I Shall Seal The Heavens - Bölüm 1080: Üçüncü Yumruk Saldırısı!
Bölüm 1080: Üçüncü Yumruk Saldırısı!
"Birinci altın kapıda... 1. sırada...."
"Bir seferinde mutlak sınırın 260,000 metre olduğunu duymuştum ama o... gerçekten de deniz tabanına ulaştı! Orası sadece gerçekten güçlü uzmanları görebileceği bir yer...." Hayret dolu mırıldanmalar kalabalığı doldurdu. Fan Dong'er afallamıştı ve Bei Yu hayretler içindeydi.
261, 429 metre!
Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası'nın bulunduğu kıta denizin dibiyle arasındaki mesafeyi antik zamanlardan beri sabit bir yerde tutmuştu. Dahası altın kapı dikili taş listesinde daha önce kimsenin isminin yanında bu derinlik yazmamıştı.
Sıralama sadece beş ya da daha az sönmüş Ruh Lambasına sahip Antik Alem uzmanlarını kapsıyordu. Bu kural yüzünden bu seviyedeki kimse... O kadar derine inememişti.
Bu, orada bir an bile kalsa kişiyi aniden zirveye, 1. sıraya çıkaran bir pozisyondu. Dokuzuncu Deniz'de doğan Şeytani gelişimciler bile o kadar ileri gidememişti.
Birinci altın kapının dışındaki kalabalık karmaşa içindeydi. Şok olmuş çığlıklar çınladı ve Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası öğrencilerinin şaşkınlığı tüm tarikatın çalkalanmasına neden olacak seviyeye ulaştı.
Şeytani gelişimci sürüsü de benzer seviyede sarsılmıştı. Meng Hao'nun ismini listede gördüklerinde kalpleri dehşetle doldu.
İçgüdüsel olarak ondan nefret etseler de gelişim dünyasında insanlar güçlü olana saygı gösterirdi. Şeytani gelişimciler de kalplerinde derin bir korkuya sahiplerdi, ondan ne kadar nefret etseler de artık onu kızdırmaya cüret edemeyeceklerdi.
Meng Hao saf güçle bütün kalplere korku saçmıştı.
Şuan Meng Hao Dokuzuncu Deniz'in dibinde oturuyordu. Dünyevi vücudunun korkunç gücüne rağmen üzerine çöken tarif edilemez bir baskı vardı.
Bu baskı yüzünden burada çok uzun süre kalamayacaktı, belki on nefeslik süre dayanabilirdi. Etrafına baktığında kalbi benzersiz bir seviyede sarsıldı.
Dokuzuncu Deniz'in dibinde... Bir ceset gördü....
Bu, Dokuzuncu Deniz tabanını baştan başa şekillendirmiş gibi görünen engin, devasa bir cesetti!
O inanılmaz kadim ve eskiydi, büyük bir yırtık onu ikiye ayırmıştı....
Meng Hao şuan cesedin kafasında oturuyordu. Onun alnında... sekiz loş yıldız görünüyordu!
"Bir Tanrı..." diye düşündü sarsılarak. Aniden Wang Tengfei'yi ve kendisini esir alan büyük şok dalgalarını anımsadı ve baskının içinde sessizce durdu.
(R.N: 988. bölümde Meng Hao ile dövüşürken Wang Tengfei Tanrıların gücünü kullandığında alnında yıldızlar belirmişti.)
Artık dayanamayacak noktaya geldi ve cesede son bir bakış attı. Ardından döndü ve yukarı çıkmaya hazırlandı. Fakat tam arkasını döndüğü anda çevresel görüşünde aniden cesedin alnındaki yıldızlardan birinin konumunda... Bir kişinin olduğunu fark etti!
Bu uzun, mor elbiseli bir kadındı. Bu... Meng Hao'nun hatırladığı bir kadındı! Bu... Güney Gök gezegeninden eski bir dostuydu!!
Kadın cesedin tepesinde karmaşık bir ifadeyle duruyordu.
"Han Bei!!" Meng Hao şaşkın gözlerle düşündü.
K.N: Hatırlamayan yoktur herhalde :D
Her yer kararmıştı ve sadece cesetten yayılan hafif ışık vardı. Meng Hao şiddetli bir güce sahip dünyevi vücut ve yıldırım gibi keskin görüşüne rağmen etrafını zar zor seçebiliyordu.
Titremeye başladı ve gözlerini dikkatlice açıp baktığında bu sefer yıldızın üstünde hiçbir şey yoktu. Sanki biraz önce illüzyon görmüştü.
Daha tepki bile veremeden deniz tabanının baskısı onu yukarı çıkmaya zorladı. Aşağıdaki cesedin giderek kayboluşunu izledi ve gözleri titreşti.
"Gördüğüm şey... gerçek gibiydi! İllüzyon değildi!"
"Buna ne sebep oldu bilmiyorum ama o kadın... Han Bei idi!" Meng Hao düşüncelere dalarak onunla arasında geçen şeyleri anımsadı.
"Dokuz antik aile isimleri..." diye düşünürken gözleri pırıldadı. Ardından Han Bei'nin Güney Gök gezegeninde nasıl bir anda ortadan kaybolduğunu düşündü. Herkes Antik Şeytan Ölümsüzü Tarikatı'ndan geri döndüğünde Han Bei tamamen ortadan kaybolmuştu.
Aniden Meng Hao onun kayboluşunun ne kadar garip olduğunu anımsadı. Onu kimse bulamamıştı. Aslında... Meng Hao'dan başka onu sanki kimse hatırlamamıştı bile.
Bu Meng Hao'nun geçmişte üzerine düşündüğü bir şeydi, hatta Antik Şeytan Ölümsüzü Tarikatı'ndan sonra kimse Han Bei'den bahsetmemişti bile. Onu tanıyanlar olsun olmasın ona dair bütün izler adeta silinip gitmiş gibiydi.
Şimdi düşününce Meng Hao bunun bir hissiyattan ya da tahminden daha fazlası olduğunu fark etti. Bu teorinin doğruluğunu kanıtlamanın bir yolu olabilirdi ve o da Chu Yuyan'a bağlıydı. O, Han Bei'yi hatırlaması gereken kişilerden biriydi.
O uyandığında bu soruyu ona soracaktı. Ardından gerçeği öğrenecekti!
Eğer Chu Yuyan onu hatırlarsa Meng Hao'nun bütün teorisi ve tahminleri boşa çıkmış olacaktı. Fakat Chu Yuyan Han Bei'yi hatırlamazsa... Meng Hao'nun kesinlikle bu konu üzerinde daha fazla düşünmesi gerekecekti.
"Chu Yuyan uyandığında öğreneceğiz." Meng Hao son bir kez deniz tabanına bakış attıktan sonra yukarıdaki tarikata doğru fırladı. Biraz önce gördüğü şeyleri unutmayacaktı. Kısa sürede en tepeye ulaştı ve ortadan kayboldu.
O birinci altın kapı dikili taştan çıktığında listeye baktı ve gülümsedi. Ardından ikinci dikili taşa yöneldi.
Bütün öğrencilerin gözleri ona sabitlenmişti.
Meng Hao ikinci altın kapıya adım attıktan sonra sadece yarım tütsülük sürede 1. sıraya ulaşmıştı. Dikili taştan sonsuz altın ışık fışkırdı.
İkinci kez 1. sırayı almıştı.
Kalabalık bağırış ve çığlıklarla inliyordu. Herkes tabii ki Meng Hao'nun ne yapmaya çalıştığını anlamıştı.
"Bütün dikili taşlarda birinci olmaya çalışıyor!!"
"Dokuz dikili taşın hepsinde birincilik mi?"
"Konuşmaya bile değmez. Antik zamanlardan beri en fazla birincilik alan kişi altı birinciliğe sahip. Ve bu durum sadece yüz yıl sonra başka birisinin birinciliğini almasıyla sona erdi...."
"Meng Hao acaba... Başka bir mucize daha gösterebilecek mi?!"
Meng Hao üçüncü altın kapıya doğru gümbürtü sesleri eşliğinde ilerledi. Bu sefer daha da hızlıydı; sadece otuz nefeslik sürede ismi 1. sıraya kadar yükseldi.
Üçüncü birincilik!!
Kalabalık uğultuyla doldu. Meng Hao oradan çıkıp dördüncü altın kapıya yöneldiğinde nefes kesilme sesleri duyuldu!
Biraz sonra altın ışık yükseldi ve tüm okyanus altın renkle yıkandı. Meng Hao dördüncü birinciliğini almıştı!
Dört dikili taşta da birincilik!
Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası heyecanla kaynıyordu. Meng Hao mucize sergiliyordu ve onun görüntüsü herkesin kalbin kalıcı olarak kazınmıştı.
Meng Hao beşinci dikili taşa girmeyi tercih etmedi. Ona ihtiyacı yoktu!
Onu es geçerek altıncı altın kapıya girdi ve yarım tütsülük sürenin ardından orada da 1. sırayı ele geçirdi!
Herkes çok heyecanlıydı. Çok çok uzun süredir Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası'nı böyle çalkalayan ve heyecanla dolduran bir olay gerçekleşmemişti.
Yedinci dikili taş, yine birincilik!
Sekizinci dikili taş, birincilik!
Meng Hao altın kapıları arka arkaya geçti ve bir parçası olmayı istemediği beşinci hariç diğer hepsinde 1.sırayı ele geçirdi!
Peşinde heyecanla kaynayan Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası öğrencileri vardı. Şeytani gelişimcilerin yüzleri bembeyazdı, kalpleri Meng Hao'ya karşı şok ve korkuyla doluydu.
O... Dokuz Deniz Tanrısı Dünyası'nda böyle bir şeyi başaran ilk kişiydi.
Artık onun ismi sonsuz bir efsane olarak tarih sahnesinde nesilden nesile aktarılacaktı!
En sonunda Meng Hao dokuzuncu altın kapı dikili taşa geldi. Orada durdu ve bir an bekledi. Ardından ciddi bir yüz ifadesiyle derin bir nefes aldı ve içeri girdi.
İçeri girdiği anda yaşlı adamın sesi tüm dünyayı doldurdu.
"Üçüncü yumruk saldırıma dair aydınlanma kazanmaya hakkın olduğuna inanıyor musun?"
"Kesinlikle!" Meng Hao hemen cevapladı.
"Pekala!" Ses yankılanırken yaşlı adam ortaya çıktı. Meng Hao'ya baktı ve gözleri övgüyle parladı. Yürümeye başladığında sesi gürledi.
"Birinci yumruk, Hayat-İmha Yumruğu!"
"İmhanın ardından kişinin hayatı feda edilmeli!"
"İntihardan sonra, kişi Tanrıları katledebilir!"
"Üçüncü yumruk saldırımın adı... Tanrı-Katleden!" Yaşlı adamın sesi enerjiyle doluydu. İleri yürüdü ve bir anda sanki dünya ile bir olmuş gibi göründü!
Yaklaşırken yumruğunu savurdu. Bu sıradan bir yumruk gibiydi, ne Hayat-İmha Yumruğu kadar cani ne de İntiha Yumruğu kadar eziciydi. O basitti. Fakat ayrıca Meng Hao'yu benzersiz bir ölümcül kriz hissiyle doldurmuştu.
Sanki bu tek yumruk tüm dünyanın enerjisini emebilir ve enerjiyi... Tanrıları katleden güce dönüştürebilir gibiydi!
"Tanrılar nedir!?" Yumruk yaklaşırken yaşlı adamın sesi yankılandı.
"Yabancıların kendilerine seslendikleri başka bir isim çeşidi. Ölümsüz Dünyası insanları olarak biz onların gücüne saygı duyarız. Bu nedenle, eğer kendilerini Tanrı olarak çağırmak istiyorlarsa biz bunu onaylarız!"
"Onları onayladığımız için de... Onları öldürmek harika hissettirir!"
"Unutma, Ölümsüzler her şeyin üstündedir. Ve Tanrılar... kendimizi güçlendirmemiz için adeta birer hazine gibidir! Hayatım boyunca 92 tane Tanrı öldürdüm. En sonunda ise öldürüldüm ama iradem bu dikili taşta kaldı ve bir savaş ruhuna dönüştü!" Tanrı-Katleden Yumruk yaklaştı.
Meng Hao sanki bu yumruk saldırısını engellemekten tamamen aciz olduğunu fark etmiş gibi sarsılıyordu. Sanki tüm dünya tek bir yumrukta yoğunlaşmıştı. Şuan gelişim merkezi öncekine nazaran büyük ölçüde gelişmiş olsa da hâlâ ona direnmesi imkansızdı.
"Neden... direnmeliyim?" Aniden bir fikirle zihni titredi. Gözleri ışıl ışıl parlamaya başladı ve onu engellemeye çalışmak yerine kendi yumruğunu sıktı ve yaşlı adamı taklit etmeyi seçti. Kendi Tanrı-Katleden Yumruğu'nu serbest bırakmaya karar vermişti!
Yaşlı adam kafasını geriye atarak kahkahaya boğuldu. Yumruğu Meng Hao'nunkiyle temas ettiğinde bütün dünya gücü Meng Hao'ya aktı. Fakat Meng Hao herhangi bir şekilde yaralanmadı; aksine güç onun için yeni bir farkındalığa rehberlik etti. Güç yumruğuna akarken dünya yerle bir oldu.
"Git, artık aydınlandın!" Dünya yok olurken yaşlı adamın gülümseyen sesi yankılandı. Her şey tekrar netleştiğinde Meng Hao dokuzuncu altın kapı dikili taşın dışındaydı.
Arkasında, listede ismi 1. sırada olan Zong Wuya... 2. sıraya geriledi.
Meng Hao'nun sonsuz altın ışıkla parlayan ismi ise... 1. sıraya çıktı!
