I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1258: Arkada Bir Şey Bırakmanın... Ne Anlamı Var?
Bölüm 1258: Arkada Bir Şey Bırakmanın... Ne Anlamı Var?
Yedinci Dağ ve Deniz'de ordu hızlanırken, Meng Hao Sekizinci Dağ ve Deniz'deydi. O da ara sıra cisimleşen ve ardından yok olan gölge figürler tarafından takip edilmişti. Görünüşe göre onu izliyorlar ve konumunu takip ediyorlardı.
Yıllardır Dağlar ve Denizler arasında hiç savaş olmamıştı ama görünüşe göre olacak gibiydi. Hatta yukarıdaki 33 Gök'te özel tekniklerle tespit edilmeden Dağ ve Deniz Âlemi'ni gözlemleyen bazı varlıklar mevcuttu. Gözleri Sekizinci Dağ ve Deniz'in üzerindeydi, beklentiyle parlıyordu.
Bu sırada 33 Gök'ün dışındaki sonsuz genişlikte farklı yönlerden iki güç yaklaşıyor ve dosdoğru ilerliyorlardı.
Görünüşe göre savaş yakındı!
Meng Hao ve Meng Ru havada hızla ilerlerken aniden Meng Hao'nun içinde şiddetli bir telaş yükseldi ve yüzü titreşti. Daha tepki veremeden papağanın tiz çığlığı zihninde yankılandı.
“Geliyorlar. Sana diyorum, geliyorlar! Yaklaştılar, onları hissedebiliyorum. Lanet olsun beklediğimden daha hızlı ilerliyorlar. Meng Hao, neredeyse gelmek üzereler!” Papağan endişeli, hatta korkmuş gibiydi.
Meng Hao'nun gözleri titreşti. Papağanın neden bahsettiğini biliyordu ve yavaşça kafasını kaldırarak gökyüzüne doğru baktı. Sanki 33 Gök'ün ötesindeki engin genişliği görebiliyordu.
“Pekâlâ, sanırım acele etmem lazım.” dedi yumuşak bir tonla.
Yan tarafta Meng Ru şaşırdı. “Büyük kardeş Meng Chen, ne dedin?”
“Ah, hiçbir şey!” diye karşılık vererek, başını sağa sola salladı ve onunla beraber yıldızlı gökyüzünde Meng Klanı'nın merkez kıtasına doğru yola devam etti.
Koruyucu kalkanı herhangi bir tetikleme olmadan sorunsuzca geçti ve doğruca atasal konağa ilerledi.
“Peşine düştüklerimiz büyük kız kardeş Qiu'er ve büyük kız kardeş Meng Fei.” Meng Ru sessizce konuştu. “Onların gizli yetenekleri benden daha iyi ve gelişim merkezleri daha yüksek... Onlarla buluşmayı başardım ve olup bitenleri anlattım ama onları götürmem engellendi. Eğer büyük kardeş mastif olmasaydı belki gözaltına bile alınabilirdim.”
“İkisi de birinci soyun gelişimcilerinin elinde...” Meng Ru, Meng Hao'ya adeta ona taparcasına bakıyordu. Düşüncesine göre Meng Chen sahneye çıktığında bütün problemleri çözülecekti.
Bu sırada Meng Klanı atasal konağının Doğu Bölgesinde, etrafı dokuz sütunla çevrili devasa bir tapınak vardı. Her sütunun altında bir ocak duruyordu.
Bu yanan ocaklar dokuz sütunun yavaşça ısınmasına neden oluyordu.
Sütunlara hepsinin yüzü bembeyaz olmuş ve titremekte olan dokuz tane genç kadın bağlanmıştı. Dehşet içindelerdi ve hayatlarının bağışlanması için yalvarıyorlardı ama iki tanesi istisnaydı, ikisi de güzel ve oldukça cezbedici kızlardı. O ikisi ağızlarını sıkıca kapatmışlardı. Sütunlar giderek ısınsa da yalvarmayı kabul etmiyorlardı.
Sütunların ve ocakların ortasında şu an çift elli bir büyü hareketiyle ocaklara doğru mühür işaretleri gönderen ve ocakların daha da alevlenmesini sağlayan yaşlı bir adam oturuyordu.
Etrafı genç adamlardan oluşan bir kalabalıkla sarılıydı. Kalabalık, yeşil cübbeli bir gencin etrafında toplanmış bir grup ile sarı cübbeli bir gencin etrafında toplanan grup olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Belli ki ikisi de yüksek statüye sahipti ve şu an gözleri sütunların ortasında oturan yaşlı adama dikilmişti. Ayrıca bağırarak yalvaran genç kadınların sesine kulaklarını tıkamışlardı.
Bir an sonra yeşil cübbeli genç adam aniden sordu: “Bu sefer neyine iddiaya giriyoruz?”
“Bu sefer Büyükusta Song'un hap arıtımında şu, şu ve şu kadın Gençlik Güzelliği Hapı olacak!” Sarı cübbeli genç konuşurken dokuz kız arasından seçtiği üçüne gözlerinde bir parıltıyla baktı. Bu kızlardan ikisi yalvarmayı reddedenlerdi.
Bir an düşündükten sonra yeşil cübbeli genç cevap verdi. “Çok çabuk karar verdin. Pekâlâ, o zaman ben de o üçünün hap olmayacağını, başarısız olacağını söylüyorum!”
Ardından iki genç adam buz gibi bir bakışma yaşadılar.
Tam bu sırada gümbürtü sesleriyle birlikte Büyükusta Song'un gözleri aniden alevlendi. İki elini havaya doğru salladı ve dokuz ocağın ateşle harlanmasına neden oldu. Sütunlar anında ısındı ve göz açıp kapayıncaya kadar dokuz genç kadına, dokuz tane alevli iplik fırladı.
Umutsuzluktan doğan dehşetli çığlıklar yedi kadının ağzından çınladı. Diğer ikisi ise titriyordu ve belli ki dehşete düşmülerdi ama yine de ses çıkartmayı reddediyorlardı. Fakat belli ki kalpleri pişmanlıkla doluydu.
Meng Ru onlara soy konağında olup bitenleri anlattığında anında geri dönmek istemişlerdi ama şimdi bu imkânsız görünüyordu.
Kalbinden iç geçirerek birbirlerine baktılar, ardından alevli iplikler onlara doğru yaklaşırken gözlerini kapattılar.
“Hap olun!” Büyükusta Song kafasını geriye attı ve kükredi. Ayağa fırladı ve ellerini havaya doğru attı. Gözlerinde garip bir ışık parladı ama bu sözler ağzından çıktığı anda aniden havada öfkeli bir ses, gök gürültüsü gibi yankılandı.
Soğuk sözcükler de çınladı. “Hap olacak olan sensin!”
Bu buz gibi kelimeler havada yankılanırken çatırtı sesleriyle beraber yer dondu. Dokuz ocak ve alevleri titredi. Daha sonra ocaklar patladı ve çatırtı sesleriyle beraber sütunlar da parçalandı.
Dokuz genç kadın artık hareket edebiliyordu. Kadınların ayakları yere değdiği anda iki tanesi dışında diğerleri kaçmaya başladı. Daha önce yalvarmayı reddeden bu iki kadın, yüzlerinde heyecanlı bir ifadeyle gökyüzüne doğru baktılar.
Sütunlara bağlanan kızıl iplikler adeta kendi bilincine sahipmiş gibi korkuyla kaçmaya çalışıyordu. Fakat çok uzaklaşamadan, güçlü bir emme kuvveti onları bir araya getirip eğip bükerek beyaz bir tıbbi hap gibi topladı ve en sonunda yukarıda aniden ortaya çıkan bir gencin eline geldi.
Genç elini sallayarak beyaz tıbbi hapın Büyükusta Song'un alnına doğru uçmasını sağladı. Hap havada ilerlerken çatladı ve ardından kaynaştığı Büyükusta Song'un acı dolu bir feryat kopartmasına neden oldu. Vücudu anında alevlerle doldu ve kemiklerine kadar küle döndü. Ondan geriye sadece kırmızı bir hap kalmıştı.
Alana yeni gelen bu genç tabii ki Meng Hao'ydu. Meng Ru'nun gözleri hemen yanaklarından gözyaşları dökülen o iki kararlı kızın üstüne çevrildi. Hemen oraya doğru uçtu ve onların önünde koruyucu gibi durdu.
Bu ani gelişme izleyicileri mutlak bir şaşkınlığa boğmuştu. Onlar gerilemeye başlarken iki genç adamın yüzü karardı.
“Bu ne cüret! Ne cüretle Büyükusta Song'u öldürürsün! Adamlar, bu insanları öldürün!”
“Onun kellesini getirin bana!” Bu emirlerin ardından çevredeki gelişimci kalabalığı Meng Hao'ya doğru uçtu.
“Siz nasıl bir klansınız lan?” Meng Hao gözlerinde buz gibi bir öldürme arzusuyla mırıldandı. “Zevk için insanları hapa arıtmak mı? Siz insanlıktan tamamen çıkmışsınız. O zaman sizden geriye birilerini bırakmanın bir anlamı var mı?”
