dışarı bir yerlerde... Fakat o hâlâ var. Şöyle bir bakınca bunun tek bir açıklaması olabilir... Meng Dede'nin ruhu Sekizinci Dağ ve Deniz ile bütünleşmiş. Onun ruhu... Her yerde!
”Sanki Gök ve Yer'e zihinsel bir seyahat gerçekleştirmiş ama sonra geri dönmeyi unutmuş gibi.” Başka biri olsa bu kadar hızlı bir sonuca ulaşamazdı. Fakat Meng Hao Dağ ve Deniz Lordları ile dövüşebilecek türden biriydi. Dağlar ve Denizler gücüne karşı aşinalığı onun hemen durumu çözümlemesini sağlamıştı.
Meng Nine ve diğerlerine saplanmış olan iğneleri ve onları çıkartırken yaşadığı tecrübeleri düşündü.
“Soyu lanet olarak, akrabaları büyü olarak kullanmak...” Meng Hao mırıldandı. “Ruhu mühürle ve böylece geri dönüş yolu bulamayacağından emin ol. Ruh, Sekizinci Dağ ve Deniz boyunca savrularak yavaş yavaş bilincini kaybedecek ve sadece içgüdülerine göre hareket etmeye başlayacak...” Yüzünde acı bir ifade belirdi ama bir an sonra gözleri parlamaya başladı. Ellerini kenetledi ve dedesine baş selamı verdikten sonra tapınak kapısını kapattı ve Sekizinci Dağ'dan ayrıldı!
“Soy lanetini çoktan kırdım.” diye mırıldandı yıldızlı gökyüzünde süzülürken. “Ayrıca onun akrabaları üzerine uygulanan lanet kısmını da sonlandırdım. Meng Dede şu an uyanmak için bütün şartlara sahip. Sadece... Güçlü bir katalizör lazım!
”Eğer ona da sahip olursa ruhu içgüdüsel olarak vücuduna geri dönecek.” Meng Hao şu an yeni bir hedefe sahipti: Yedinci ve Sekizinci Dağ ve Denizleri bağlayan yarık.
“Başka bir Dağ ve Deniz Lordu ile yapılacak bir savaşın sonunda ortaya çıkan şiddetli dalgalanmalardan daha güçlü bir katalizör olamaz herhalde.
”Eğer gerçekten de Yedinci Dağ ve Deniz'in istilasını sonlandırmak istiyorsam bunu yapmanın en basit yolu... Yedinci Dağ ve Deniz Lordu'nu öldürmek olur!
“Denildiği gibi, eğer haydutları yakalamak istiyorsan önce ele başını yakalaman gerek. Eğer Yedinci Dağ ve Deniz Lordu ölürse savaş biter.” Meng Hao söylediği her cümleyle birlikte gözleri daha da keskinleşti.
“Yedinci Dağ ve Deniz Lordu...” gözlerinde kararlı bir bakış belirdi. Bununla birlikte bir adım daha attı ve ortadan kayboldu. Tekrar ortaya çıktığında Göktanrı Birliği'nin dışında, Yedinci ve Sekizinci Dağlar ve Denizlerin sınırına yakın bir noktadaydı. Burası... Yarığın bulunduğu yerdi.
Yedinci Dağ ve Deniz bölgeyi çoktan yüz binlerce gelişimci ve sayısız büyü formasyonuyla güçlendirmişti.
Hatta bölgeye yerleştirilmiş dört tane de Tao Âlemi uzmanı vardı. Onlardan birisi yedinci Dağ ve Denizde Marki Lu kadar ünlü biriydi. O da bir tao Hükümdarı olan Patrik Chi Yan'dı.
Diğer üçünden birisi Tao Lordu, diğer ikisi ise 1 Özlü Tao Âlemi uzmanlarıydı!
Bu dördüyle birlikte yüz binlerce gelişimci, sayısız büyü formasyonu ve kısıtlayıcı büyüler vardı. Burası Sekizinci Dağ ve Deniz gelişimcilerin kolay kolay giremeyecekleri bir alan haline getirilmişti. Dahası, eğer birisi savunmaları delmeye çalışırsa ve bunu hızlıca yapamazsa şu an Göktanrı Birliği'nde olan ordunun geri kalanı ve diğer sayısız kudretli uzman da hemen arkadan gelecekti.
Fakat... Meng Hao sıradan bir gelişimci değildi!
Bölgede ortaya çıktığı anda gelişim merkezi dalgalanmalarını gizlemek için hiçbir şey yapmadı. Antik manasını patlayıcı bir etkiyle deveran ettirdi ve hatta Paragon Köprüsü'nün aurasını gönderdi. Etrafında Dağlar ve Denizler gücü dolandı ve Gök sarsan, Yer parçalayan bir fırtına peyda oldu. Fırtına yayılırken yıldızlı gökyüzü bozuldu ve sınırsız bir yıldız denizi ortaya çıktı. Bu dağlar devirebilecek,nehirleri kurutabilecek patlayıcı bir güçtü, gökyüzünün kararmasına ve muazzam gümbürtülerin yükselmesine neden oldu.
Aniden Yedinci Dağ ve Deniz gelişimcileri meditasyon transından uyandılar ve yüzleri titreşti. Aynı sırada yarık bölgesinden güçlü bir kükreme yankılandı.
“Kim var orada?” Ses gök gürültüsü gibi yankılanırken, kırmızı saçlı yaşlı bir adam ortaya çıktı. Gözlerini açtığında tamamen garip bir görüntüye sahipti; her gözünde iki tane göz bebeği vardı!
Arkasında 3,000 metre uzunluğunda simsiyah bir öküz duruyordu. Neredeyse aynı anda öküzün gözleri yeraltı dünyası ateşiyle harlanarak Meng Hao'ya dikildi.
Garip bir şekilde simsiyah öküzün gözlerinde yanan bu ateş, aynı zamanda kırmızı saçlı yaşlı adamın çift göz bebeklerinin içinde de yanıyor gibiydi.
Sonuç olarak öküzün ya da kırmızı saçlı yaşlı adamın gözlerine bakan birisi aniden görüşünün bulandığını fark edecekti.
Yan tarafta oturan üç yaşlı adam da gözlerini açtı, Tao Âlemi Öz aurası hemen dışarı taştı.
Meng Hao yaklaşırken etraftaki yüz binlerce gelişimciye baktı, ardından kırmızı saçlı adama döndü ve sakince konuştu: “Daha fazla günahkarı katletmekle ilgilenmiyorum. Bu gelişimcileri buradan gönderin.”
