Series Banner
Novel

Bölüm 1131

I Shall Seal The Heavens

I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1131: Neyi Bir Kenara Bırakacaksın!?

Bölüm 1131: Neyi Bir Kenara Bırakacaksın!?

Xue'er delirmenin eşiğine gelmişti. Meng Hao'yu kızdıracak ne yaptığını bilmiyordu. Tek yaptığı onu bir süre gizlice takip etmekti ve aslında herhangi bir kötü niyeti yoktu.   Dahası sadece onunla Go oynaması için inanılmaz değerli bir tıbbi hap vermişti. Ustasının ona verdiği talimatlar o nesildeki bütün Kademe gelişimcilerini bulmak ve yardım etmesi gereken kişiyi seçmekti.   Diğer bütün Kademe gelişimcileri kolayca ikna olmuşlardı. İşbirliğine yanaşmayan tek kişi Meng Hao olmuştu.   Onun gidişini izlerken Xue'er dişlerini sıktı.   "Sadece bir el Go oynamak istiyorum!" diye bağırdı. "Kazanıp kazanmaman önemli değil. Sana her halükarda Üçüncü Ulus'un siyah cübbeli insanlarından kaçmaya yardım edecek iyi talihi vereceğim!   "Bu tehlikenin içinden çıkmana yardım edebilirim!" Xue'er dişlerini gıcırdattı. İlk defa bir Kademe gelişimcisine herhangi bir seçim bile yapmadan faydalarını teklif ediyordu.   Meng Hao duraksadı ve arkasındaki Xue'er'e baktı. Tao-Gök'ün bu genç kadınla ilgilenmesi onun özel biri olduğunu gösteriyordu ve Meng Hao bunu zaten biliyordu. Dahası, onun söylediklerinin gerçekten de Kademe için çok önemli olduğunu söyleyebilirdi.   "Senin saplantın çok derinleşmiş," dedi sakince, yüzündeki ifadeyi okumak imkansızdı.   Bu sözleri Xue'er'in titremesine neden oldu. Daha sonra Meng Hao ellerini arkasından bağladı ve hafif bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Ona göre bu bir münakaşa gibiydi ve simya Tao'su tartışmalarında şimdiye kadar asla yenilmemişti.   "Saplantı kelimesi iki karakterden oluşur. Birisi düşüncelere ikincisi ise eylemlere bağlıdır. Eğer düşüncelerin oyun tarafından ele geçirildiyse ve eylemlerin sadece oyun tahtasına aitse o zaman... aradığın şey sadece oyun taşları, bir Kademe gelişimci değil, öyle değil mi?   "Go oynamak senin için sadece kararını vermene yardım etme yolu, haksız mıyım? Ama kararlar... birçok yolla verilebilir. Ve sen sadece bu yönteme saplanıp kalmış gibisin. Oyun oynayacak insanlar aradığını söylemek yerine... oyunun içinde saplanıp kaldığını söylemek daha doğru olacaktır.   "Büyük resimde oyun önemsiz ama sen ona adeta Gök ve Yer'miş gibi saplanıp kalmışsın. Oyuna saplandığın için yolun engellenmiş, Tao'n sınırlanmış. Go oyunu... senin için, benim için değil."   Xue'er titredi ve yüzündeki ifadeye bakılırsa bir çeşit aydınlanma elde ediyor gibiydi. Uzun bir an sonra derin bir nefes aldı, ellerini kenetledi ve Meng Hao'ya baş selamı verdi.   "Bu kadar saplanmak benim hatam," dedi. "Ayrıca neden benimle Go oynamak istemediğini anlayabiliyorum, Kıdemli Kardeş Meng. Eğer kendini oyuna adarsan kendini oyun tahtasında kaybedeceksin ve o dünyaya düşeceksin.   "Bu nedenle sadece tek bir taş hamlesinin ardından arkanı dönüp gittin. Bu Gök ve Yer'de tek bir düşünce bırakmak gibi, böylece dağlar saflığını koruyacak ve sular durgun kalacaktı. Ardından herhangi bir dalga yada hareketlilik bırakmadan dışarıda kalmayı, büyük değişimler meydana gelirken izlemeyi, gözlemlemeyi seçtin...." En sonunda sesi canlılığını yitirdi. Ardından ellerini kenetledi ve bir kez daha Meng Hao'yu saygıyla selamladı.   "Çok teşekkürler Kıdemli Kardeş Meng!" Kadının yüz ifadesi son derece samimiydi ve hatta aurası da öncekinden daha sıradışıydı. Sanki gerçekten de bir çeşit aydınlanma yaşamış, aniden hayatla ilgili yeni bir pencere açmıştı. Görünüşe göre gelişim merkezi bile ilerleme elde etmişti.   Meng Hao tedirgin bir şekilde baktı ama sonra hemen sakin tavrına geri döndü ve gizemli ifadesini takındı. Hafiften gülümsedi ve gözlerinde övgü dolu bir bakış belirdi.   Aslında Xue'er'de meydana gelen değişimleri görünce şok olmuştu. Biraz önce yaptığı ufak konuşmanın tek amacı aslında Go oynamayı bilmemesinden kaynaklıydı. Sözlerinin Xue'er'i bu şekilde etkileyeceğini hiç düşünmemişti.   "Kıdemli Kardeş Meng, bu oyunda kimin kazanıp kimin kaybettiğinin bir önemi olmadığını zaten anlamış durumdaydım. Fakat Ustamın şartlarının işlemesi zor. Kıdemli Kardeş Meng, lütfen hamleni yaparak bana bir iyilik yap." Xue'er'in ifadesi samimiydi ve daha önceki kibrinden eser kalmamıştı. Şuan Meng Hao'ya bakarken son derece saygılıydı, sanki Meng Hao'nun sözleri ona göre Tao idi.   Meng Hao içten içe homurdandı ve ne yapacağını bilemedi. Fakat yüzündeki övgü ifadesi daha da derinleşti. Zihninde bin bir düşünce hızla akarken oyun tahtasına baktı ve ardından hafifçe gülümsedi.   "Gerçekten anladın mı?" diye sorarken biraz önce Zhou Wuya'nın konuşmasını taklit ederek sesini aniden son derece kadim bir hale getirdi. "Biliyorsun, biraz önce birisi bana Tao'nun ne olduğunu sormuştu.   "Benim cevabım Tao'nun kalpteki düşüncelerle ilgili olduğuydu. Düşüncelerin neye odaklanıyorsa senin Tao'n odur. Tao biçimsizdir ve dokunulamaz; sadece tıpkı hayat gibi üzerinde tefekkür edilir."   Xue'er'in kaşları çatıldı; bu sefer Meng Hao'nun ne demek istediğini anlamamıştı.   "Hayat mı?" diye sordu.   Meng Hao cevap vermedi. Bunu yerine mastife döndü ve onu nazikçe okşadı. Mastifin vahşigözleri aniden yumuşadı ve onu yalamaya başladı.   İlk başta Meng Hao Xue'er'e sadece kazık atmayı deniyordu. Fakat konuşmaları onun aklına Ölümsüz yeşim madenindeki gelişimciyi getirmişti. Ardından Üçüncü Ulus'taki siyah cübbeli adamları düşündü. Birçok şey düşündü.   "Bak, bu küçük bir yavruyken alıp büyüttüğüm mastifim.   "O herhangi bir ahlaki kısıtlamaya yada herhangi bir kurala bağlılığa sahip değil. Ona rehberlik eden şeyler sadece ilkel içgüdüleri. Buna dahil olmayan tek şey ise benim. Ben onun ailesiyim ve o da benim ailem. Bunun dışında tek sahip olduğu şey içgüdüleri. Onun için öldürmek söz konusu bile olsa iyi yada kötünün bir anlamı yok.   "Rüzgarlı Alem de buna benzer. Yabancı gelişimciler sonsuza kadar burada kaybolabilirler ve sadece içgüdülerine göre hareket eder hale gelebilirler.   "Bu bir çeşit ilke özgürlük ve bağımsızlıktır ve yaşadıkları hayat bu şekildedir.   “Eğer hayatı farklı Alemlere sahip olmak olarak tanımlarsan, bu... Doğal Alem olacaktır." Bir anda sanki zihnini daha yüksek bir seviyeye aşmış gibi hissetti. Sanki gerçekten de bir felsefi aydınlanma seviyesine ulaşmıştı ve bu durum gözlerinde garip bir ışığın parlamasına neden oldu.   Xue'er düşünceliydi.   "Onları göz önüne al," dedi Meng Hao, biraz uzaktaki askerleri ve Dağ ve Deniz Alemi gelişimcilerini gösterdi. "Şimdi kendini düşün.”   "Özel bir statüye sahipsin. Sen Ölümsüz Antik'in varisisin. Eşsiz bir kimlik ve pozisyon, sıradışı güç ve otoriteyle doğuştan üstünsün. Peki o askerler ve gelişimciler? Onlar da böyle şeylere sahipler. Güçlüler kuvvetlerine, zayıflar ise... akıl ve planlarına sahip.   "İnsanlar arasında, tek yapabildiğimiz her anlamda kendimizi başkalarıyla kıyaslamaktır. En yüksek gelişim merkezine sahip olanla, zengin olanla, daha iyi statüye sahip olanla, daha yüksek pozisyona sahip olanla, en güçlü olanla, en iyi aileye sahip olanla, en akıllıyla yada en kuvvetliyle kıyaslarız.   "Zayıf zayıf ile, güçlü ise güçlü ile. Bütün insanlar sürekli kendisini başkalarıyla kıyaslar. Bu kıyaslamalar yüzünden insanlar sahip olmadıkları şeylere karşı açgözlülük besler ve sahip oldukları şeyleri kaybetmeye daha fazla gönülsüz olurlar.   "Bu başka bir hayat biçimidir ve en önemlisi bu hayat biçimi... çoğu insanın yaşadığı biçimdir. Ben böyle hayatları ikinci Alem, Faydacı Alem olarak adlandırıyorum!   "Sen de bu Alem'desin, aynı şekilde ben de." Konuşmasını bitirdiğinde Meng Hao'nun sesi yumuşamıştı. Başını sağa sola salladı ve iç geçirdi.   Xue'er titriyordu ve gözlerini ondan ayıramıyordu. Meng Hao'nun sözleri zihninde gök gürültüsü gibi yankılanıyordu ve nefesinin hızlanmasına neden oluyordu.   Onun daha önce yaşadıklarını düşünerek kalbinin derinliklerinden konuştuğunu anlayabiliyordu. Meng Hao birinci Alem fikrine arzularının içinde kaybolan gelişimcileri gördükten sonra ulaşmıştı. Xue'er de Rüzgarlı Alem'de geçirdiği sürede bu tarz kişiler görmüştü.   Onun düşüncesine göre Meng Hao'nun ikinci Alem kavramı Kademe'deki mücadeleler ve Kademe gelişimcilerinin sürekli birbirleriyle rekabet etmesinden kaynaklı olarak çıkmıştı. Bu ayrıca Xue'er'in kelimelerine ve kuvvetine de bir cevaptı.   "Yani... üçüncü bir Alem var mı?" diye sordu sessizce.   "Tabii ki!" Meng Hao ona doğru döndü. Yüzündeki ifade daha da kadimdi ve aurası daha da gizemli dolanıyordu. Gözleri adeta aysız bir gecedeki iki lamba gibiydi.   "Üçüncü Alem... bir şeyi arkanda bıraktığın andır," dedi yavaşça.   Xue'er afallayıp kalmıştı.   "O şeyden vazgeçmeye gönüllü müsün?" diye sordu başını yavaşça sağa sola sallayarak. "Onu bırakmaya razı mısın? Onu... arkanda bırakabilir misin?   "Üçüncü Alem terk etme alemidir. Bir şeye sahip olduktan sonra onu terk etmen yada belki... bir kenara bırakman demek!   "Her şeyi bir kenara bırak ve bomboş kal. O zaman nihayet Tao'nun ne olduğunu açıklayabilirsin!" Meng Hao derin bir nefes aldı ve kendisine boş gözlerle bakan Xue'er'e döndü. Aniden sesi azarlar gibi yükseldi. "Anlamadın mı!?   "Oyun tahtasını düşün. O ne? Oyun tahtası senin dünyan ve kalbinde o her şey demek. Şöyle bir bakıp düşündüğünde onun sınırları, kısıtlamaları var, ayaklarının altında görünmez bir çevre yaratıyor, kalbinin asla ayrılamadığı bir bölge!   "Eğer onu bir kenara bırakmazsan sonsuza kadar ikinci Alem'de kalırsın. Sonsuza kadar... Tao'yu açıklayamazsın!" Meng Hao'nun sesinde Xue'er'i sarsan garip bir güç vardı. Yüzünde karmaşık bir ifade oluştu ama bir an sonra Meng Hao'ya derin bir bakış attı, ardından elini uzattı ve oyun tahtasına yerleştirdi. Bir patırtı sesiyle birlikte oyun tahtası paramparça oldu.   Gözlerini kapattı ve bir anda rahatlamış gibi göründü. Gözlerini tekrar açtığında sordu, "Üçüncü Alem'in adı nedir?"   Meng Hao'nun dudakları bir an sessizce oynadı ve ardından sakince konuştu, "O Alem'e... Tao diyorum!"   "Tao...." Bir an düşündükten sonra sanki onu hafızasına kazımak istiyormuş gibi Meng Hao'ya dikkatlice baktı. Ardından elini sallayarak beş renkli bir ışık ışının havalanmasını sağladı.   Bu ışının içinde görkemli bir şekilde parlayan beş renkli bir kristal vardı.  O son derece değerli bir hazine gibi görünüyordu.   Parıltılı ışıklar belirdiği anda bir rüzgar çıktı ve her yer titremeye başladı. Dünya adeta çözülüyordu. Meng Hao pırıltılı ışığa baktığı anda alnındaki Kademe işareti parlamaya başladı.   Sadece o değildi. O sırada havada ilerlemekte olan Tao-Gök aniden duraksadı. Dönerek merkez bölgesine baktı ve bir an sonra yüzünü kaplayan öfke ve inanamamışlık belirdi.   "Kademe Kalbi. Kaltak kadın!" diye kükredi. "Kademe kalbi bana ait olmalıydı! Ona benden başka kimse sahip olamaz!!" Hemen yönünü değiştirerek merkez tapınak bölgesine yöneldi. Kademe Kalbi'nin Meng Hao'ya gideceğini biliyordu ve onu dövüşte yenebileceği konusunda tam emin olmasa da öfkesi ona başka bir seçenek bırakmamıştı.   Lin Cong, Han Qinglei, Yuwen Jian ve diğer Kademe gelişimcileri de alınlarındaki Kademe işaretlerinin parladığını fark ettiler. Onlar da merkez tapınak bölgesinden gelen Kademe çağrısını hissedebiliyorlardı.   Bu bütün Kademe gelişimcileri tarafından hissedilen bir susuzluk gibiydi. Aniden hepsinin yüzü düştü.   "Bu Kademe Kalbi!! Bayan Xue'er en sonunda Tao-Gök'ü mü seçti!?"   "Tao-Gök olmalı. Rüzgarlı Alem'de artık öncekinden de daha güçlü hale gelecek!!"   Herkes sarsılmıştı, Meng Hao bile. Alnındaki işaret ışıl ışıl yanıyordu ve beş renkli ışık onu çağırıyor gibiydi. Derin bir nefes aldı.   "Bu da ne?" diye sordu.   "Kademe Kalbi. Kademe'nin her neslinde Ölümsüz Antik tarafından onaylanan bir üye olur. O kişi... Kademe Kalbi ile ödüllendirilir!"   "Yani onay mı aldım?" diye sordu ona bakarak.   "Go bile oynayamadan bana Go tahtasını kırdırttın," dedi Xue'er sakince. "Kademe Kalbi'ni kazandın. Fakat benim gelecekteki yardımımı henüz kazanamadın. Eğer bahsettiğin üçüncü Alem'e ulaşırsan gelip beni bul." Bununla birlikte elini sallayarak beş renkli ışık ışının Meng Hao'ya doğru fırlamasını sağladı. Meng Hao uzanarak onu tuttu ve zihni allak bullak oldu. O anda kutsal duyusu patlayarak her yeri kapladı.   "O... sana ait," dedi Xue'er derin bir bakış atarak. Ardından döndü ve uzaklara doğru yola koyuldu.

53 Görüntülenme
20 Nis 2025
Bölüm 1131